4.04.2017

Dünya, çekirdeğinde yaşayabilir miyim?

Doğru duydun Dünya, yaşam koşullarımı hazırla, çekirdeğine geliyorum! 
Neden mi? 
Başımı iki yana sallıyor ve sorunu duymazlıktan geliyorum. 
Sen duy beni, sen!

Kalp ritimlerimi bozan ve manasızca Dünya'nın sonu gelmiş gibi hissettiren her şeyden nefret ediyorum. Çünkü Dünya bir kağıt parçasıyla yok olmuyor ama ben bir anda allak bullak oluyorum. Ve sonra; ne önemsiz kaygılar, diye söylene söylene... Eriyip bitiyorum. Evet, kesinlikle kendimi eritiyorum. Odadaki lamba açık olduğu halde yakılan mum gibi manasızca yanıyorum, eriyorum ve nihayetinde bitmeye toparlanıyorum bir çay tabağında.  Gözümde büyütüp üzerime yıktığım dağların altında eziliyorum. Ne büyük aptallık. Oysaki ben hiç böyle hayal etmiyorum kendimi. Ama hayal etmediklerimi yaşatıyorum kendime. Kendimi hiç hayal etmediğim birine dönüştürüyorum. Eh, bizatihi kendime işkence ediyorum.

Şok dalgası. Yüzüm kireç, gözlerim sarı, ellerim ve ayaklarım buz kovasının içine daldırılmış gibi soğuk, bedenimin her bir zerresi titriyor ve kasılmaktan felç geçirdiğimi düşündüğüm o 20 dakikanın üzerinden sadece çeyrek saat geçti. Sakinleştim. Çünkü Dünya hala dönüyor, rüzgar uzun, boş, karanlık sokaktan geçiyor, ben de yokuş aşağı canlıyım. Dönen Dünya'nın içinde dönüyorum. Hayatımdan silmek istediğim dakikalarla birlikte. Dakikalar çoğalıp yıllara dönüşüyor.

Şimdi ne yapacağım? O manasız kaygılar, soğuk şoklar, nefret edilesi sonlar hep hayatımın bir parçası olmaya devam mı edecek? Etmesin. İstemiyorum. Ben bir daha manasız şeyler yüzünden ölecekmiş gibi hissetmek istemiyorum. Bir süre daha böyle hissedeceğimi biliyorum. Fakat gerçekten öldüğüm ana kadar da bu histen kurtulamayacağımı daha çok biliyorum. Belki o zaman da.

*

Biliyor musun, robotluk hiç bana göre değil. Sen de bir robot değilsin ya! Doğduğum andan itibaren hep belli bir kalıbın içine konmaya çalışıldım. O kalıplara asla yerleşemedim, her kalıbı kırıp parçaladım, hırsla, öfkeyle, bana dayatılanların karşısında dişlerimin arasına yerleştirdiğim tutkuyla. Bu çok güzel bir kalıp olsa da ben kalıp istediğimi hiç hatırlamadım. Çünkü ben, asla bir kalıbın içine girmek istemedim. Ben kalıp istemedim. İsteyeceksem de istemeden sunulan her şeyden hırsla, öfkeyle ve tutkuyla nefret ettim.

Bir hayalin içinden başımı kaldırıp gerçekliğime tutunmak istemedim. Fakat tutunmam için bir kalıba daha yerleştirildim. Kırılan bir kalıp daha! Sanırım ben gerçekliğe tutunup bir hayalin içinde yaşamayı beceremiyorum. Gerçekliğim ilgimi çekmiyor. Kitaplardaki gerçeklik ise benim tutunmaktan asla kaçınmadığım bir hayalden ibaret. Fakat öyle değil. Öyle değil! Tek savunmam bu. Çaresizce çırpınışı gibi bir balığın, suya çok uzakken de yaşayabileceğini düşünen. Fakat ölüyorum. Yaşamak için uyanmam gerek. Fakat ölmek buysa çok güzel. Bütün yargısız infazları bu gezegende bırakıp kendine hayalden bir gerçeklik yaratmak istiyorsun. Fakat, fakat, fakat... Fakat, su zannettiğin kadar uzakta değil. Çırpındıkça daha da yaklaşıyorsun. Ve su dolu gezegene düşüyorsun. Her gün.

