8.05.2017

O çocuk benim kafamda.

Belki  de bunu yazmalıyım.
Belki de  bunu yazmamalıyım.
Böyle bir şey nasıl yazılır?
Nasıl taşınır?

Boğazımı kurutan...
Ben en çok...
Ben en çok çocuklara kıyamam.
Ben en çok çocuklara ağlarım.
Belki de yalnız, çocuklara!
Çünkü çocuksan savunmasızsın,
Çünkü çocuksan savunulmaya ihtiyacın var.
Fakat bu ihtiyaca kör gözlerle çevrili ise çevren,
O zaman hemen büyümen lazım.
Büyü çocuk,
Ben büyüdüm.

*

Dün...
Bakırköy...
Bir sınav sonrası...
Bir mağaza...
Bir "anne"
Bir kız çocuğu!
Bir ben,
Onlarca insan!
Kasa kuyruğundaki insanlar...
Önümde bir "anne" ve şeker yerine dayak yiyen bir çocuk...

*

"Gördük sınavlarını!" diye bağırdı kadın, "Çalışmıyorsun!!!"
Çocuk bir şey mırıldandı ama duyulmadı, 'gık' diyemeyecek bir hali var. 
Kadın birkaç adım ileri gidip mağazada dolaştı.
Çocuğun tam arkasından, "Her şey sınav değildir." dedim, duydu, başını biraz yana çevirecek gibi oldu ama durdu. Kadın geldi.
Kadın hayatımda gördüğüm belki de en sert vuruşu yaptı ve kendi çocuğunun kafasına lap diye vurdu. O 'lap' sesi sahiden duyuldu! Donakaldım. Kadın yine birkaç adım uzaklaştı. 
"Ne yapıyorsunuz?" dedim, duymadı. 
Çocuğun başına dokundum, yüzü biraz bana döndü, gözleri dolu, saklamaya çalışıyor. Yüzünde izler vardı, ilk değildi bu!!!
Kadın geri döndü.
"Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Niye vuruyorsunuz çocuğa?" dedim.
Adeta bir kaplan gibi üzerime geldi.
"Sana ne! Sana ne!!!" dedi, içindeki tüm sevgiyi çocukluğunda bırakmış bir kadın.
"Emniyet müdürlüğüne de 'sana ne' diyebilecek misiniz?" dedim.
"Derim, sana ne!" diye çıkıştı kızını kolundan tutup çekiştirirken.
"Ne demek sana ne? Çocuk daha o! Niye vuruyorsunuz, vurmayın!" dedim hayretle.
"Hak etti." dedi, çocukluğundaki sevgiyi büyüklüğüne taşıyamayan bir kadın.

Kızını çekiştirip sırada ilerilere gitti. Şimdi fark ediyorum, aramızda büyük bir boşluk oluştu. Etrafıma baktım. Kimsenin umurunda değildi. Yer ayaklarımın altındaydı fakat değildi sanki, endişeyle doldum, titredim.

"Pekala! O zaman fotoğraflarınızı çekeceğim." diyerek telefonumu çıkarttım ve kadına doğru giderek kamerayı suratına tuttum ve fotoğraflarını çektim.

Umurunda değildi.

Umurunda olan tek şey içinden yerlere kadar saçılan nefreti, öfkesiydi. Neye bu kadar öfkeliydi? 
Tabi ki çocuğuna. Birkaç adım ileriye giden çocuğuna bağırdı yine, "Gel buraya!!!"

Çocuk hemen koştu yanına. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, ağlamak birikmiş içine. Onun da fotoğrafını çektim aceleyle. Boş olan kasaya gittiler. Yanlarındaki kasaya geçtim. Elimde bir isim, herhangi bir adres olmadığından dolayı kasadaki kadına kamera kayıtlarını sordum, o alanı çekiyormuş. Çünkü elimdeki fotoğraflar bir şeyi ispat etmezdi, zaten elim titrediğinden bir fotoğraf bulanık çıkmış. Kayıtları herkese veremezlermiş ama Emniyet alabilirmiş. Kadın ve çocuk bir anda kayboldu, etrafıma baktım göremedim. 

Mağazadan çıktım, etrafa baktım, bir sürü insan, kalabalık.

Elimde isim yok.
Adres yok.
O çocuk benim kafamda. 
Bu beni mahvediyor.

