13.07.2017

Bedensiz İnsan Birikintisi

İnsan koleksiyonumu toplamayı bir türlü başaramadım. Ama sanırım artık benim insan koleksiyonum yavaş yavaş oluşmaya başladı. Henüz çok küçük. Fakat nihayetinde insan biriktirmeye başladım. Hem bu koleksiyon öyle cansız cansız yerinde de durmuyor. Konuşuyor, bağırıyor, hata yapıyor ve affediliyor. Affetmeyi öğreniyor. Affetme bilgeliğine erişen her insan daha mutlu, daha az kırılgan olurken daha fazla insan biriktiriyor. Bazen geriye dönüp baktığımda koleksiyonumdan çıkardığım parçalar beni bir boşluğa itip ölüme terk ediyor. O ellere o gücü veren benim! Kendime acımam yok. Belki koleksiyonumdaki her parçayı affedebilirim. Fakat temel parçanın kendisini affetmesi başka bir şey. Hiç pişmanlık duymadığım diğer parçalar ise uykularımda bile durmadan acıtan birer yaraya dönüşüyor. Zira bazen insanlar da zaman gibi durdurulamaz bir acıya dönüşüyor. Fakat bazen koleksiyonumuzdaki en önemli parçalar biz istemesek de bedenin artık can kaybetmesiyle koleksiyonumuzdan çıkar ve yerine iskeleti ile ruhunu bırakır; 'bedensiz insan birikintisi'. Ve bu noktada kimse son canını kaybeden insana: "Gel de yakan top oynayalım, belki yeni bir can kazanırsın." demez. Belki pişmanlık duyduğum parçaları geri alma şansına bir gün erişebilirim. Fakat bir iskeleti nasıl geri alabilirim, bilmiyorum. Sanırım bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Yine de benimle yakan top oynar mısın? Çocukluğumdaki gibi cesur değilim ama o canı alıp başka birine vermek için bütün cesaretimi toplayacağım ve o topu yakalayacağım!
SIR: "Bilmiyorum." demenin benim için ne kadar zor olduğunu artık biliyorsun.
Bazı ruhlar uzun bir müziğin içinde sonsuza dek dans eder.

12.07.2017

Kaldırımdan Aşağısı Uçurum

"Amacımı kaybediyorum. Bütün amaçlarımı kaybediyorum." dedi, alnını kırıştırıp.
"Belki de bu dünyada yeterince iyi yüzemiyorum." diye devam etti.

Yön duygum da yok, kayboluyorum, yönümü bulamazsam kıyıya varamam. Varamıyorum şu gezegenin hiçbir kıyısına... Belki de yüzmeyi bırakmam gerekiyordur. Ben bu okyanustan çıkmak istiyorum. Çıkmak için boğulmam gerekiyorsa, istiyorum. Çünkü zaten boğuluyorum. Amaçsızlık insanın aklından mantığı çıkarıyor.

Amacımı kaybettim. Hiçbir yere ulaşmak istemiyorum. Hiçbir şey bir amaç değil. Sadece oyalanıp ölmeye programlanmış robotlarız. Aklımı işgal eden koca bir yığın gereksiz zorundalık var. Üstelik bu zorundalıkları ben yarattım. Yaşamak bile zorunda olduğum için yaptığım bir şey haline geldi. Sanki bir gün gerçek bir amaca sahip olabilirmişim gibi hissediyorum. Ama biliyorum, bu beni sadece hayatta tutan bir düşünce. Yüzmeyi bırakmamak için beynimin uydurup beni korumaya aldığı bir yazılım.

Hayatım hiçbir amaca hizmet etmek için var olmadı. Bir robot kitlesinin yanında hiçbir şey ifade etmiyorum. İnsanın gerçek bir amacının olması müthiş bir şey olmalı. Hayatım boyunca hep uydurma amaçlara tutundum. Diğer robotlar gibi şeyler istemedim. Bazen istedim. Fakat sahte amaçlar ürettim. Sahte isteklere tutundum. Gerçek olan bir şey kalmamıştı bu yüzyılda! Kendi gerçeğimi yaratmalıydım. Beynimdeki her şey etime acı veriyor. Daha fazla katlanamıyorum, gerçekliği yaratmak zor, yoktan var etmek oldukça zor. Dişlerimi sıkıp soluğumu tutmaktan yoruldum. Soluğumu tutmak istemiyorum. Fakat ya bir gün istersem?

