30.12.2016

Seni seçtim kutup ayısı. Pardon fil. Mutasyon?

Canım fil!
Keşke fil olsaydım. Ya da kutup ayısı. Kutup ayısı daha uygun sanki. Aylarca inimden çıkmamaktan hiç şikayetçi olmazdım bile, karların arasında uyurdum, mis. Dayanıklı olurdum. Ama vahşi yaşam ve zorunlu iki tane yavru meşakkatli olurdu. Git av bul, bebeleri besle, bir yandan kış için vücudunda yağ biriktir falan. Ne zor işler yahu. Yavruları bilemem ama yağı iyi biriktirirdim o kesin. Helal olsun ayılara. Bana da olsun. Ayılar sık sık hastalanmıyordur herhalde. Alışık olmaları lazım sonuçta. Migrenleri de yoksa ben ayı olmak istiyorum. Ama kutup ayısı. Arada bir fil de olabilir miyim acaba? Lütfen! Kime diyorsam. Çok sevimliler. Elimde değil, karşılıksız bir sevgi besliyorum kendilerine. Kocamanlar. Suratlarında bir gülücük varmış gibi görünüyorlar.

Kar leoparı
Geyik olmak istemezdim. Kurtlar, aslanlar, kaplanlar her an avlama peşinde falan. Derde gel. Kıvrakça kaçabiliyorsun ama nereye kadar? Bir yerde popondan ısırıp işini bitirmeyi garantiliyor. Ama az önce izlediğim belgeselde çok farklı bir durum gerçekleşti. Bana göre farklı. Çünkü ben şu ana kadar teke tek mücadelede yemek olmaktan kurtulan geyik görmedim. Ben mi şanssızım geyikler mi bilmiyorum. Ama işte az evvelki Markhor dağındaki keçi arkadaş (geyik olmasa da) poposunu leoparın ağzına kaptırmasına rağmen bir anda mücadeleden vazgeçmediğini kanıtladı ve adeta: "Bugün ölmeyeceğim." diyerek kar leoparı abimizin ağzından bir anda sıyrılıp totosunu kurtardı ve aşağıdaki suya atladı. 

Katerina Plotnikova 'Wildlife Pose'

Leopar abimiz (dişi bile olsa abi derim) ve ininde aç biilaç bekleyen yavrusu için üzülmedim değil ama önce keçinin kurtulmasına sevinmekle meşgul oldum. Yahu bu besin zinciri de bir acayip. İnsanı şekilden şekle sokuyor. Keçi ölmesin yazık, diyorum, dişlerimi sıkıyorum av esnasında ama sonra da, la bu leopar ne yiyecek, ot mu yesin, diye bir de ona üzülüp kendime kızıyorum. E bu insan ne yapsın, ben ne yapayım?


Caribou

Kum fırtınasında annesini ve sürüyü kaybedip yanlış yöne yürüyen o yavru file ve bir av sırasında anneciğinden ve sürüden ayrı düşüp poposunu bir kurdun ağzına kaptıran ve nihayetinde korkuyla teslim olan, sanki otursam bir şey yapmaz, yemez beni, diye düşünen geyiğe (caribou) çok üzüldüm. Ben kurt olsam kesin o yavruya kıyamayıp başını okşar, bir de 'elinden' tutup, gel annene götüreyim seni, derdim. Sonra da geyiklerle dost olup birkaç gün yaşadıktan sonra ölürdüm. Kendime faydam yok yemin ederim. Ben en iyisi insan olarak kalayım, vahşi yaşam bana göre değil. İnsan en vahşi hayvan diye boşuna dememişlerdir ama o başka bir surviving. 

Amelie'siz bir yazı mı?
Yok daha neler!

BBC Planet Earth I
seyredip geldim.


Kutup ayısı ve bebeler
Kutup ayısı olmaktan bahsediyordum nerelere geldim yine. Kutup ayısı inine yakın bir market varsa hala vahşi yaşama uyum sağlayabileceğime inanıyorum. Ama marketler survivinge dahil değil. Afrika dahil. Kutuplar dahil. Aslanlar dahil, geyikler dahil. Keçiler ve kurtlar dahil. Birçok şey dahil fakat marketler dahil değil. Su için bile (BİLE!) bir yerden bir yere göç etmek zorundalar.     Çok meşakkatli. Aslında ben hep kuş olmak istediğimi sanmıştım ama içimde her an file dönüşmeyi bekleyen bir kutup ayısının yattığını da anlamış oldum böylelikle.

Çok önemli not: Sizleri fotoğraflara boğmak istemezdim ama bir şeyler anlatırken görsel kullanmayı seviyorum. Boğulacaksak fotoğraflarla boğulalım.
SIR: 6 kere 6 36




21.12.2016

Aklını mı yuttun?

Sen deli değilsin. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama sen deli değilsin. Delirmedin. Aklın oralarda bir yerde. Sen deli falan değilsin. Farkındasın her şeyin. Gözlerini yumduğunda aklınla baş başa kalıyorsun. Sen de farkındasın. Biliyorsun. Sen deli değilsin. Gözlerini açtığında gördüklerinin telaşesine kapılıyorsun. Anlıyorum. Fakat sen deli değilsin. 