Mümkünse yargısız infazları bu gezegenden sıyırıp atmak istiyorum, Dünya! Evet gezegen derken senden bahsediyordum, sen bir gezegensin. Diğer gezegenlere hiç benzemiyorsun. Midende sindiremediğin kadar şey taşıyorsun. Bir kussan rahatlayacaksın. Eminim, sen de istiyorsun. Hatta daha birçok şeyi. Fakat, senin de çok fakatın var be! Fakatlarına çarpıyoruz. Nereye elimizi atsak Dünya başımıza yıkılıyor! Başım da dizlerime. Dizlerim çekirdeğine. Yokluğum varlığına. Bence biraz yaşam koşuluyla yer açabilirsin bana. Hem böylelikle bir gün sahiden kusmaya karar verirsen beni kusamazsın, değil mi? Çünkü aslında en sevdiğim gezegen sensin. Kus, gezegen! Önce beni çekirdeğine sakla. Jüpiter'i de bu kadar kıskanma.
SIR: Gezegenler de kusar.



12.03.2017

Yaşamsızlık Hissi

Sandalyesinde kıpırdamadan oturuyor. Sırtı bana dönük fakat koyu ceketinin altındaki dik duruşu ve beni beklerken sol elini yumruk yapıp masaya ufak ufak heyecanla vuruşu onu ele veriyor. Kararlı adımlarla ona doğru yürümeye başladım. Yanında durdum.
"Birbirimizin hayatına girmeseydik nasıl olurduk, hiç düşündün mü?"
Ağzımdan dökülen sözcüklerle elindeki yumru birden gevşeyip açıldı. Yüzüme baktı, belli belirsiz gülümsedi. Yerinden kalkıp karşısındaki sandalyeyi geri çekti ve oturmam için başıyla yönlendirdi. Oturdum. Karşıma geçip sandalyesine yerleşti ve ışıldayan gözlerini büyük bir ilgiyle yüzümde gezdirdi. Bense sadece gözlerindeki ışıltıya yoğunlaşmış durumdaydım.
"Mutlu olur muyduk?" diye devam ettim.
"Yoksa mutluluğu bilmeden mi yaşardık? Acıyı yaşamanın yolu hep çok kolay olmuştur. Fakat mutluluk bulunan bir şey değil. Ben seninle mutluyum, acılıyım. Ama mutluyum."
"Acelecisiniz." diye söze atıldı.
"Buraya benden yarım saat önce gelen biri mi söylüyor bunu?"
Elini boynuna götürdü, gömleğinin yakasını açmak ister gibi gerildi.
"Nereden biliyorsunuz?"
Elimle girişte duran ağaçla kaplanmış masayı gösterdim.
"Şu ağacı görüyor musunuz? Bir kez dönüp bakmadınız değil mi?"
Elimi takip ederek yüzünü ağaca döndü.
"Geldiğiniz vakit gelip orada oturuyorum. Suretinizi görmesem de sizi seyretmeye koyuluyorum."
"Bu haksızlık." diye yarı isyankar bir sesle kendine hakim olmaya çalışarak bana döndü.
Onu tanımasam bana öfkelendiğini düşünürdüm.
"Niçin olsun?" diye sordum manasız bir merakla.
Başını masaya eğdi. Elini fark etmeden yumruk yapıp ufak ufak masaya vurmaya başladı. Heyecanlı ve gerilmişti.
"Sizi yarım saat fazla görebilirdim, Nilüfer."
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Uzak gelmeyen samimi bir keder vardı gözlerinde.
"Bu hakkı elimden nasıl alırsınız!"
"Hak mı?"
"Evet, hak!"
"Arkanızı dönüp bakmadınız, Arif. İtiraf etmesem böyle bir haktan haberiniz dahi olmazdı."
"Lakin birinin bundan haberdar olması yeterli değil midir?"
"Sizi habersizce seyretmek hoşuma gidiyor. Elinizi yumruk yapıp ufak ufak masaya vurup heyecanla beni bekleyişinizi, o sırada aklınızdan geçen bütün düşünceleri hayal etmeyi, bazen karşınızdaki boş sandalyeye bakıp yüzünüzde beliren gülümsemeyi görmeyi, sırtınızdan bütün bunları görebilmeyi seviyorum, Arif. Bu sizin için yeterli olmalı."
Ben konuşurken yüz ifadesi yumuşadı fakat elindeki yumruk hala bir taş misali duruyordu, sadece masaya vurmayı bırakmıştı, o kadar. Elimi yavaşça eline götürdüm ve yumruğu açtım, avucuna elimi yerleştirdim, elimi kavradı. Bakışlarını gözlerime yöneltip kararlı bir sesle konuştu.
"Mutluluğu bilmeden yaşardık."
Bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti.
"Fakat esas acıyı da bilmezdik, Nilüfer. Mutluluğun ve acının sahtesini tadardık. Ve sahte olduklarını bilmeden bir ömrü bitirirdik. Senin yer almadığın bir ömür ne tatsız bir yaşamdan ibaret olurdu, kim bilir!"
Mutluluk ve mutsuzluk birbirine bağımlıydı, aralarına sürülmüş bir acı vardı . Biri olmadan diğeri olamıyor ve bütün ömür yaşamsızlık hissiyle geçip gidiyordu. Ta ki biri var olma aşkıyla yanıp tutuşana dek!
Arif'in Nilüfer'i