Ben zaten amaçsız yaşamak istiyorum. Belki de benim amacım budur. Amaçsızlık bir amaç olursa mantığını kaybeder. Fakat amaçsızlık mantığa ihtiyaç duymaz. Her şeyi geride bırakmak fakat ardına bir anlığına bile bakmamak, bunu aklından dahi geçirmemek mümkün mü? Ve geleceği yok etmek.

Bir uçurumdan atlamak.
Ve ölmemek.

Mümkün mü yere çarpmamak? Sadece uçurumla yer arasındaki rüzgara çarpılmak! En sevdiğin müziği duymak, o boşlukta. Gülümsemek, sonsuza dek! Çünkü yere çakılmak yok. Yavaşça alıp hızla verdiğin bir soluk gibi ölüm. Fakat 'yaşamak' kaldırımların kenarlarından dengeni sağlayıp düşmeden yürümek. Düştüğünde tutamadığın bir soluk!

Sesi alnına karıştı. O an büyük bir taş aldım elime, sessizliği tam 12'den vurdum:

"Ben zaten hep düşerim, kaldırımdan aşağı. Sen uçurumdan atlayacak mısın, onu söyle."

SIR: Belki o da uçurumu vururdu 12'den. Fakat önce kaldırımdan düşmesi gerekiyordu.

27.06.2017

Hiçbir zaman mı?

Uzun parmaklarını ensemde gezdirdi.
"İşte buradayım." diye fısıldadı.
Nefesi ensemde yayılırken gözlerimi yumdum.
"Her zaman." diye fısıldadım.
Parmakları güçsüzleşti. Gözlerimi araladım.
"Alınma." diye mırıldandım, "Seninle ilgili değil."
"Her zaman," dedi, "Benimle ilgilidir."
Gözlerimi kıstım. Haklı olabilirdi. Ama değildi.
"Kendimi bir şeylere adayamıyorum."
"Bana da mı? Bana adayabilirsin, Suçlu. Bana ne zaman istersen adayabilirsin!"
"Ben her şeyde varım, Dedektif. Ben her şeyde azar azar varım. Özellikle bir şeyde var olup tamamlanmak bana eksilmek gibi geliyor. Zaten, tamamlanacağını sanmak biraz aptallık olmuyor mu? Bir pilin şarjı bile bitmek için tamamlanıyor. Bir şeye kendini adamak onu olabilecek en iyi hale getirmeyi gerektirir. Sonra da bitmeyi. Ama ben endişe doluyum, kasvetliyim. Bu şekilde kendimi hiçbir şeye adayamam."
"Hata yapmaktan ölesiye korkuyorsun."
"Hani çocuklar elini sobaya yaklaştırdığında 'cıss elin yanar' derler ya...Ben bütün yaptıklarımda her an elim yanacakmış gibi korkuyorum. O 'cıss' sesini kulaklarımda duyuyorum. Ben hep o sobanın etrafında elimi gezdiriyorum."
"Kulaklarını tıka, gözlerini yum, gerekirse duygularını kapat!"
"Bu mümkün değil!"
"İçinde seni tutan bir şey mi var?"
Gözlerimi yumdum.
"Sen varsın."
Omuz silkti.
"Çık dışarı!" diye bağırdı.
Kaşlarımı çattım.
"Böyle demen yeterli, Suçlu!" diye çığırdı.
Başımı hızlıca iki yana salladım.
"İstemiyorum."
"Hiçbir zaman mı?"
"Hiçbir zaman."
Kısa bir nefes çekip gözlerimi açtım.
"Kendimi sürekli bu şeyin içinde buluyorum. Hiçbir zaman hiçbir şey için yeterli olmamak nedir, biliyorum ve istediğim şeyleri tamamlayacak unsurların bende olmadığını görüyorum. Bu beni durduruyor. Ama istemeye devam ediyorum. Sürekli istiyorum, sürekli! Durduğumda bile durmaksızın istemeye devam ediyorum. Hayal ediyorum ve hayal ettiklerimin arasında sıkışıp kalıyorum."
"Peki neden kendini istediğin şeye adamıyorsun? Belki o zaman tamamlayabilirsin."
"Tamamlayamam, Dedektif! Yapamam. Benim istediğim şey insanların ağzına bir parmak bal çalmak, fakat insanlar bir parmak baldan sonra daha fazlasını istemeye başlar. Tıpkı benim gibi. Biz insanlar müthiş bir doyumsuzluk içindeyiz. Şaşırmak, Dedektif, şaşırmaya bayılıyoruz."
"Bu kötü bir şey mi?"
"Bu değil ama şaşıracak bir şeyin kalmaması kötü. Sonrasında her şey yapay geliyor. Her şeye şaşıramazsın ve hayat şaşırmaktan ibaret değil. Birçok duygu var."
"O halde diğer duygulara odaklan. Sevilmezse kaygısını bırak, onaylanmak zorunda değilsin."
"Değilim. Ama bir parçam, büyük bir parçam, onaylanmayı ölesiye istiyor."
"Mutluluğa böyle ulaşamazsın."
"Geçenlerde az kalsın ulaşıyordum!"
"Aa! Sonra ne oldu?"
"Tam mutluluğun kaynağına ulaşıyordum ki insanlara çarptım."
"Ah şu insanlar!"
"Kimse kimsenin ne yaşadığını bilmiyor. Zaten kimse kendisinin ne yaşadığını da bilmiyor. Yani kimse kendi hikayesini bilmiyor."
"O halde kimse bir hikaye yazamaz."
"Kimse gerçek bir hikaye yazamaz. Fakat gerçek bir hikaye yaşar. Ne yaşadığı mühim değil. Zaten hiçbir zaman olmadı. Çünkü kimse kendini tanımıyor."
"Ben seni tanıyorum."
"Keşke tanısan ve anlatsan."
"Bunu kaldıramazsın diye endişe ediyorum."
"Hani beni tanıyordun? Bunu ben bile biliyorum!" diye güldüm.
"İçinde bir özgürlük kıpırtısı, bir özgürlük ateşi. Sanki beynine paslı bir kelepçe vurmuşlar, bu sana engel olamamış ve sen onu kırıp parçalarına ayırıp kurtulacaksın. Yapacaksın!"
"Yapacağım, değil mi? Çünkü az kaldı."
"Her zaman azdır."
SIR: Zamanın içinde sıkışıp kaldım. Sonsuzluk böyle bir şey galiba.