Deli olmak işine geliyor fakat aklına ihanet etmeyi bırak. Ayağa kalk. Ayakta olduğunu zannetme ve diz kapaklarını asfaltla kaynaşmaktan kurtar! Çünkü sen deli falan değilsin. Biliyorum daha kolay görünüyor fakat daha zor olanı seçtiğinin farkına var. 

İnsanlar yanından geçip gidiyor, gitsinler sana ne! Yüzüne bakmaktan çekiniyorlar, delisin diye! Anlamaya çalışan birkaç insan doluşuyor yüzüne, anlamıyorlar. Hikayeler uyduruyorlar arkandan, deli olmana sebebiyet verebilecek birkaç dramatik hikaye yaratıyorlar, hoşuna gitmiyor ama sesini çıkartmıyorsun. Çünkü sen deli falan değilsin. 

Bir kızı sevmişsin vakti zamanında. Gel gör ki kızı sana değil başka birine vermişler. Güya! Sen de buna dayanamayıp delirivermişsin. Delirmek ha? Bir kızı sevdin ve sana yar olmadı diye delirdin ha? Pekala sen deli değilsin fakat toplum deli kardeşim! Zaten bizim delilerimizin hepsi de aşktan delirmiş, sen de fark etmişsindir. Esas delilerimiz bu vasat hikayerleri uyduranlardır. Çünkü sen deli falan değilsin!

Geceleri ne yapıyorsun merak ediyorum. Hiç mi özlemiyorsun aklını, tamam bazen ben de çıldırıyorum ama delirmiş gibi yapmıyorum. Elime bir şey geçmeyecekse de en azından elimdekini kaybetmiyorum.İnsanları çok mu umursadın? Ben de umursadım fakat sen ciddi umursamışsın. 

Delirmek ne demek? Dur, internet elimizin altında ya, soralım. "Delirmek: Akıl ve ruh sağlığı bozulmak, aklını yitirmek, deli olmak, çıldırmak." Çok afili bir tanım. Sen aklını mı yuttun. Yutabildin mi? Yutsan acıtmayacak belki. Ama yutamıyorsun. Çünkü sen deli falan değilsin!
Sır: Şimdi ben buraya neden çıktım? Çıktım. Çünkü yazdım.

20.12.2016

Suçlu muyum?

"Hatırlıyor musun, Dedektif?"
Gülümsedi ve dudaklarında kısa bir tebessüm oluştu.
"Evet! İlk yazılı konuşmamızdı."
Başımı salladım.
"Sana büyük şeylerden bahsetmemi istemiştin. Bugün onlardan bahsedeceğim."
Gözlerini devirdi.
"Vakti geçmişti."
"En güzel vakit, geçmiş vakittir." diye onu ikaz ettim.
Kaşlarını kaldırdı.
"Belki de tam vaktidir. Ne dersin?"
"Belki." diye soludum.
Derhal sorularına başladı.
"Büyük nedir?"
"Büyük, bizim boyumuzu aşan her şeydir."
"Ama boyumuzu aşmayan ve gözümüze büyük gelen şeylerle de karşılaştığımız oldu. Buna ne diyeceksin Suçlu?"
Gülümsedim. Ben ona Dedektif diye hitap ederken bana hiçbir ad takmamasını garipsemiştim ama Suçlu gibi bir adlandırma da beklemiyordum. Kısa bir nefes aldım.
"Bazen bizden daha aşağıda olan şeyler de birlik olup bütünleşebilir ve boyumuzu aşacak duruma gelebilir."
"Küçücük bir sinek de tek başına büyük görünüp boyumuzu aşamaz mı? Hem de uçuyor, daha kolay aşabilir mi?"
"Aşabilir."
"O halde tanımlaman yığılabilir."
Canı sıkılmaya başladı. Beni alaya almadan kaç dakika konuşabilirdi ki zaten! Ciddiyetimi bozmadım.
"Sanmam. Bir tanımdan birçok farklı anlam çıkarılabilir. Fakat bir tanım pes edip öylece yığılıp kalamaz. Mutlaka ayakta kalacak gücü bulur."
"Bana büyük şeylerden bahset."
"Savaşlardan, insanlardan, dünyadan, evrenden, ağaçlardan, çiçeklerden... Hangisini istersin?"
"Bu saydıklarının hepsini."
"Savaşlar, bir saçmalığın en ciddi ve en büyük hali. İnsanlar, amaçsız yaşayamayan ve savaşsız amaçlar üretemeyen küçük fakat bir o kadar da büyük kötülüğün patlamış hali. Evren kendi başına değil birçok ufak şeyin birlik olmasıyla devleşmiş sonsuzluk silsilesinin çekici bir parçası fakat genelleştirilmiş hali. Ağaçlar, dünyaya ve belki de evrene kök salmış en güzel canlı. Çiçekler koparılmaya mahkum, çünkü insanların basitçe koparabildiği zayıf sanılanın aksine güçlü. Bunların hepsi savaşlara dahil. Hepsinin içinde iyiliğin ve kötülüğün harmanlaması mevcut. Hepsinden iyi ya da kötü şeyler çıkartabilirsin. Fakat bilirsin ki en dikkat çekicisi savaştır. Barışı kimse önemsemez. İçten içe saçmalık doluyuz."
"Ciddi bir saçmalık. Bunları daha önce tanımlamış mıydın?"
Başımı iki yana salladım. Gözlerini kocaman açtı.
"Dünyayı unuttun!"
Hemen gözlerimi yukarıdaki satırlara iliştirdim. Sahiden unutmuştum!
"Dünyayı nasıl unutabildim? İçinde yaşadığım akvaryum. Yaşamak... Amma büyük konuştum. Fakat ne zaman yaşadım?"
"Her zaman ya da hiçbir zaman." diye konuştu.
"Tam ortası, Dedektif. Tam ortası."
"Yaşarken yaşamamaktan mı yoksa yaşamazken yaşamaktan mı bahsediyorsun Suçlu?"
Uzun bir sessizlik.
"Burada duralım."
Dudak büktü. Yine de kabullendi. Arkasını dönüp karanlığa karıştı. Zaten hep karanlıktaydı. Sadece benim gözlerimin alıştığı bir karanlık. Onu karanlığına daha da fazla itmek istemiyordum ama bazen itmek zorunda kalıyordum. Zira Dedektif karanlıktan besleniyordu ve ben de bazen susmak istiyordum. Beni anlamazlıktan geldiği zamanlarda bile anladığını biliyordum. Ama yine de karanlıkta bir şeylere çarpa çarpa bana sitem ettiğini belli etmeden de ortadan kaybolmuyordu. Şimdi de her zaman yaptığını yaptı ve içimde bir o yana bir bu yana çarpıp ortadan kayboldu. Bir süreliğine.