Hayatımda belki de ilk kez tansiyonum düştü, sanırım olan buydu. Nefes almak bile güç geldi, arabaya binip hemen eve gittim, merdivenleri dakikalar sonrasında çıkabildim.
"Kendime geldikten sonra," dedim, "o ismi de o adresi de bulacağım."  
Yapabileceğim ya da birilerinin yapabileceği ne varsa yapılmalıydı. 
"Dur!" denmeliydi. 

Birilerine anlattım bunları. Birkaç tane, "Sen ne yapabilirsin ki?" duydum, "Sen niye karışıyorsun?" Bu daha da kötü hissettirdi. Çünkü insanlar, hiçbir şey yapılamayacağını sanıyor. Hiçbir şeyden haberleri yok.

Soğukkanlılığıyla övünen ben, dün Bakırköy Özgürlük Meydanında soğuk kanımı bıraktım. Belki de en sevmediğim duygudur, çaresizlik. Ama benden daha çaresiz biri vardı, kafamda. Benden daha savunmasız, benden daha üzgün, daha... çocuk.
SIR: Sır değil ama çocukların da hakları var.

6.05.2017

Hiçbir Yer'e Bağlanacak Var

"Ben bir yere bağlanmak istemiyorum."
"Kim ister ki?"
"Bir sürü insan ister." 

Bir ev alırsın, bağlanırsın. Bir araba alırsın, bağlanırsın. Bir hayvan sahiplenirsin, bağlanırsın. Ailene bağlanırsın, arkadaşlarına, aşkına. Bir şehre bağlanırsın, bir trafik lambasına, bir telefona, bir bilgisayara. Ben bir yere bağlanmak istemiyorum. 
*
Bazen metroda çığlık atmak istiyorum. O an herkes 'deli' bakışlar fırlatacak, biraz utanacağım ama rahatlayacağım. Çünkü delirmedim. Videosu internete düşünce insanlar içten içe bunu yapmak isteyecek. Çünkü herkes delirmek üzere. Teoride özgürüz, pratikte yokuz. Henüz değil. Neden bağlanıyoruz? Baskı çalışmalarını sevdiğimizden olsa gerek ki, hepimiz birbirimizi baskılıyoruz, atamadığımız çığlıklar içimizde patlıyor. 

Çünkü delirmedik, değil mi?

*

Bisikletime binip sırt çantamı alıp hiçbir yere, bağlantısızca pedal çevirmek istiyorum. Fakat burada her yer yokuş ve ciğerler yokuş aşağı daha iyi çalışıyor, ya da düz yolda. Gitmek istiyorum. Her gidişin sonunda aynı yere dönmek istemiyorum. Bir seyahatin ardından sırf bağlarımın olduğu şehir orası diye İstanbul'a dönmek istemiyorum mesela. Sadece gitmek var kafamda. Dünyanın en dip köşelerine gitmek. Farklı kültürleri, farklı insan ilişkilerini sanatsal bir keşfediş içinde görmek, duymak, yaşamak istiyorum.

Bazı belgeseller beni dünyanın en dip köşelerine götürüyor. Ama ben kamera olmak istiyorum. Para istemiyorum, kariyer istemiyorum, ev ya da araba istemiyorum, bir hayvana tanrı olmak istemiyorum. Metroya da binmek istemiyorum. Her zaman güzel ya da her zaman çirkin şeyler görmek de istemiyorum. 

İnsanoğlunun temelinde ne var sahi? Sınırların kalkmasını ve tüm sınır destekçilerinin çenelerinin sonsuza kadar kapanmasını istiyorum. Savaş ve barış yerine, standart olalım istiyorum. Standartlık zannedildiği kadar standart değil. Toplumsal baskılar yüzme bilmiyorsa onları hiç üşenmeden tek tek okyanusa itmek istiyorum. 

Ev almak, araba almak, bir hayvan sahiplenmek, insanlara bağlanmak, yeni bir bilgisayar, harika bir kariyer istediğim zamanlar oldu. Ama sonunda düşününce bunların hepsinin yaşadığım dünya tarafından ustaca zihnime yerleştirilmiş olduğunun farkına vardım. Bir eve ihtiyacım yoktu, her yerde yaşayabilirdim. Bir arabam olmasa da olurdu, bisikletim bile olmasın, yürüyebilirdim. Paraya ise tüm bunları almak için ihtiyacım vardı ve hayal ettiğimi sandığım şeyleri almak için çalışmalıydım, bu sistemin içinde alabilirsem iyi düzeyde bir eğitimden sonra iyi bir meslek sahibi olabilir, kariyer yapabilir ve sonunda mutlu bile olabilirdim. 