24.06.2017

Sonsuz Karmaşa

Her kitap kendi dünyasını taşır. Fakat hiçbir kitap gerçek dünyayı omuzlarına almaz. İstese bile yapamaz. Gerçek dünyada kurgu yoktur, her şey sonsuz bir karmaşa içindedir. Ben kitap okurken gerçek dünyayı tutan elimi bıraktım. Bütün o sonsuz karmaşayı bırakıp bir kurguya teslim oldum. Ne müthiş bir teslimiyet! 

Kitaplarda bile bazen her şey istediğin gibi gitmez. Çünkü kitap da olsa kurgusu sana ait değildir. İşte bu noktada gerçek dünya devreye giriyor. Hayallerin, kurgun, bıraktığını sandığın elin işte bu noktada kırılma yaşıyor. Ben bu noktada gerçek dünyayı tutan elime bakıyorum. Hangisi gerçek? Ve sonuçta bunun sağlaması sende saklıdır. Hangisini istersen ya da hangisini istemezsen. İki seçenek de sonsuz karmaşa dolu.

Bazen olmasını istediğin şeylerin karşısında oturup vaktini kaçırırsın ve sonraki hiçbir vakit önceki vakti kurtarmaya yetmez. Aslında umudumun bitmediği falan yok. Bütün umutlarım bitiyor, sonra yenisi başlıyor. Çünkü hayat, damarlarımda gizlice gezinen bir eroin. İlginçtir ki bu gerçek dünyayla kurgu dünyasının kurduğu bir bağ. Bu yok olursa geriye var olacak ne kalır, bilmiyorum.

Adım olmasın, özgür olayım. İnsan ismine kelepçelidir. İki kelepçem var. Hatta üç! Birini açşam diğeri fırlatmama engel olur. İkisini fırlatsam üçüncüsü paslanmış ve gereksiz. Her şeyden koşarak gitmek, bu fanusun içinde yüzen tek balık olarak kalmak istiyorum. Ne büyük bencillik ama! Evet, muhteşem! Balıklar da balık olduğunu biliyorlar mıdır dersin? Kim bilir adları nedir? Belki bir adları bile yoktur ve özgürdürler.