28.02.2017

Bazı gezegenler nefretten küçük.

Çok iyi tanıdığımı bildiğim insanlara bir anda uzaydan bakmaya başladım. O kadar derin bir üzüntü yerleşti ki karnıma. Asırlarca yıpranmış bir üzüntüyü yemiş gibi hissettim. Neden birbirimize sarılmıyoruz? Söylesene. Neden birbirimize gülmüyoruz da ağızlarımızdan tükürükler saçarak birbirimizden nefret ediyoruz? Söylesene. Sonsuza kadar hayatta kalıp hiçbir zaman gülmeyecek gibi hissediyorum. Söylesene, neden böyle hissediyorum? Böyle hissetmeyi hiç sevmiyorum. Ama hissediyorum. Durdursana. Durdur. Bu hissi durdur. Beni uzayda tutup yakala ve sarıl. Bana gül. Gülerken gözlerinin kenarlarında samimi kırışıklıklar oluşuyor, onları göster bana. Bana nefreti gösterme, tükürük bezlerinin sağlıklı olduğunu ispat etmeye kalkma. Ben bu hayatta bir şeyi sevmiyorsam nefrettir o. Sen de nefreti sevme! Sevilecek çok şey varken ne bu gaye?

İnsan neden nefret etmek için bir şeyler seçer kendine? Söyle. Hadi! Nefret seçmelerinden iki dakika arta kalırsa tükürük bezlerini durdur ve konuş benimle. Neden sevmiyorsun? Neden kimse birbirini sevmez sanıyorsun? Oysaki ben hakikaten severim, ben hakikaten çok severim, ben çok çok çok fazla severim. Sen azıcık sevsene. Beynindeki oluşan tüm fikirlerin önüne sevmeyi koy, öyle düşün. Çünkü bu kadar fikir bu kadar sığ olmamalı. Çünkü insan, insandan nefret etmemeli. İşte bu nefretle kendinden nefret etmen gerekmiyor mu? İnsan kendine tükürür mü? İnsan kendi yüzüne tüküremezdi. Fakat sen bunu başardın. Başkalarının suratına tükürürken kendi suratına tükürme imkansızlığını yok ettin. Bravo. Alkış! Şak şak şak şak şak!

İnsanlar kötü mü? Bazıları mı? Ama bu bazılarının içinde yaşadığı topluluğun hepsi mi? Sen mi karar vereceksin? Ah, bir topluluk mu seçtin nefret edesin? Etme. Etmesen olmaz mı? Bence olur. Tamam, kötü insan diye bir şey var. Bir sürü kötü insan var. Fakat iyi insan diye bir şey de varken neden hep kötü, kötü, kötü? Üç harf az mı geliyor? Ben de bazen bu Dünya adlı soluk mavi nokta*dan nefret ediyorum. Ama suç onun mu? Suç içindekilerde değil mi? Suç Dünya'da değil. Zaten ben de Dünya'dan nefret etmiyorum, lafın gelişi bir nefret bile utanmama yetti işte, bak! Sen de utan. Utanmak güzel bir şey, tadına bak. Bazen rahatsız edici olabiliyor. Fakat esasında çok güzeldir. Ama tadına bakmaya korkuyorsun. Çok biliyorsun değil mi? Çok sevmek kadar çok biliyorsun. Ama bilmiyorsun işte! Bir ünlem işareti gibisin. Hep dimdik, hep kızgın, hep uyarıcı, hep katı, hep dikkat çekici! Evet, dikkat çekicisin, bu kadar nefretle nasıl olmayacaktın ki!