İçimdeki Dedektif

SIR: Gelecekten geliyorum.

18.12.2016

Uçaklar gibi düş beynim!

Sevgili beynim,

Deli misin? Benimle derdin ne? Deli isen niçin? Fakat hiç uyumaz mısın? Yakamdan düşmez misin? Düş! Uçaklar gibi düş beynim! Çünkü deliliğin başımı ağrıtıyor, uykularımı kaçırıyor, gözlerimi canlandırıyor! Düş! En azından arada sırada sus.

Sabaha kadar film izledim. Sonra uyuyayım dedim. Uyuyamadım. Evet, net açıklaması bu.

Saat 05:50

Ama yok! Susmuyor. O kadar çok konuşuyor ki! Hiç susmuyor. Uykunun kollarına teslim olmaya hazırım. O hala konuşuyor.

Saat 06.30

Lütfen sus artık. Şu ana odaklan. Çok uykum var. Sen de yorgunsun. Hadi uyuyalım.

Saat 07.20

Derdin ne? Bir yere gitmeyeceğiz, tamam! Dışarıda kar yağıyor, yatak da sıcacık, kalorifer peteğiyle de aramız iyi ama sen!!! 

Saat 07.40

Aklından film yazmayı bırak. Daha sonra. Tamam! Uyanınca yazacağım bütün sahneleri!

Saat 11:00

Annem odama girdi. Gözlerimi araladım. O ana kadar uyuduğumu sanıyordum. Ama uyumamışım.

"Hiç susmuyor." dedim başıma dokunarak.

Güldü. Bir battaniye getirip üzerime örttü. İyice sardı beni o battaniye. Bir anda hiç fark etmeden uyudum. Beynim de gücünü yarıya indirdi ve kalan enerjisiyle rüyalarımda benimle uğraşmaya devam etti.

Saat 16.00

Uyandım. Beynim hemen sinsi bir bakış fırlattı.

"Ben hiç uyumadım ki!" diye tısladı.
"Aferin." dedim, "İyi b*k yedin!" 

Bir de yaptığı çok iyi bir şeymiş gibi söylüyor yahu! 

"Al sana migren! Ta taaa!!!" diye şimşekler çakıyor.
"Tamam." dedim. "Pes!" 

Aylardır almamak için direndiğim migren hapımı içmek için bir tost yedim. Sonra o ilacı aldım. Bu kez de beynim alkol almış gibi gevşedi.

"İşte böyle! Biraz rahat bırak!"
"Uyumak istiyorum." diye mırıldandı.
"Bu kez de ben istemiyorum, ne olacak?" dedim.
"Bilerek yapmıyordum, lütfen uyu!"
"Yapmam gereken işler var, sevgili beynim. Hadi bakalım, çalışma vakti! Bir daha işe uyumadan gelmezsin!"

Kaşlarını çattı. Hey! Beynimin kaşları var. Sinsi bir bakış fırlattı. Anladım. Geceye kadar enerjisini toplayıp bana saldıracak. Her zamanki taktik işte. Birbirimize uyum sağlayamıyoruz. İsteklerimiz aynı fakat zamanlamada sıkıntı büyük.

Şimdi ben buraya neden çıktım? 
Çıktım.
Çünkü beyniyle bile konuşan bir insanım. 
Çünkü sen de arada sırada beyninle bu mücadeleyi veriyorsun. 
Değil mi? 
Bazen hiç susmuyor.
Sır: Gitmem gerekiyordu. Çok da gerekmiyormuş, demek.

15.12.2016

Bugün 5 yaşındayım.