Bir ev, bir araba ve biraz para ile mutluluğu bedenime yerleştirebilir miydim? Paranın, tuğlanın ve boyanın tadı güzel olsaydı, belki. (Boyanın kokusu güzel ama konumuz bu değil.) Ev aldım diye hayatımın sonuna kadar o eve, bir işim var diye o işe ve topluluğum var diye de bir eşe ve çocuğa sahip olmam gerekiyor ve istemediğim halde istiyormuşum gibi davranıp koca bir hayatı hiç edebilirim. Bu bir hiç midir? Değildir. Fakat her hiçlik insanın kendisine mahsustur. Bu taslak, tarafımdan kelimenin tam anlamıyla: REDDEDİLDİ!* Bunun yerine tüm toplumsal baskılardan sıyrılıp yaşamaya çalışacağım. Ama bunun için bile bir eve, bir işe ve biraz paraya ihtiyacım var. Sonra mı? Sonra özgürüm. Kaç yaş sonrası bilmeden. Fakat zihinde her şey mümkündür. O taslağın farkındalığı içinde olmak dahi halihazırda bir özgürlüktür. Hem şimdiden bir evim bile var. Büyük ev şu Dünya! Gidebildiğim kadar gidebileceğim, kalabildiğim kadar kalabileceğim, keşfedebildiğim kadar keşfedebileceğim bir ev.

*

Bir evim var; Dünya. Bir arabam var; yürüyen bacaklarım. Bir işim var; araştırmacı zihnim! Dünya'nın bütün dillerini, bütün insanlarını, bütün parçalarını, evrenin her boşluğunu ve doluluğunu keşfetmek istiyorum. Bildiğim ve bilmediğim ne varsa tekrar tekrar keşfetmek!!! Ve hiçbir yere bağlanmak! Nitekim; her şeye bağlanıyoruz, hayallerimize bağlanamıyoruz. Biraz da hayallerimize bağlanalım. Yaşadığımız dünya tarafından değil, kendi yarattığımız dünya tarafından oluşturulan hayallerimize!
SIR: Hiçbir Yer'de kalacak var.

1.05.2017

Beynimi Isıran Sinekler

Bazen tüm soruları cevapsız bırakacak kadar soluksuz kalıyorum. Ağzımı açmaya gücüm yok. Sonrasında sese dönüşmeye hiç gücüm yok. Burnumdan yorgun bir soluk alıp güçsüzce geri verip susacak kadar yaşam barındırıyorum içimde. Kendimi bir dondurucuya kapattım. Durdurdum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmak istemiyorum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmaktan geri kalıp tüm soruları def ediyorum. Sorulara ihtiyacım yok. Soruların da benim cevaplarımı merak ettiğini zannetmiyorum.

Kafamda milyon tane sinek uçuşuyor. Milyonlarca vızıldama! Beynimi ısırıyorlar. Bazen sıkışıyormuş gibi hissediyorum. Sıkıştırılmış gibi. Kendi boğazıma sarılıyorum. Ben boğulursam sinekler panik halinde kaçışıp gider, değil mi? 

Peki ya sinekler zaten ölüyse?

*

"Her şeyin üstesinden gelebiliriz." 
"Gelebilir miyiz?"

Bazı zamanlarda birbirimize söylediğimiz bir yalandır aslında. Oysaki her şeyin aynı anda üzerimize çullanacağını bilseydik, söylemezdik. Kim bilir, belki yine de söylerdik. İnsan, güçlü olduğunu bilmekten müthiş bir haz duyuyor. Bu hazza yenilirken gücümüzden azaldığını görmeyi unutuyoruz. Şuralarda bir yerde 'yaşamak' olacaktı. Sahi, birileri aklımda sönük bir kelime bırakmış olmalı. Ama yaşamak... Yaşamak hiç de öyle bahsedildiği gibi sönük bir şey değil. Kulaklarımı dolduran en doyurucu şarkılar kadar canlı. Gözlerimi kapattığımda sıktığım boğazı bıraktıracak kadar canlı bir doku. Ve ben bu dokunun tam içindeyim. O canlı dokuya ellerimle, kollarımla, tüm bedenimle bir sarmaşık gibi sarılıp büyüyorum. 