Sarılalım. Ama nefretine sarılmak istemiyorum. Onu bırak. Çok bilmişliğini, yargılayıcı kirli adaletini ve sevginin yanındaki sizlik'i bırak. Ben uzaya ait değilim, yaşam koşullarıma uymuyor. Fakat Dünya da senin yüzünden uymuyor. Nereye gidebilirim? Keşke herkesin kendine ait bir gezegeni olsa. Çünkü biz bir gezegeni paylaşamadık. Fakat o zaman da gezegenimin rengini ya da yüz ölçümü bakımından büyüklüğünü kıskandın diye gelir fethetmeye kalkardın değil mi? Yapardın tabi. Çünkü her yer senin olsun, çünkü uzaya gidebilsen beni es geçer nereleri kapsam diye düşünürdün. Ama ölürdün. Çünkü sarılmadın, gülmedin ve kendi kibrinde boğuldun. 

Sevmiyorum, dedin. İpe sapa gelmeyen sözde sebepler uydurdun. Sevme. Sevme, tamam. Sev-me! Çok üzgünüm. Ben de böyle şeylere üzülüyorum. İnsanların birbirlerinden dil, din, ırk (...) ayrımı yaparak birbirlerini sevmemesine üzülüyorum. Bir de iyi diye kafama yerleştirdiğim insanlara uzaydan bakmaya başladığımda çok üzülüyorum. Uzaydaki o boşluk insana ne hissettirebilirse, Dünya'dayken o boşluğun içine düşüyorum. Belki de çok yanlış bir zamandayım. Fakat tüm zamanları kaplıyorsun.

Çok geç. Çok geç doğdum! Sanki bir şeyler yanlış gitmiş, yanlış yüzyılda, yanlış gezegende, yanlış, yanlış, yanlış, yanlış! Dünya'nın bütün yanlışlarının arasına doğmuş gibiyim. Kendime bir zaman dilimi seçemiyorum, bir gezegen, bir insan topluluğu seçemiyorum. Bu yüzyıla doğdum ve kendimi geri alamıyorum. Doğduğumuz andan itibaren yaşayacağımız ve öleceğimiz yer, zaman, mekan belli oluyor. Ama biliyor musun, ben bugün uzaya çıkacağımı bilmiyordum. Sağol, ünlem! Sayende uzaya da çıktım. Fakat dedim ya, yaşam koşullarıma uymuyor. Ama geri dönemiyorum, istemiyorum ki döneyim. Çünkü klavyende hırsla bastığın harfler birleşiyor ve benim gözlerime kadar ulaşıyor. Ve sen klavyene yeniliyorsun, ünlem! Sen klavyenle baş edemiyorsun, nefretini taşırıyorsun zamana. Uzaya gelme, ben yalnız da ölürüm.
SIR: Biliyorum Jüpiter, bir gaz bulutundan ibaretsin fakat onca mesafeye rağmen çoğu insandan  daha sıkı sarılıyorsun.