Uyandım. Gözlerimdeki minik çapakları sildim. Yine rüyamda ağladım herhalde. Saçlarım kısacık, bukle bukle sarılar, birkaç yıl içinde kahve rengine dönüşmeyi bekleyen sarılar. Odaya baktım. Ablamı bulamadım. Neredeydi? Mavi kapıya yaklaştım. Boyum kapı kulpuna yetişecek kadar. Kulpu çevirip açtım. Kapının eşiği çukur. Ama benden yüksekte.

Ayağımda kırmızı yeşil terliğim. Eşiğe çıktım. Kapıyı arkamdan kapattım. Karşımda park. İki adım attım. Sonra sağa döndüm. Caddeye çıkan uzun ve yüksek yol. Yol bile benden büyük, önümde sanki dağ gibi duran bir yokuş. Yolu yürüdüm. Arabalar vızır vızır. Önce sola baktım, sonra sağa, sonra tekrar sola ve ortadaki kaldırıma çıkana kadar koştum. Sağa baktım. Sola baktım. Sağa tekrar baktım ve karşıya geçtim. Biraz yürüdüm. Sağa döndüm. Yürüdüm. Yürüdüm. Sola döndüm. Okula girdim. Ablamın öğretmenini buldum.

"Ablam nerede?" dedim.
"Burada değil, sen niye geldin?" diye sordu.

Omuz silktim. Sorduğu sorunun cevabını çoktan vermiştim. Müdürün odasına yürüdüm. Kapıyı tıklatıp açtım.

"Ablam nerede?" dedim.
"Bilmiyorum." dedi.
"Sen buraya nasıl geldin?" deyip yerinden kalktı.
"Hım. Yok mu! Tamam." diye mırıldanıp odadan çıkarken bir de, "Ben onu bulurum." demeyi ihmal etmedim.

Okuldan çıktım. Sağa döndüm. Sola döndüm. Tekrar sağa döndüm. Karşıdan karşıya geçmeyi ustalıkla yeniden başardım ve o aptal yokuşu inip neredeyse eve ulaşmıştım. Ki annemi gördüm evin önünde. Ama eve kadar bana göre daha çok yolum vardı. Yol çok büyük ben çok ufak. Annem bana doğru hızla yürümeye başladı. Heyecandan bir anda önümdeki koca çamur çukurunu göremedim ve oraya saplanıp kaldım. Sol ayağım tamamen çamur oldu. Dudağımı büktüm. Ağladım ağlayacağım. Burnumu çektim. Ayağımı çektim. Çıkmadı. Annem yanıma geldi.

"Neredesin sen?" diye kızdı.
"Okula gittim, ablamı aramaya." diye yanıtladım.
"Ne? (!!!) Okulda ne işin var? Karşıya nasıl geçtin sen? (!!!)" 
Derken beni kucaklayıp saplandığım çukurdan aldı. Arkasını dönüp yürürken ben boynumu büküp çamura baktım. Bir anda ağlamaya başladım.

Elimi uzaklaşmakta olduğumuz çamura doğru uzattım. Çok uzaktaydı artık.

"Ne oldu?" diye sordu annem.
"Terliğim çamurda kaldı!" diye çığırmaya başladım.
"Ah!" diye telaşlandı, hemen çamura doğru döndük.
Ama ben hala, "Terliğim!" diye 'm'leri uzata uzata ağlıyorum.
Annem eğilip kırmızı yeşil terliğimi aldı ve bana verdi. O kadar mutlu oldum ki bir anda. Bütün o salya sümük ağlayış gitti yerine düşünceli bir ifade geldi.

"Ablam nerede?"
"Evde. Evde!"

Terliğime sarıldım. İçimden bir ses:
"Boşuna o kadar yolu gitmişiz. Canım terliğim!"

Birkaç sene evvel o evin oralara gittim. Yokuş falan değildi. Bildiğin dümdüz yolu ben yokuş olarak görüyormuşum. Anneme sordum, burası yokuş değil miydi, diye. Eğilip büküldü mü şimdi? Yok, dedi, her zaman böyleydi bu yol. O an anladım. Ben çocukken yolu bile gözümde büyütmüşüm. Ama o yolu bu kadar büyük görmesem muhtemelen tek başıma yürümezdim bile. Kendimi biliyorum çünkü. Zor olan ne varsa ona yöneliyorum. Zor olmayanları ise kafamda bitiriyorum. Mesela neden o gün tam karşımdaki parka gidip bakmak yerine ablam evde yoksa kesin okuldadır mantığıyla onca yolu yürüdüm? Çünkü çocukken de tuhaftım. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Şimdi de aynıyım, sadece boyum kapı kulpunu geçmeyi başardı, o kadar.
Sır: Kırmızı yeşil terliğimi çok özlüyorum.

14.12.2016

Hayatımın Sırlar Odası


HSO: Evren kadar büyük.

Çok iddialı olmayacaksa bir şey söylemek istiyorum. Bak yine çekindim. Yine de söyleyeceğim. Hayatımı hep diğer insanlardan farklı olduğumu hissederek geçirdim. Çocukken rüyalarımı kimseciklere anlatmazdım. Çünkü her gün gördüğüm kabuslar benim için sıradandı. Zaten herkes bu tür şeyler görür, diye düşünüyordum. Bu konuda yanlış bir fikre kapıldığımı büyüyüp kabuslarımı insanlara anlattığımda fark ettim.