Kaybettiğim gücü bütünleştirmek için güçsüzlüğümü kabul ediyorum. O güçsüzlüğün içinde; yazma duyumu kaybetmiş olabilirim. Ya da bir şeyler anlatmaya güç bulamıyorum. Diğer bir ihtimal ise milyonlarca sinek ve bu en güçlü sebep. Yazmak için güç gerekir mi? Beni yazmaya iten güç bu sıralar ellerini sırtıma daha fazla bastırıp itmekten aciz. Bir şeyler yazıyorum fakat anlatıyor muyum? Anlatmak lazım, elbet. Ben bu sıralar bir şeyleri anlatamıyorum. Ya da karaladığım her şey sineklerden ibaret ve ben sineklerle anlaşamıyorum. Her şeyi karman çorman ediyorlar! Ve evren buna kayıtsız kalmayıp kendini benden koruyor. Evrenin tüm manalarının kenara ayrılmış ve benden saklanmış olduğuna inanıyorum. Geriye kalan manasızlıklarla boğuşuyorum. O güç, sinek ısırıklarına mağlup olacak gibi. Fakat yenilmeyi sevmiyorum. Hem insan hiç sineklere yenilir mi? İnsan, düşüncelere yenilir. Düşünceler uçuşmaya başladığında sineklere dönüşür. 

"Kimse bu kadar sinekle hayatta kalamaz!"

Sinirlendiler. Sinekler birlik olup aşağı doğru hücum ediyor, beynimden çıkıp yeni bir adrese yöneliyor. Göğüs kafesim içine doğru çöküyor. Sinekler de birleşince hayli ağır oluyor, bir insanın göğüs kafesini göçertecek kadar ağır. Göçüğün altında can çekişen dokuları duyuyorum. Belki de benim, o eli itmeye zorlamam gerekiyordur. 

Ben o gücü şimdi ittim. Elleri sırtımda. Hissediyorum.
SIR: Güçsüz bir sırrın kimseye faydası olmaz.

4.04.2017

Dünya, çekirdeğinde yaşayabilir miyim?

Doğru duydun Dünya, yaşam koşullarımı hazırla, çekirdeğine geliyorum! 
Neden mi? 
Başımı iki yana sallıyor ve sorunu duymazlıktan geliyorum. 
Sen duy beni, sen!

Kalp ritimlerimi bozan ve manasızca Dünya'nın sonu gelmiş gibi hissettiren her şeyden nefret ediyorum. Çünkü Dünya bir kağıt parçasıyla yok olmuyor ama ben bir anda allak bullak oluyorum. Ve sonra; ne önemsiz kaygılar, diye söylene söylene... Eriyip bitiyorum. Evet, kesinlikle kendimi eritiyorum. Odadaki lamba açık olduğu halde yakılan mum gibi manasızca yanıyorum, eriyorum ve nihayetinde bitmeye toparlanıyorum bir çay tabağında.  Gözümde büyütüp üzerime yıktığım dağların altında eziliyorum. Ne büyük aptallık. Oysaki ben hiç böyle hayal etmiyorum kendimi. Ama hayal etmediklerimi yaşatıyorum kendime. Kendimi hiç hayal etmediğim birine dönüştürüyorum. Eh, bizatihi kendime işkence ediyorum.

Şok dalgası. Yüzüm kireç, gözlerim sarı, ellerim ve ayaklarım buz kovasının içine daldırılmış gibi soğuk, bedenimin her bir zerresi titriyor ve kasılmaktan felç geçirdiğimi düşündüğüm o 20 dakikanın üzerinden sadece çeyrek saat geçti. Sakinleştim. Çünkü Dünya hala dönüyor, rüzgar uzun, boş, karanlık sokaktan geçiyor, ben de yokuş aşağı canlıyım. Dönen Dünya'nın içinde dönüyorum. Hayatımdan silmek istediğim dakikalarla birlikte. Dakikalar çoğalıp yıllara dönüşüyor.

Şimdi ne yapacağım? O manasız kaygılar, soğuk şoklar, nefret edilesi sonlar hep hayatımın bir parçası olmaya devam mı edecek? Etmesin. İstemiyorum. Ben bir daha manasız şeyler yüzünden ölecekmiş gibi hissetmek istemiyorum. Bir süre daha böyle hissedeceğimi biliyorum. Fakat gerçekten öldüğüm ana kadar da bu histen kurtulamayacağımı daha çok biliyorum. Belki o zaman da.