26.02.2017

Birbirlerine Çarpan Çocuklar

"Yaşıtlarım aptalca şeyler yapıyor."
"Sen yapmıyor musun?"
"Ben onlar gibi değilim. Onların duygularını ve düşüncelerini paylaşmıyorum, mantığıma sığmayan şeyleri istemiyorum."
"Belki de anormal olan sensin."
Başını iki yana salladı.
"Aptalca şeyleri ben yapmıyorum."
"Hayır. Seni yargılamıyorum. Belki de olması gereken onlardır. Sen çoğunluğun arasındaki azınlıksın. Sen Dünya'nın bir gezegen olduğunu düşünüp gökyüzüne bakarken dışındaki yuvarlak çizgiyi ve evreni hayal ederken onlar sadece bulutları seyrediyor. Sen evrenin sonsuzluğunu düşünürken onlar insan ilişkileriyle ilgileniyor. Sen Dünya'nın Güneş'in etrafında ve dahi kendi etrafında döndüğünü düşünürken onlar bir aynanın karşısında kendi etrafında dönüyor. Belki de bu durumda o yaşıtların ergenliğin gerektirdiği normallikte iken anormal olan senin onlar gibi davranmıyor olmandır. Çoğunluğa dahil değilsen yani farklı olduğunu düşünüyorsan anormal olan sensin, onlar değil."
"Anormallik kötü bir şey mi?"
"Neden olsun?"
"Normalliğin dışı olduğu için."
"Varsayılan normallik genel kitlenin kararıdır. Fakat azınlığın kararı kötüdür, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü kalabalık insan kitlesi korkunç bir sağırlık içerisindedir, ağız üstüne ağız biner, ses üstüne ses çıkar, baş üstüne baş gelir. Fakat azınlıklar birbirlerini dinler, çocuk. Burada herkes birbirlerini duyar, burada fikirler önemlidir. Buradaki insanlar içindeki gerçekliği görmek için mücadele verir. Anormal azınlık denilen bu naçizane kitle, normali normal olarak görüp anormali de normal olarak görebilen insanlardan oluşurken, işte bu anormal denilen kitle, normal denilen genel insan kitlesinin aşırı bağnaz tutumuyla adlandırılmıştır."
Başını salladı. Gülümsedim. Hayatı boyunca sıradan olmadığı için gurur duymasını istedim, duyacaktı da. Çünkü sonunda kendini kabullenmeyi başaracak ve diğer insanların normallik yargısı içinde boğulacaksa bile sıradan olmayan insanları bulduğunda kendini yalnız hissetmeyecekti. Her bulduğunda biraz daha nefes alacaktı. Diğerleri birbirlerinin arkasından iş çevirirken o buna katlanmak istemeyecekti, aklına geleni dürüstlükle söyleyip samimiyetle gülerken diğerleri onun bu samimiyetinin üstüne tüm samimiyetsizliklerini sürerek bakacaktı ama o çok üzülse de bunu göstermemek için çaba sarf edecekti. Bazen de etmeyecekti ve yüz ifadesindeki hiçbir değişimi saklamayacaktı. İnsanlar birbilerine sahte samimiyet ile güldükten sonra birbirlerinden nefret edecekti ve o bunu görecekti. Fakat o ne samimiyetsiz gülücükleri ne de nefreti taşımak isteyecekti içinde. O sadece hissettiği ve düşündüğü gibi hareket edip yaşamak ve yaşatmak isteyecekti. Fakat kendine her saniye büyük bir öfkeyle çarpan milyonlarca insanın arasında yürürken nasıl olup da umudunu yere düşürmeden taşıyacaktı? Taşıyacaktı işte! Çünkü bir gün umudunu sabırla taşıyan birine tesadüf edecekti. Her seferinde umudunu kaybettiğini söyleyip yine de içindeki tüm kırıntıları toplayıp taşımaya devam eden birine çarpacaktı! O zaman yükü hafifleyecekti, insanlar ona çarpmayı bırakmasa da o bunu hissetmeyi bırakacaktı. Çünkü bazı çarpışmalar güzeldir ve o çarpışmalar diğer bütün çarpışmaları yenerdi.
Kurulmamış Diyaloglar
SIR: Hep çocuk kaldılar.