Çocukluktan itibaren, hatta belki de bebeklikten, ana rahminden itibaren (Her şeyi fetüslüğüme kadar indirgemesem olmaz.) her gün rüya, aslında kabus görmediğim bir günüm dahi olmadı. Bazı zamanlarda çok ileri düzeyde uyku problemi yaşadım ve bir dönem "depresyon" denen o iğrenç şeyi keşfettim. Açıkçası şimdiye kadar keşfettiğim en iğrenç şeydi. Oysaki biri bana depresyondan bahsetse kale bile almazdım.

Uyumak istemiyordum. Çünkü gerçek olduğunu bildiğim kabuslar görüyordum. Ruhumun bir şeyler tarafından çekildiğini hissediyordum. Uyku sırasında gözlerimi araladığımda tuhaf yaratıklar, çeşitli halüsinasyonlar görüyordum. Görüyorum! Çocukken dolabın üstündeki cismi bir fareye benzetmek herhangi bir insanın bir cismi bir şeye benzetmesi gibi bir şey değildi, benim için. Korkutucu ve sıra dışıydı.

Uyurgezer olup evden çıkıp sonra da geri dönüp kapıyı çalıp sakin sakin içeri gidip yatağıma yattığım için kilitlenmeye başlamıştı kapılar. Fakat bu kez de kapının kilitli olduğunu bildiğim için tekrarını yapmadığım gerçeği. Sonra yalnız yaşamaya başladığım evde soğuk bir kış gecesi uykudayken yorganımı gayet özenle katlayıp kanepeye bıraktığımı ve üzerime incecik bir battaniye aldığımı fark ettim, sabah donarak uyandığımda. Onu da bir kez yaptım zaten. Bir şeyleri fark ettiğimde içimdeki diğer ben, beni şaşırtmayacağı için duruyordu belli ki! (İçimdeki Dedektif'e selamlar!)

***

Rüyalarımda rüyada olduğumu biliyorum, az sonra uyanmak istersem anında kendimi uyandırıyorum, uçmak istersem uçuyorum. Ama bir gün izlediğim yabancı bir dizide insanların rüyalarında okuyamadıklarını öğrendim, bunu araştırdım ve bilinçaltım buna takmış olacak ki artık rüyalarımda okumaya çalıştığımı fark ettim. Bir süre sonra çabalamadan okuyabiliyordum. Sonra ise rüya ile gerçeğin ayrımını yapamama korkusu yerleşti içime. Korktuğum başıma da geldi(klasik). Yüksek bir yerden atlamak üzereyken: "Rüya bu, atla gitsin." dedim kendime. Tam atlayacaktım! İçimden bir ses: "Ya değilse?" dedi. Sonra: "Rüya işte!" deyip atlama hamlesinde bulundum. Bir an durdum: "Sanırım değil!" deyip geri çekildim. Daha önce hiç olmayan bir şeydi. (Rüyaydı.)

İtiraf etmeliyim ki her uyandığımda şiddetli bir trafik kazasından çıkmış gibi bir halim olsa da bazen o kabuslar bile hoşuma gidiyor, beni farklı bir bilim kurgu evrenine götürüyor çünkü. İstediğim bir hayatı vaat ediyor.  Bitmesini istemediğim rüyalarımı saatlerce devam ettirebiliyor, hatta istersem rüyalarımı değiştirip kurgulayabiliyorum. Bir gün insanların bunları yapabilmesinin normal olmadığını ve herkesin bunları yapamadığını öğrendim. İnsanların gözlerini kapatıp hiç bulunmadığı yerlerde var olarak, bir nevi hayal kurarak var olabilirliği olağanüstü bir durumken bu benim sıradanlığımdı. Hem artık gözlerim açıkken de olduğum yerden sıyrılabiliyordum. Bazen bunu kontrol edemiyordum. Daha doğrusu farkında olmuyordum. İnsanlarla konuşurken birkaç dakika sonra olduğum yere döndüğümde kafa karıştırıcı oluyordu ama fark edilmiyordum bile. Toparlamaya çalışıyordum kaybettiğim ya da kazandığım o birkaç dakikayı. 

***

Artık gözlerim açıkken de yapabiliyorum. İstersem aya gidiyorum, istersem Hollanda'da bir çiftliğin tarlaları arasında dolaşıyorum. Bazen çok gerçek oluyor ve insanlarla yüz yüze geliyorum. Daha önce görmediğimi sandığım insanlarla. Bu yorucu ve yıpratıcı oluyor. Çoğu zaman 9'dan fazla katmanlı rüyalar görüyor ve uyandığımda çıldırıyorum, çünkü uyanamıyorum. Ağlamak ve çığlık atmak istiyorum. Gözlerimi her açtığımda aynı şey ve sahiden açtığımda da aynı şey oluyor! O anlarda çok uykum olmasına rağmen geri yatmaya korkuyorum. Çünkü katmanlar artarak devam ediyor. Sanki ruhum parçalara ayrılıyor. 