*

Biliyor musun, robotluk hiç bana göre değil. Sen de bir robot değilsin ya! Doğduğum andan itibaren hep belli bir kalıbın içine konmaya çalışıldım. O kalıplara asla yerleşemedim, her kalıbı kırıp parçaladım, hırsla, öfkeyle, bana dayatılanların karşısında dişlerimin arasına yerleştirdiğim tutkuyla. Bu çok güzel bir kalıp olsa da ben kalıp istediğimi hiç hatırlamadım. Çünkü ben, asla bir kalıbın içine girmek istemedim. Ben kalıp istemedim. İsteyeceksem de istemeden sunulan her şeyden hırsla, öfkeyle ve tutkuyla nefret ettim.

Bir hayalin içinden başımı kaldırıp gerçekliğime tutunmak istemedim. Fakat tutunmam için bir kalıba daha yerleştirildim. Kırılan bir kalıp daha! Sanırım ben gerçekliğe tutunup bir hayalin içinde yaşamayı beceremiyorum. Gerçekliğim ilgimi çekmiyor. Kitaplardaki gerçeklik ise benim tutunmaktan asla kaçınmadığım bir hayalden ibaret. Fakat öyle değil. Öyle değil! Tek savunmam bu. Çaresizce çırpınışı gibi bir balığın, suya çok uzakken de yaşayabileceğini düşünen. Fakat ölüyorum. Yaşamak için uyanmam gerek. Fakat ölmek buysa çok güzel. Bütün yargısız infazları bu gezegende bırakıp kendine hayalden bir gerçeklik yaratmak istiyorsun. Fakat, fakat, fakat... Fakat, su zannettiğin kadar uzakta değil. Çırpındıkça daha da yaklaşıyorsun. Ve su dolu gezegene düşüyorsun. Her gün.

Mümkünse yargısız infazları bu gezegenden sıyırıp atmak istiyorum, Dünya! Evet gezegen derken senden bahsediyordum, sen bir gezegensin. Diğer gezegenlere hiç benzemiyorsun. Midende sindiremediğin kadar şey taşıyorsun. Bir kussan rahatlayacaksın. Eminim, sen de istiyorsun. Hatta daha birçok şeyi. Fakat, senin de çok fakatın var be! Fakatlarına çarpıyoruz. Nereye elimizi atsak Dünya başımıza yıkılıyor! Başım da dizlerime. Dizlerim çekirdeğine. Yokluğum varlığına. Bence biraz yaşam koşuluyla yer açabilirsin bana. Hem böylelikle bir gün sahiden kusmaya karar verirsen beni kusamazsın, değil mi? Çünkü aslında en sevdiğim gezegen sensin. Kus, gezegen! Önce beni çekirdeğine sakla. Jüpiter'i de bu kadar kıskanma.
SIR: Gezegenler de kusar.