Dışarısı hayat kokuyor, ben burnumu kapatıyorum. Rüyalarında koku alamazsın, değil mi? Ben alıyorum. Yazdan nefret ederim. Ama bu, hayat kokmadığı anlamına gelmez. Yeşil kokuyor, arasına mavi karışmış. Bazen yolda giderken müziğimin kulaklarımdan taşıp bütün dünyaya hükmetmesini ve herkesi o gizin içine çekmesini istiyorum. Ama elim hoparlör tuşuna gitmiyor. Zaten gitse de bütün dünya duymazdı, değil mi? Hem duysa ne olur? Herkes müziği aynı pencereden duymuyor.

İçimde güç yok ama hala soluk alıp vermek için son gücüyle mücadele eden ciğerlerim var. O güç bana ait değil. Ciğerler bile sanki benim değil. Bazı zamanlar bütün organlarımın bedenimi kontrolüm dışında yönettiğini düşünüyorum. Aptallıktan değil, öyle hissettirdiler. Ama şimdi ben ne dersem onu yapıyorlarmış gibi geliyor. Fakat bu beynimin işiyse ben mi o'yum o mu ben, bu konuda kafam bir hayli karışık. Aslında zaten hiç istemeyeceğim kadar yalnızım, hatta şu lacivert gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar. Ama sırf yeryüzündeki bütün insanlar yalnız diye ve bütün insanlar kadar! Sırf birbirimizden korkuyoruz diye, hayat geldiği gibi gidiyor. Hiç yaşanmamış gibi.

Hayatın kokusu sindi üzerime.
Zehri avuçlarımı örterken,
Midemde yeşerdi dünya.
Üzerime konuşlanırken ağaçları,
Kökleri ayak bileklerimi kavradı önce,
Sonra tutup çekti,
Her bir zerresinde sürüklemeye.
SIR: Ve ben hayatı sürüklenirken doladım dilime.



8.05.2017

O çocuk benim kafamda.

Belki  de bunu yazmalıyım.
Belki de  bunu yazmamalıyım.
Böyle bir şey nasıl yazılır?
Nasıl taşınır?

Boğazımı kurutan...
Ben en çok...
Ben en çok çocuklara kıyamam.
Ben en çok çocuklara ağlarım.
Belki de yalnız, çocuklara!
Çünkü çocuksan savunmasızsın,
Çünkü çocuksan savunulmaya ihtiyacın var.
Fakat bu ihtiyaca kör gözlerle çevrili ise çevren,
O zaman hemen büyümen lazım.
Büyü çocuk,
Ben büyüdüm.

*

Dün...
Bakırköy...
Bir sınav sonrası...
Bir mağaza...
Bir "anne"
Bir kız çocuğu!
Bir ben,
Onlarca insan!
Kasa kuyruğundaki insanlar...
Önümde bir "anne" ve şeker yerine dayak yiyen bir çocuk...

*

"Gördük sınavlarını!" diye bağırdı kadın, "Çalışmıyorsun!!!"
Çocuk bir şey mırıldandı ama duyulmadı, 'gık' diyemeyecek bir hali var. 
Kadın birkaç adım ileri gidip mağazada dolaştı.
Çocuğun tam arkasından, "Her şey sınav değildir." dedim, duydu, başını biraz yana çevirecek gibi oldu ama durdu. Kadın geldi.
Kadın hayatımda gördüğüm belki de en sert vuruşu yaptı ve kendi çocuğunun kafasına lap diye vurdu. O 'lap' sesi sahiden duyuldu! Donakaldım. Kadın yine birkaç adım uzaklaştı. 
"Ne yapıyorsunuz?" dedim, duymadı. 
Çocuğun başına dokundum, yüzü biraz bana döndü, gözleri dolu, saklamaya çalışıyor. Yüzünde izler vardı, ilk değildi bu!!!
Kadın geri döndü.
"Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Niye vuruyorsunuz çocuğa?" dedim.
Adeta bir kaplan gibi üzerime geldi.
"Sana ne! Sana ne!!!" dedi, içindeki tüm sevgiyi çocukluğunda bırakmış bir kadın.
"Emniyet müdürlüğüne de 'sana ne' diyebilecek misiniz?" dedim.
"Derim, sana ne!" diye çıkıştı kızını kolundan tutup çekiştirirken.
"Ne demek sana ne? Çocuk daha o! Niye vuruyorsunuz, vurmayın!" dedim hayretle.
"Hak etti." dedi, çocukluğundaki sevgiyi büyüklüğüne taşıyamayan bir kadın.