Sabah olduğunda her yerim ağrıyor ve hiç uyumamış kadar yorgun oluyorum. İnsanlara bunları anlattığımda çocukken anlatmama kararımın ne kadar doğru olduğunu anladım. Fakat artık anlatmak istiyordum, tutamıyordum. İnsanlar anormal varsaydıkları insanlara ucubeymiş gibi bakarlardı. Öyle de oldu. Oysaki ucube güzel bir kelime. İçine katılan çirkin anlamlara inat! Bunların hayal ürünü olduğunu düşünmekte ısrarcıydılar. Her şey bir kenara sahiden üzüldüğüm tek şey, anlamıyor olmaları değil, inanmıyor olmaları. Sürekli bir şeyleri kafama taktığımı ve bilinçaltıma işlediğimi ve bu yüzden kabuslar gördüğümü söyleyip durdular. Tamam, sizin dediğiniz gibi olsun, ama bu onların olmadığı anlamına gelmez, diye bağırmak istiyordum. Bağırdım. Susarak. Gülerek. Ucube bakışların karşısında kollarımı birbirine sararak. Durdum.

***

Çığlıklar atarak uyanabilirim, her sabah göz kapaklarımı açtığımda halüsinasyonlar görebilirim, rüyalarımda okuyabilirim, insanlar tarafından ucube olarak görülebilir ve bunun acınası bir şey olmadığını bildirerek farklılığımı kabullenebilir ve hatta sevebilirim. Çok rahatsız edici fakat bir o kadar farklı bir yaşam vaat eden bir durum. Rüyalar beynimize tutuşturulan en güzel gerçeklik, en sağlam sığınak, en olağanüstü yerleşke! Ama hayatımı tamamıyla kaplayan bir soru vardı.

Nedendi?

***

Ben küçük bir insanken var olan bütün insanların sadece ben onlara baktığımda var olduklarını, ben baktığımda hareket ettiklerini, ben dinlediğimde konuştuklarını ve onlara bakmadığım anlarda durduklarını, varlıklarının olmadığını düşünürdüm. Dışarıdan bir ön yargı patlat hadi insanoğlu! De ki: "Dünya senin etrafında dönmüyor!" Sahi! Dönmüyor değil mi? Fakat ben yalnızca dünyayı algılamaya çalışıyordum. Sadece bunu biraz farklı yapıyordum, o kadar.

Belki bu gerçeklikte bir şey ifade etmiyor, peki ya diğer gerçeklikte?
Sır: Saate bak! Beynim sus da uyuyalım.

13.12.2016

Uçaklar da düşer.



Kuşları kıskanıyorum.

Onları izlediğimi her fark ettiklerinde kondukları yerden kendilerini intihar eder gibi aşağıya bir bırakışları var, görmen lazım! Sonra suratlarında komik bir ifadeyle tam yere düşecekken kanat çırpıp süzülerek uçmaya başlıyorlar. Alenen dalga geçiyorlar benle. Sanki hissediyorlar kıskandığımı. Ve bilerek: "Kandırdım!" diye güle güle kanat çırpıyorlar! Ben kahkahalarını duyuyorum. Vallahi duyuyorum! Ne vardı yani insanların da kanatları olsaydı?

Ne kadar çok ses doldu bir anda kulaklarıma! Kuşların şarkısı, kalbimin atış sesleri, birkaç sokak ötedeki insanların bağırışları, otomobillerin kulağı tırmalayan gürültüleri, rüzgarın sesi ve havaya yayılan radyasyon! Radyasyon bile doldu kulaklarıma! Bana, düşmekte olduğunu düşündüren uçağın sesi, belki de helikopter. Emin değilim ama sesi bu kadar yakınıma, böylesine şiddetle geldiğine göre hakikaten düşmek üzereydi. Ne zaman uçak sesi duysam kulak kesilirim hemen. Fakat uçağın düştüğü falan yoktu. Duyduğum tüm şiddetli uçak seslerini maceraperest kulağımla duyuyordum. Uçakların düşmesini istemiyordum ama düşen bir tanesini görmeyi istiyordum işte. Çünkü uçaklar da düşer. Biliyorsun.

Her şey o kadar sıradandı ki! Bir şeyler olsun istiyordum. O izlediğim bilim kurgu filmlerine, okuduğum bilim kurgu kitaplarına kendimi çok kaptırmıştım, evet! Gözlerimin gördüğü dünyadan çok daha fazlasını algılıyordu beynim. Öyleyse daha fazlasını isteyebilirim diye düşündüm. İstemekle kaldım. Havada süzülen milyonlarca tozu görebiliyordum. Sokağın başındayken bizim evde pişen yemeği tahmin edebiliyordum. Kulağım da iyiydi, fısır fısır konuşulanları bile duyabiliyordum. Tıpkı bilim kurgu evrenindeki olağanüstü insanlar gibiydim. Sıradan olağanüstü! Ama onları yazanlar, çekenler de insan değil miydi? Hem uçaklar düşebilir, pek tabii öyle Marvel kahramanları da olabilir. Tamam, Iron Man yok, diyebilirsin. Ama sana yok; bana var! Film evreninde belki, ama var. Şimdi bana rüyalarının hiç bilim kurgu evrenine dönüşmediğini söyleme. İnanmam! İnanırsam da vay haline. O zaman rüya görme yetinin ne manası kalırdı? İstediğin her şeyi yapabildiğin bir yer işte! Dünyada yapamadıklarını yapabileceğin bir evren! Değerini bilmek lazım. Bil işte, bilmek güzel. Fakat bazı rüyalar seni delirtebilir. Dikkatli ol.