17.02.2017

Kendini Sıfırlayan Adam

"Kendini sıfırlamaktan hiç korkmuyorsun." diyerek zafer kazanmış gibi gülümsedim.
Gözlerini kısıp tebessüm etti.
"Bu ne demek?"
Başımı eğip kaldırdım.
"Cesursun. Benim asla kaldıramadığım bir cesurluk. Hiçbir şeyin kendinden daha önemli olmasına izin vermiyorsun, kendinden o kadar eminsin ki her gün yeniden hayatını sıfırlayabilirsin, her gün yeniden başa dönebilirsin ve istediğin yere kadar gelip hiçbir kaygı duymadan bunu tekrar tekrar yapabilirsin."
"Peki neden gülümsüyorsun?"
Duraksadım. Tekrar gülümsedim.
"Hoşuma gidiyor."
Gülüşüm katlanarak arttı ve yüzümde gizlice yayıldı.
"Hal böyle olunca benim yapamadığım şeyleri yapabilen insanların atmaktan kaçındığı o mütevazi zafer çığlıklarını ben atmak istiyorum. Tamamen içimden gelen bir şey." diye sürdürdüm konuşmamı.
"Imm..." diye mırıldandı kaşlarını kaldırırken.
"Imm..." dedim taklidini yaparak.
Güldü ve bir şey söylememi bekledi. Gözlerimi yumup oyunbaz bir kederle açtım.
"Bu kadar kısa konuşmak zorunda mısın? Hiç değilse ağzından üç harften fazlası çıksın."
"Sen benim yerime de konuşursun. Dert değil." diye söylendi.
Bir kahkaha patlattım. Elimi ince bir hamleyle masaya vururken:
"Vay canına! Kurduğun en uzun cümle bu oldu!" diye konuştum.
Bir şey demeden yüzüme baktı ama usulca sakladığı gülümsemesini görebiliyordum. Titreyen dudakları gülüşünü zorlukla zaptediyordu. Onun bu haline dayanamayıp yine söze atıldım.
"Biliyorum. Bazen çok konuşuyorum. Hatta çoğu zaman. Ama inan, sustuğum zamanlara denk gelsen böyle çok konuşmama sevinirdin."
"Buna neden sevineyim?" derken ters bir bakış attı.
Sahici bir merak değildi, öylesine ve huysuz bir soruydu. Canımı tarifsiz bir üzüntüye sürüklüyordu. Keyifsizce omuz silktim.
"Bilmem."
"Senin bilmediğin bir şey var mı?" diye çıkıştı.
Kısaca konuşup susmalıydım artık!
"Yok." diye sertçe baktım.
Susmakla ilgili fikrimi değiştirip sır verir gibi yüzüne yaklaştım.
"Ama aramızda kalsın çocukken sık sık bilmediğim şeylere 'biliyorum' yanıtını verdiğim için başım epey ağrıdı. O yüzden artık bildiklerimi de bilmezden geliyorum."
Güldüğünü gördüm. Bu kez eminim.
"Bir şey hoşuna mı gitmedi sil gitsin yenisini yaparsın." diye konuştum gözlerimi yüzünden çekip etrafta gezdirirken.
"Hiçbir şeyi sildiğim yok." diye konuştu.
Kaşlarımı kaldırıp beklentiyle baktım. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki içinde kocaman bir bezmişlik taşıyordu ve asla patlamasına izin vermeyecekti. Fakat taşma ihtimalini gözardı ederek dudaklarını serbest bıraktı. Beklentili bakışlarım canlandı.
"Sadece gitmek için derin çabalar sarf ettiğim yerin manasını kaybettiğimde, geldiğim noktada fikrimi değiştiren bir güç var olmaya başladığında ve umudum kırıldığında." deyip kısa bir es verdi kendine.
"Toparlanamayacak kadar kırıldığımda, o kırıkların ayağıma batmasına izin vermeden süpürüp ortadan kaldırıyorum, o kadar."
Son kelimesini söylerken gözlerini benden kaçırdı, sustu ve ağzını bıçak açmayacak gibi durdu.
"Ve yeni bir fikre tutunuyorsun. Kendine." dedim, hayran kalmış ifademle.
"Kendime." dedi.
Vay canına, çok az gülümsüyor, fakat güzel!
Kurulmamış Diyaloglar

SIR: "Güzelliğin şerefine alevli bir keman eşiliğinde dans et benimle!" *TCW

14.02.2017

Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti.

İçten içe saçmalık doluyuz. Güzel ve acı kokan türündeniz saçmalığın. Alenen sustuklarımız yönetiyor bizi, lakin konuşamıyoruz Sezen, dudaklarımıza dikiş atmış acı çekiyoruz ve bizi bizden başka kimse kurtaramaz. Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti. Hayatımızı, sesimizi, soluğumuzu aldı bizden bu gurur illeti. Yok olup gittik gururdan ibaret kaldık. Bence biz artık var olmanın yarısını bile hak etmiyoruz. İçten içe istiyoruz fakat gurur Sezen, gurur dedim ya anlasana. Hayatı, kulağımızı dolduran o müthiş sesi, kesik kesik birkaç soluğu istiyoruz fakat almaya gururumuz yetmez. Zira bunlar gururla alınmıyor.