Kızını çekiştirip sırada ilerilere gitti. Şimdi fark ediyorum, aramızda büyük bir boşluk oluştu. Etrafıma baktım. Kimsenin umurunda değildi. Yer ayaklarımın altındaydı fakat değildi sanki, endişeyle doldum, titredim.

"Pekala! O zaman fotoğraflarınızı çekeceğim." diyerek telefonumu çıkarttım ve kadına doğru giderek kamerayı suratına tuttum ve fotoğraflarını çektim.

Umurunda değildi.

Umurunda olan tek şey içinden yerlere kadar saçılan nefreti, öfkesiydi. Neye bu kadar öfkeliydi? 
Tabi ki çocuğuna. Birkaç adım ileriye giden çocuğuna bağırdı yine, "Gel buraya!!!"

Çocuk hemen koştu yanına. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, ağlamak birikmiş içine. Onun da fotoğrafını çektim aceleyle. Boş olan kasaya gittiler. Yanlarındaki kasaya geçtim. Elimde bir isim, herhangi bir adres olmadığından dolayı kasadaki kadına kamera kayıtlarını sordum, o alanı çekiyormuş. Çünkü elimdeki fotoğraflar bir şeyi ispat etmezdi, zaten elim titrediğinden bir fotoğraf bulanık çıkmış. Kayıtları herkese veremezlermiş ama Emniyet alabilirmiş. Kadın ve çocuk bir anda kayboldu, etrafıma baktım göremedim. 

Mağazadan çıktım, etrafa baktım, bir sürü insan, kalabalık.

Elimde isim yok.
Adres yok.
O çocuk benim kafamda. 
Bu beni mahvediyor.

Hayatımda belki de ilk kez tansiyonum düştü, sanırım olan buydu. Nefes almak bile güç geldi, arabaya binip hemen eve gittim, merdivenleri dakikalar sonrasında çıkabildim.
"Kendime geldikten sonra," dedim, "o ismi de o adresi de bulacağım."  
Yapabileceğim ya da birilerinin yapabileceği ne varsa yapılmalıydı. 
"Dur!" denmeliydi. 

Birilerine anlattım bunları. Birkaç tane, "Sen ne yapabilirsin ki?" duydum, "Sen niye karışıyorsun?" Bu daha da kötü hissettirdi. Çünkü insanlar, hiçbir şey yapılamayacağını sanıyor. Hiçbir şeyden haberleri yok.

Soğukkanlılığıyla övünen ben, dün Bakırköy Özgürlük Meydanında soğuk kanımı bıraktım. Belki de en sevmediğim duygudur, çaresizlik. Ama benden daha çaresiz biri vardı, kafamda. Benden daha savunmasız, benden daha üzgün, daha... çocuk.
SIR: Sır değil ama çocukların da hakları var.

6.05.2017

Hiçbir Yer'e Bağlanacak Var

"Ben bir yere bağlanmak istemiyorum."
"Kim ister ki?"
"Bir sürü insan ister." 

Bir ev alırsın, bağlanırsın. Bir araba alırsın, bağlanırsın. Bir hayvan sahiplenirsin, bağlanırsın. Ailene bağlanırsın, arkadaşlarına, aşkına. Bir şehre bağlanırsın, bir trafik lambasına, bir telefona, bir bilgisayara. Ben bir yere bağlanmak istemiyorum. 
*
Bazen metroda çığlık atmak istiyorum. O an herkes 'deli' bakışlar fırlatacak, biraz utanacağım ama rahatlayacağım. Çünkü delirmedim. Videosu internete düşünce insanlar içten içe bunu yapmak isteyecek. Çünkü herkes delirmek üzere. Teoride özgürüz, pratikte yokuz. Henüz değil. Neden bağlanıyoruz? Baskı çalışmalarını sevdiğimizden olsa gerek ki, hepimiz birbirimizi baskılıyoruz, atamadığımız çığlıklar içimizde patlıyor. 