***

Matematikten nefret ediyordum. Sırf ilgimi çekmediği için anlamıyordum kendisini. Bunu da dün fark ettim. Yıllardır matematiği neden sevmediğimi ve neden bir türlü anlamadığımı. Cevap basitti oysaki: ilgimi çekmiyordu. Anlamadığım bir şeyi de sevemiyordum. Ama esasında neden nefret ediyordum? Çünkü beynime zorla dayadılar bu şahsiyeti, bir silah gibi. Ve durmadan kafama kafama kurşun sıkıyordu. Bu şekilde sevmememin yanında bir de nefretime sahip oldu. Ama matematiğin sözelle birleştiği o mantık kısmı hoşuma gidiyordu doğrusu. Mantığı seviyordum çünkü. Mantığın birleştiği her şey ilgimi çekiyordu. Matematik de mantığa dahil, diyeceksin. Ama hangi mantığa?

Bu hayattaki hangi günümden gerçekten zevk aldım? Doğrusu hiçbir günden gerçek bir zevk almadım. Somut olan hiçbir şey ilgimi çekmedi, soyut olan ne varsa ona çekildim. Belki de bu yüzden.  Ne derseniz deyin ve ne yaparsanız yapın ama yıllarca bir odada oturup kalsanız bile içten de dıştan da değişime engel olamazsınız. Düşünce gücümüz olduğu için ve onu durduramadığımız için istesek de istemesek de değişiriz. Bu yüzden bana yarının bugünle aynı olduğunu söyleme. Asla aynı değil. Her gün daha fazla tükeniyoruz. Bazen kendimi bir tükenmez kalem gibi hissediyorum. Tükeniyorum, tükeniyorum ama bir türlü yazmayı bırakamıyorum, adıma da tükenmez diyorlar. Oysaki ben gayet tabii tükeniyorum işte. Esasında neden tükenmiyorum? Çünkü tükenmez kalemlerin mürekkebi biter ama kalem hala kalemdir, içine biraz daha mürekkep koyarsan yazmaya devam edecektir. Ve o mürekkep bir şekilde eklenir ciğerlerime.

Kalben'in, "Zırhı paslanmış bir kahraman gibiyim." sözlerindeki özne gibiyim şu sıralar. Zırhım o kadar paslanmış ki, ne kendime ne de kahramanı olduğum insanlara bir faydam olmuyor. Kahramanların da zırhı paslanıyor. Paslanan bir zırhı bile çıkarıp atamıyorum. Çünkü zırh benim. Paslansa da bana ait. Ve bu zırhın içindeyken kıpırdayamıyorum, elimden hiçbir şeyin gelmediğini hissediyorum. İlk defa. Sanki bu kez esasında benim elimde değilmiş ve benim yapabileceğim bir şey değilmiş gibi. Ve öyle. Sanki zamanı çoktan geçmiş ama ben hala kafa yoruyormuş gibiyim. Zamanı gelmemiş bir geçmişlik var üzerimde. Belki gerçek bir kahraman değilim, uçamıyorum da onlar gibi. Ama... E umutsuz bir insan da oldum. Şimdi hiçbir şeye benzemiyorum.

Ben uçamıyorum.
Kuşlar intihar şakası yapıyor.
Uçaklar düşüyor ama benden çok uzakta.
Dünya bilim kurguya dahil fakat çok sıradan.
Matematik benden nefret ediyor.
Yarım kalmış bir cümle gibiyim.
Tükenmez kalemler de tükenir.
Ben de olağanüstü değilim, sadece insanım.


(Yazıyla ilgisiz olarak sizi bu güzellikle baş başa bırakıyorum, efendim!)
Sır: Yıldızlarla konuşuyorum. Çocukluğumdan beri.

6.12.2016

Umut Koleksiyonum


Ben uyandığım dakikada bütün günü kafamda bitiriyorum. Akşamı görüyorum. Geceyi görüyorum. Sonraki günleri de görüyorum. Onları da bitiriyorum. Ben belki doğduğum dakikada tüm hayatımı bitirmişimdir. Bir şeylerin başlangıcı yoktur belki bende. Hep sonundayımdır hayatın. Hep sonradanımdır. Başlayamıyorum ben. Hayatımın merkezine yürüyemiyorum.  Oysaki çocukken çok hızlı koşardım. Kimse yakalayamazdı beni. Yakalanmaktan korkardım çünkü. Birinin beni kovalıyor olduğu düşüncesi beni mahvederdi. Yakalanınca ölecekmişim gibi. Hem yakalanan ebe oluyordu! Ben kimseyi yakalayamıyordum ki! Akşam olana, oyun bitene kadar ebe hep ben oluyordum o zaman. Bir şeylerin peşinden koşarken sonucunu biliyordum çünkü. Yakalayamadığımı görüyordum. Ama kaçarken öyle değildi. Kaçarken düşünmüyordum. 