12.03.2017

Yaşamsızlık Hissi

Sandalyesinde kıpırdamadan oturuyor. Sırtı bana dönük fakat koyu ceketinin altındaki dik duruşu ve beni beklerken sol elini yumruk yapıp masaya ufak ufak heyecanla vuruşu onu ele veriyor. Kararlı adımlarla ona doğru yürümeye başladım. Yanında durdum.
"Birbirimizin hayatına girmeseydik nasıl olurduk, hiç düşündün mü?"
Ağzımdan dökülen sözcüklerle elindeki yumru birden gevşeyip açıldı. Yüzüme baktı, belli belirsiz gülümsedi. Yerinden kalkıp karşısındaki sandalyeyi geri çekti ve oturmam için başıyla yönlendirdi. Oturdum. Karşıma geçip sandalyesine yerleşti ve ışıldayan gözlerini büyük bir ilgiyle yüzümde gezdirdi. Bense sadece gözlerindeki ışıltıya yoğunlaşmış durumdaydım.
"Mutlu olur muyduk?" diye devam ettim.
"Yoksa mutluluğu bilmeden mi yaşardık? Acıyı yaşamanın yolu hep çok kolay olmuştur. Fakat mutluluk bulunan bir şey değil. Ben seninle mutluyum, acılıyım. Ama mutluyum."
"Acelecisiniz." diye söze atıldı.
"Buraya benden yarım saat önce gelen biri mi söylüyor bunu?"
Elini boynuna götürdü, gömleğinin yakasını açmak ister gibi gerildi.
"Nereden biliyorsunuz?"
Elimle girişte duran ağaçla kaplanmış masayı gösterdim.
"Şu ağacı görüyor musunuz? Bir kez dönüp bakmadınız değil mi?"
Elimi takip ederek yüzünü ağaca döndü.
"Geldiğiniz vakit gelip orada oturuyorum. Suretinizi görmesem de sizi seyretmeye koyuluyorum."
"Bu haksızlık." diye yarı isyankar bir sesle kendine hakim olmaya çalışarak bana döndü.
Onu tanımasam bana öfkelendiğini düşünürdüm.
"Niçin olsun?" diye sordum manasız bir merakla.
Başını masaya eğdi. Elini fark etmeden yumruk yapıp ufak ufak masaya vurmaya başladı. Heyecanlı ve gerilmişti.
"Sizi yarım saat fazla görebilirdim, Nilüfer."
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Uzak gelmeyen samimi bir keder vardı gözlerinde.
"Bu hakkı elimden nasıl alırsınız!"
"Hak mı?"
"Evet, hak!"
"Arkanızı dönüp bakmadınız, Arif. İtiraf etmesem böyle bir haktan haberiniz dahi olmazdı."
"Lakin birinin bundan haberdar olması yeterli değil midir?"
"Sizi habersizce seyretmek hoşuma gidiyor. Elinizi yumruk yapıp ufak ufak masaya vurup heyecanla beni bekleyişinizi, o sırada aklınızdan geçen bütün düşünceleri hayal etmeyi, bazen karşınızdaki boş sandalyeye bakıp yüzünüzde beliren gülümsemeyi görmeyi, sırtınızdan bütün bunları görebilmeyi seviyorum, Arif. Bu sizin için yeterli olmalı."
Ben konuşurken yüz ifadesi yumuşadı fakat elindeki yumruk hala bir taş misali duruyordu, sadece masaya vurmayı bırakmıştı, o kadar. Elimi yavaşça eline götürdüm ve yumruğu açtım, avucuna elimi yerleştirdim, elimi kavradı. Bakışlarını gözlerime yöneltip kararlı bir sesle konuştu.
"Mutluluğu bilmeden yaşardık."
Bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti.
"Fakat esas acıyı da bilmezdik, Nilüfer. Mutluluğun ve acının sahtesini tadardık. Ve sahte olduklarını bilmeden bir ömrü bitirirdik. Senin yer almadığın bir ömür ne tatsız bir yaşamdan ibaret olurdu, kim bilir!"
Mutluluk ve mutsuzluk birbirine bağımlıydı, aralarına sürülmüş bir acı vardı . Biri olmadan diğeri olamıyor ve bütün ömür yaşamsızlık hissiyle geçip gidiyordu. Ta ki biri var olma aşkıyla yanıp tutuşana dek!
Arif'in Nilüfer'i

28.02.2017

Bazı gezegenler nefretten küçük.

Çok iyi tanıdığımı bildiğim insanlara bir anda uzaydan bakmaya başladım. O kadar derin bir üzüntü yerleşti ki karnıma. Asırlarca yıpranmış bir üzüntüyü yemiş gibi hissettim. Neden birbirimize sarılmıyoruz? Söylesene. Neden birbirimize gülmüyoruz da ağızlarımızdan tükürükler saçarak birbirimizden nefret ediyoruz? Söylesene. Sonsuza kadar hayatta kalıp hiçbir zaman gülmeyecek gibi hissediyorum. Söylesene, neden böyle hissediyorum? Böyle hissetmeyi hiç sevmiyorum. Ama hissediyorum. Durdursana. Durdur. Bu hissi durdur. Beni uzayda tutup yakala ve sarıl. Bana gül. Gülerken gözlerinin kenarlarında samimi kırışıklıklar oluşuyor, onları göster bana. Bana nefreti gösterme, tükürük bezlerinin sağlıklı olduğunu ispat etmeye kalkma. Ben bu hayatta bir şeyi sevmiyorsam nefrettir o. Sen de nefreti sevme! Sevilecek çok şey varken ne bu gaye?

İnsan neden nefret etmek için bir şeyler seçer kendine? Söyle. Hadi! Nefret seçmelerinden iki dakika arta kalırsa tükürük bezlerini durdur ve konuş benimle. Neden sevmiyorsun? Neden kimse birbirini sevmez sanıyorsun? Oysaki ben hakikaten severim, ben hakikaten çok severim, ben çok çok çok fazla severim. Sen azıcık sevsene. Beynindeki oluşan tüm fikirlerin önüne sevmeyi koy, öyle düşün. Çünkü bu kadar fikir bu kadar sığ olmamalı. Çünkü insan, insandan nefret etmemeli. İşte bu nefretle kendinden nefret etmen gerekmiyor mu? İnsan kendine tükürür mü? İnsan kendi yüzüne tüküremezdi. Fakat sen bunu başardın. Başkalarının suratına tükürürken kendi suratına tükürme imkansızlığını yok ettin. Bravo. Alkış! Şak şak şak şak şak!