Çünkü delirmedik, değil mi?

*

Bisikletime binip sırt çantamı alıp hiçbir yere, bağlantısızca pedal çevirmek istiyorum. Fakat burada her yer yokuş ve ciğerler yokuş aşağı daha iyi çalışıyor, ya da düz yolda. Gitmek istiyorum. Her gidişin sonunda aynı yere dönmek istemiyorum. Bir seyahatin ardından sırf bağlarımın olduğu şehir orası diye İstanbul'a dönmek istemiyorum mesela. Sadece gitmek var kafamda. Dünyanın en dip köşelerine gitmek. Farklı kültürleri, farklı insan ilişkilerini sanatsal bir keşfediş içinde görmek, duymak, yaşamak istiyorum.

Bazı belgeseller beni dünyanın en dip köşelerine götürüyor. Ama ben kamera olmak istiyorum. Para istemiyorum, kariyer istemiyorum, ev ya da araba istemiyorum, bir hayvana tanrı olmak istemiyorum. Metroya da binmek istemiyorum. Her zaman güzel ya da her zaman çirkin şeyler görmek de istemiyorum. 

İnsanoğlunun temelinde ne var sahi? Sınırların kalkmasını ve tüm sınır destekçilerinin çenelerinin sonsuza kadar kapanmasını istiyorum. Savaş ve barış yerine, standart olalım istiyorum. Standartlık zannedildiği kadar standart değil. Toplumsal baskılar yüzme bilmiyorsa onları hiç üşenmeden tek tek okyanusa itmek istiyorum. 

Ev almak, araba almak, bir hayvan sahiplenmek, insanlara bağlanmak, yeni bir bilgisayar, harika bir kariyer istediğim zamanlar oldu. Ama sonunda düşününce bunların hepsinin yaşadığım dünya tarafından ustaca zihnime yerleştirilmiş olduğunun farkına vardım. Bir eve ihtiyacım yoktu, her yerde yaşayabilirdim. Bir arabam olmasa da olurdu, bisikletim bile olmasın, yürüyebilirdim. Paraya ise tüm bunları almak için ihtiyacım vardı ve hayal ettiğimi sandığım şeyleri almak için çalışmalıydım, bu sistemin içinde alabilirsem iyi düzeyde bir eğitimden sonra iyi bir meslek sahibi olabilir, kariyer yapabilir ve sonunda mutlu bile olabilirdim. 

Bir ev, bir araba ve biraz para ile mutluluğu bedenime yerleştirebilir miydim? Paranın, tuğlanın ve boyanın tadı güzel olsaydı, belki. (Boyanın kokusu güzel ama konumuz bu değil.) Ev aldım diye hayatımın sonuna kadar o eve, bir işim var diye o işe ve topluluğum var diye de bir eşe ve çocuğa sahip olmam gerekiyor ve istemediğim halde istiyormuşum gibi davranıp koca bir hayatı hiç edebilirim. Bu bir hiç midir? Değildir. Fakat her hiçlik insanın kendisine mahsustur. Bu taslak, tarafımdan kelimenin tam anlamıyla: REDDEDİLDİ!* Bunun yerine tüm toplumsal baskılardan sıyrılıp yaşamaya çalışacağım. Ama bunun için bile bir eve, bir işe ve biraz paraya ihtiyacım var. Sonra mı? Sonra özgürüm. Kaç yaş sonrası bilmeden. Fakat zihinde her şey mümkündür. O taslağın farkındalığı içinde olmak dahi halihazırda bir özgürlüktür. Hem şimdiden bir evim bile var. Büyük ev şu Dünya! Gidebildiğim kadar gidebileceğim, kalabildiğim kadar kalabileceğim, keşfedebildiğim kadar keşfedebileceğim bir ev.

*

Bir evim var; Dünya. Bir arabam var; yürüyen bacaklarım. Bir işim var; araştırmacı zihnim! Dünya'nın bütün dillerini, bütün insanlarını, bütün parçalarını, evrenin her boşluğunu ve doluluğunu keşfetmek istiyorum. Bildiğim ve bilmediğim ne varsa tekrar tekrar keşfetmek!!! Ve hiçbir yere bağlanmak! Nitekim; her şeye bağlanıyoruz, hayallerimize bağlanamıyoruz. Biraz da hayallerimize bağlanalım. Yaşadığımız dünya tarafından değil, kendi yarattığımız dünya tarafından oluşturulan hayallerimize!
SIR: Hiçbir Yer'de kalacak var.