"Sevda" çok yaşlı bir kelimeymiş, Ben bilmem ama sen bilirsin. Gözümü korkutmuştu. Haklıymışım da, hakikaten derin bir kelimeymiş. Sevda... Birini sevmekle ilgili, orası muhakkak ama sürekli bir sevmek bu zannımca. Sıkı bir şal gibi boynuna dolanan bir koku, ısı, ten, göz ve uzun süreli çarpıntı. O sıkı şal nereden geliyor bilmiyorum ama sevmenin ötesine geçirip bir insanı tanımlıyor. Sev ama    -da'sı var bu adamın-kadının. O da sarhoş bir kaya misali oturuyor içine. Sevda oluyor kalıyor, gitmeye mecali yok. Bir ömür hissediyorsun artık kaçarın yok, bir anlığına bile unutmak mümkün şey değil. Hele kavuşamadıysan sevda asıl o zaman sevda oluyor zannımca. Her zamanki gibi bilmediğim her şey hakkında yaptığım gibi ipe sapa gelmez fikirlerimle kurcalıyorum sevdayı da! Çok abes bir kelime, basit ve ucuz gelirdi fakat ben nereden bilebilirdim zaten. Çok kurcalamamak lazım.

Neyse Sezen, diyeceğim şu ki sen nasıl bir ya da birkaç sevdayı o muazzam sesinin gezindiği boynuna doladın da bunca şarkıyı yazdın ve kulaklarıma işledin kendini? Hadi anlat. Bana anlat. Hem şimdi nereden çıktı bilmiyorum ama ben bazen pes etmek istiyorum. Uzaklaşıp yok olmak istiyorum. Neden yok olmak zorunda olduğumu da bilmiyorum. Yok olmadan pes etmek mümkün mü? Pes ederek rahat bir nefes verip dert edinmemek istiyorum. Acı çekmeden vazgeçmenin bir yolu olmalı. Ama sen bu yolu arayışımı daha da zorlaştırıyorsun. Benim bu yolu bulmam lazım Sezen. Yok olmadan yok olmam lazım. Çünkü hakikatte ben hiçbir vakit yok olmak istemiyorum. Zamanın başından sonuna dek var olmak ve hatta zamanın önüne ve ötesine geçmek istiyorum. Daha bir ülkeyi keşfedemeden bütün evreni keşfetmek istiyorum. Bilmem kaç ışık yılı ötesindeki hayatları görmek ve bilmek istiyorum Sezen. Fakat esas konumuz bu değil miydi? Değildi Sezen, olay sadece bir konudan ibaret değildi. Zira bir bedende bir şeyden fazlası vardı. Konu hiçbir zaman bir değildi. Sen de gurur fazlalığından muzdarip misin Sezen? Kaybettirir mi kazandırır mı?
SIR: Ben gurur fazlalığının kazandırdığını hiç görmedim fakat görmek istiyorum.

13.02.2017

Dur-ma!


Birini hayatımızdan çıkarmaya ya da birinin hayatından kendimizi çıkarmaya neden karar veririz? Bunun birçok sebebi olabilir. Herkesin birtakım ölçütleri vardır bu konuda. Birisi kırıldığı için karar verir, başka birisi kızdığı için. Ama en çok da zarar gördüğünü anladığı için gider insan. Aslında birinin hayatından gitmeyi düşündüğünüz anda zaten gitmiş oluyorsunuz. Bu biri kim olursa olsun. İnsanlar bizim hayatımızdan çıkmıyor. Biz insanların hayatından gidiyoruz. Bazen gitmemiz gerekiyor. Çünkü o insanların gitmemizi sağlayacak hataları oluyor ve artarak kırılacağımızı bildiğimiz için sessizce gidiyoruz. Kimse gittiğimizi anlamıyor. Uzun bir süre sonra orada olmadığımızı fark ediyorlar ve biz çoktan gitmiş oluyoruz. İnsanlar, "Dur!" deme fırsatı bulamadan. Sonra ise söylenecek ama asla söylenmeyecek diyaloglar birikiyor. Farklı farklı versiyonlarını geliştiriyoruz birbirimizden habersizce. Asla kurulmayacak bir diyaloğun asla var olmayacak yüzlerce haliyiz.
Kurulmamış Diyaloglar

SIR: Kendimizle konuşmayı başka insanlarla konuşmaktan daha çok seviyoruz.