İnsanlar kötü mü? Bazıları mı? Ama bu bazılarının içinde yaşadığı topluluğun hepsi mi? Sen mi karar vereceksin? Ah, bir topluluk mu seçtin nefret edesin? Etme. Etmesen olmaz mı? Bence olur. Tamam, kötü insan diye bir şey var. Bir sürü kötü insan var. Fakat iyi insan diye bir şey de varken neden hep kötü, kötü, kötü? Üç harf az mı geliyor? Ben de bazen bu Dünya adlı soluk mavi nokta*dan nefret ediyorum. Ama suç onun mu? Suç içindekilerde değil mi? Suç Dünya'da değil. Zaten ben de Dünya'dan nefret etmiyorum, lafın gelişi bir nefret bile utanmama yetti işte, bak! Sen de utan. Utanmak güzel bir şey, tadına bak. Bazen rahatsız edici olabiliyor. Fakat esasında çok güzeldir. Ama tadına bakmaya korkuyorsun. Çok biliyorsun değil mi? Çok sevmek kadar çok biliyorsun. Ama bilmiyorsun işte! Bir ünlem işareti gibisin. Hep dimdik, hep kızgın, hep uyarıcı, hep katı, hep dikkat çekici! Evet, dikkat çekicisin, bu kadar nefretle nasıl olmayacaktın ki!

Sarılalım. Ama nefretine sarılmak istemiyorum. Onu bırak. Çok bilmişliğini, yargılayıcı kirli adaletini ve sevginin yanındaki sizlik'i bırak. Ben uzaya ait değilim, yaşam koşullarıma uymuyor. Fakat Dünya da senin yüzünden uymuyor. Nereye gidebilirim? Keşke herkesin kendine ait bir gezegeni olsa. Çünkü biz bir gezegeni paylaşamadık. Fakat o zaman da gezegenimin rengini ya da yüzölçümü bakımından büyüklüğünü kıskandın diye gelir fethetmeye kalkardın değil mi? Yapardın tabi. Çünkü her yer senin olsun, çünkü uzaya gidebilsen beni es geçer nereleri kapsam diye düşünürdün. Ama ölürdün. Çünkü sarılmadın, gülmedin ve kendi kibrinde boğuldun. 

Sevmiyorum, dedin. İpe sapa gelmeyen sözde sebepler uydurdun. Sevme. Sevme, tamam. Sev-me! Çok üzgünüm. Ben de böyle şeylere üzülüyorum. İnsanların birbirlerinden dil, din, ırk (...) ayrımı yaparak birbirlerini sevmemesine üzülüyorum. Bir de iyi diye kafama yerleştirdiğim insanlara uzaydan bakmaya başladığımda çok üzülüyorum. Uzaydaki o boşluk insana ne hissettirebilirse, Dünya'dayken o boşluğun içine düşüyorum. Belki de çok yanlış bir zamandayım. Fakat tüm zamanları kaplıyorsun.

Çok geç. Çok geç doğdum! Sanki bir şeyler yanlış gitmiş, yanlış yüzyılda, yanlış gezegende, yanlış, yanlış, yanlış, yanlış! Dünya'nın bütün yanlışlarının arasına doğmuş gibiyim. Kendime bir zaman dilimi seçemiyorum, bir gezegen, bir insan topluluğu seçemiyorum. Bu yüzyıla doğdum ve kendimi geri alamıyorum. Doğduğumuz andan itibaren yaşayacağımız ve öleceğimiz yer, zaman, mekan belli oluyor. Ama biliyor musun, ben bugün uzaya çıkacağımı bilmiyordum. Sağol, ünlem! Sayende uzaya da çıktım. Fakat dedim ya, yaşam koşullarıma uymuyor. Ama geri dönemiyorum, istemiyorum ki döneyim. Çünkü klavyende hırsla bastığın harfler birleşiyor ve benim gözlerime kadar ulaşıyor. Ve sen klavyene yeniliyorsun, ünlem! Sen klavyenle baş edemiyorsun, nefretini taşırıyorsun zamana. Uzaya gelme, ben yalnız da ölürüm.
SIR: Biliyorum Jüpiter, bir gaz bulutundan ibaretsin fakat onca mesafeye rağmen çoğu insandan  daha sıkı sarılıyorsun.