1.05.2017

Beynimi Isıran Sinekler

Bazen tüm soruları cevapsız bırakacak kadar soluksuz kalıyorum. Ağzımı açmaya gücüm yok. Sonrasında sese dönüşmeye hiç gücüm yok. Burnumdan yorgun bir soluk alıp güçsüzce geri verip susacak kadar yaşam barındırıyorum içimde. Kendimi bir dondurucuya kapattım. Durdurdum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmak istemiyorum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmaktan geri kalıp tüm soruları def ediyorum. Sorulara ihtiyacım yok. Soruların da benim cevaplarımı merak ettiğini zannetmiyorum.

Kafamda milyon tane sinek uçuşuyor. Milyonlarca vızıldama! Beynimi ısırıyorlar. Bazen sıkışıyormuş gibi hissediyorum. Sıkıştırılmış gibi. Kendi boğazıma sarılıyorum. Ben boğulursam sinekler panik halinde kaçışıp gider, değil mi? 

Peki ya sinekler zaten ölüyse?

*

"Her şeyin üstesinden gelebiliriz." 
"Gelebilir miyiz?"

Bazı zamanlarda birbirimize söylediğimiz bir yalandır aslında. Oysaki her şeyin aynı anda üzerimize çullanacağını bilseydik, söylemezdik. Kim bilir, belki yine de söylerdik. İnsan, güçlü olduğunu bilmekten müthiş bir haz duyuyor. Bu hazza yenilirken gücümüzden azaldığını görmeyi unutuyoruz. Şuralarda bir yerde 'yaşamak' olacaktı. Sahi, birileri aklımda sönük bir kelime bırakmış olmalı. Ama yaşamak... Yaşamak hiç de öyle bahsedildiği gibi sönük bir şey değil. Kulaklarımı dolduran en doyurucu şarkılar kadar canlı. Gözlerimi kapattığımda sıktığım boğazı bıraktıracak kadar canlı bir doku. Ve ben bu dokunun tam içindeyim. O canlı dokuya ellerimle, kollarımla, tüm bedenimle bir sarmaşık gibi sarılıp büyüyorum. 

Kaybettiğim gücü bütünleştirmek için güçsüzlüğümü kabul ediyorum. O güçsüzlüğün içinde; yazma duyumu kaybetmiş olabilirim. Ya da bir şeyler anlatmaya güç bulamıyorum. Diğer bir ihtimal ise milyonlarca sinek ve bu en güçlü sebep. Yazmak için güç gerekir mi? Beni yazmaya iten güç bu sıralar ellerini sırtıma daha fazla bastırıp itmekten aciz. Bir şeyler yazıyorum fakat anlatıyor muyum? Anlatmak lazım, elbet. Ben bu sıralar bir şeyleri anlatamıyorum. Ya da karaladığım her şey sineklerden ibaret ve ben sineklerle anlaşamıyorum. Her şeyi karman çorman ediyorlar! Ve evren buna kayıtsız kalmayıp kendini benden koruyor. Evrenin tüm manalarının kenara ayrılmış ve benden saklanmış olduğuna inanıyorum. Geriye kalan manasızlıklarla boğuşuyorum. O güç, sinek ısırıklarına mağlup olacak gibi. Fakat yenilmeyi sevmiyorum. Hem insan hiç sineklere yenilir mi? İnsan, düşüncelere yenilir. Düşünceler uçuşmaya başladığında sineklere dönüşür. 

"Kimse bu kadar sinekle hayatta kalamaz!"

Sinirlendiler. Sinekler birlik olup aşağı doğru hücum ediyor, beynimden çıkıp yeni bir adrese yöneliyor. Göğüs kafesim içine doğru çöküyor. Sinekler de birleşince hayli ağır oluyor, bir insanın göğüs kafesini göçertecek kadar ağır. Göçüğün altında can çekişen dokuları duyuyorum. Belki de benim, o eli itmeye zorlamam gerekiyordur. 

Ben o gücü şimdi ittim. Elleri sırtımda. Hissediyorum.
SIR: Güçsüz bir sırrın kimseye faydası olmaz.