26.02.2017

Birbirlerine Çarpan Çocuklar

"Yaşıtlarım aptalca şeyler yapıyor."
"Sen yapmıyor musun?"
"Ben onlar gibi değilim. Onların duygularını ve düşüncelerini paylaşmıyorum, mantığıma sığmayan şeyleri istemiyorum."
"Belki de anormal olan sensin."
Başını iki yana salladı.
"Aptalca şeyleri ben yapmıyorum."
"Hayır. Seni yargılamıyorum. Belki de olması gereken onlardır. Sen çoğunluğun arasındaki azınlıksın. Sen Dünya'nın bir gezegen olduğunu düşünüp gökyüzüne bakarken dışındaki yuvarlak çizgiyi ve evreni hayal ederken onlar sadece bulutları seyrediyor. Sen evrenin sonsuzluğunu düşünürken onlar insan ilişkileriyle ilgileniyor. Sen Dünya'nın Güneş'in etrafında ve dahi kendi etrafında döndüğünü düşünürken onlar bir aynanın karşısında kendi etrafında dönüyor. Belki de bu durumda o yaşıtların ergenliğin gerektirdiği normallikte iken anormal olan senin onlar gibi davranmıyor olmandır. Çoğunluğa dahil değilsen yani farklı olduğunu düşünüyorsan anormal olan sensin, onlar değil."
"Anormallik kötü bir şey mi?"
"Neden olsun?"
"Normalliğin dışı olduğu için."
"Varsayılan normallik genel kitlenin kararıdır. Fakat azınlığın kararı kötüdür, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü kalabalık insan kitlesi korkunç bir sağırlık içerisindedir, ağız üstüne ağız biner, ses üstüne ses çıkar, baş üstüne baş gelir. Fakat azınlıklar birbirlerini dinler, çocuk. Burada herkes birbirini duyar, burada fikirler önemlidir. Buradaki insanlar içindeki gerçekliği görmek için mücadele verir. Anormal azınlık denilen bu naçizane kitle, normali normal olarak görüp anormali de normal olarak görebilen insanlardan oluşurken, işte bu anormal denilen kitle, normal denilen genel insan kitlesinin aşırı bağnaz tutumuyla adlandırılmıştır."
Başını salladı. Gülümsedim. Hayatı boyunca sıradan olmadığı için gurur duymasını istedim, duyacaktı da. Çünkü sonunda kendini kabullenmeyi başaracak ve diğer insanların normallik yargısı içinde boğulacaksa bile sıradan olmayan insanları bulduğunda kendini yalnız hissetmeyecekti. Her bulduğunda biraz daha nefes alacaktı. Diğerleri birbirlerinin arkasından iş çevirirken o buna katlanmak istemeyecekti, aklına geleni dürüstlükle söyleyip samimiyetle gülerken diğerleri onun bu samimiyetinin üstüne tüm samimiyetsizliklerini sürerek bakacaktı ama o çok üzülse de bunu göstermemek için çaba sarf edecekti. Bazen de etmeyecekti ve yüz ifadesindeki hiçbir değişimi saklamayacaktı. İnsanlar birbirlerine sahte samimiyet ile güldükten sonra birbirlerinden nefret edecekti ve o bunu görecekti. Fakat o ne samimiyetsiz gülücükleri ne de nefreti taşımak isteyecekti içinde. O sadece hissettiği ve düşündüğü gibi hareket edip yaşamak ve yaşatmak isteyecekti. Fakat kendine her saniye büyük bir öfkeyle çarpan milyonlarca insanın arasında yürürken nasıl olup da umudunu yere düşürmeden taşıyacaktı? Taşıyacaktı işte! Çünkü bir gün umudunu sabırla taşıyan birine tesadüf edecekti. Her seferinde umudunu kaybettiğini söyleyip yine de içindeki tüm kırıntıları toplayıp taşımaya devam eden birine çarpacaktı! O zaman yükü hafifleyecekti, insanlar ona çarpmayı bırakmasa da o bunu hissetmeyi bırakacaktı. Çünkü bazı çarpışmalar güzeldir ve o çarpışmalar diğer bütün çarpışmaları yenerdi.
Kurulmamış Diyaloglar
SIR: Hep çocuk kaldılar.