Kirli sesler yine kulağımda. Hiçbir şeyi duymasam olmaz mı? Ya da şimdi açtığım müzik çalsa sadece. Ben sadece o müziği duysam. Kirli sesler yok olsa var olmadan. 'Kirli ses' diye bir şeyden haberdar olmasam. Kulağıma ulaşmadan tuzla buz olsa. Ben hiç duymasam o kirli paslı sesleri. Ama duyuyorum, işte! Kulaklarım yine acıyor. Müzik yine bastıramıyor o sesleri. Ben susuyorum. Konuşsam gürleyip yağmur olup yağacağım! Fakat kimlerin üzerine? Ben bazen yağmur olmak istemiyorum. Ama sonra okyanuslara yağıyorum. Kimsenin bilmediği kendi okyanusuma çekiliyorum. 

***

Doğduğum gün küvözde bütün gün yırtınarak ağlamışım, kimse susturamamış beni. Diğer bebekler mışıl mışıl uyurken benim neden ağlayıp ortalığı yakıp yıktığımı anlayamamışlar. O gün görmüşümdür belki de. Ufacık bir parçasından bütün dünyayı görebilmişimdir. Bu gezegende olup bitenleri daha ilk dakikadan kaldıramamışım galiba. Elbette şairane saçmalıklar silsilesi. Fakat esasında hiç saçma değil. Ama ben öyle söylersem saçma olur. Değil mi? Öyle. 

Sonradan bana ne oldu bilmiyorum. Ama bir şeyler oldu. Hızlı koşmayı bırak, hatta koşmayı bırak, yürümekte bile zorlanmaya başladım.  Nefesim kesildi. Bazen çok zorladım kendimi. Kalbim zonklayana kadar zorladım. Yüzüm kıpkırmızı kesilene kadar! Ciğerlerim sırtımı acıtana kadar zorladım! Niye zorladım? Çünkü tuhaf geliyordu. Ben hızlı koşuyordum ya! Ne ara yürümekten bile bu kadar nefret eder oldum? Ne ara nefesim bu kadar azaldı? Ciğerlerim ne zaman ciğer olmaktan istifa etti?

Bir şeylerden kaçamıyorum belki artık. Kaçmaktan mı yoruldum? Ben bu aralar pes ettim galiba. Ne bileyim. Ne zaman pes ettim bilmiyorum. Ama bir zaman pes ettim. Umutsuz bir gündü. Dramatik bir gün. Ben uzunca bir süre çok fazla umut biriktirdim. Sonra birileri gökyüzünde, bulutların arasında karşıma çıktı. "Olmaz." dediler. "Bu kadar umut fazla. Hem de gereksiz." Her şeyi anlattım. Aslında ne kadar yanlış düşündüklerini ve umudun çok güzel, çok da gerekli bir şey olduğunu söyledim onlara. Hiç dinlemediler biliyor musun? Dinliyormuş gibi yaptılar. Anladıklarını zannettim. Kendi aralarında konuştular. Umutla ve öldürücü bir telaşla bekledim. Sonra hiç beklemediğim bir saatte beni o bulutların arasından çok sert bir tokatla yeryüzüne çaktılar. Onlar yüzüme vurdu. Ama benim bütün derim acıdı. Sadece yüzüm değil, her yerimde o tokatın izi kaldı. Çok yüksekten düştüm.

O güne kadar biriktirdiğim bütün umutları kaybettim. Hepsi etrafa saçıldı. O kadar dağılmıştım ki, bir tanesini bile alıp cebime koyamadım. O kadar yorulmuştum ki, bir tanesine bile elimi sürmeye yeltenmedim. Bir tanesini bile istemedim. Ben umut koleksiyonumdan vazgeçtim. Çok, çok, çok uzun bir süre çabaladığın, emek verdiğin bir şeyin kaybolup gittiğini izledikten sonra bir daha nasıl başlayabilir insan? Şimdi bu insanın neresinde heves yetişir? Ben umut yetiştiremiyorum bu dünyaya. Ben insanoğluna umut yetiştiremiyorum.

Bir sorun mu var, diyorsun bana. Sorun sensin. Sorun ses tellerine sahip olman ve sürekli konuşman, sürekli, sürekli, sürekli! Sorun es vermemen hayata. Pissin çünkü. Pis bir varlıksın. Hayatın o muazzam tadının içindeki zehirsin. Görüntünden pislik akıyor. Sesin çamur. Fakat çamur çok temiz kalır. Çamur değil, başka bir pislik bu. Başka bir pislik. Yeni bir şey değil fakat isimsiz kalmış yüzyıllardır. Bir insanda oluşup yayılırken şekil değiştirip çoğalan bir virüs. 

Böyle insanlarla karşılaşıyorum. Hani yüzüne bakınca iyi olmayan bir şeylerin varlığını görebildiğin! Sen de biliyorsun. Sen de gördün. Canlı canlı karşında görmediysen bile akşam 19:00 haberlerinde mutlaka denk geldin. Bir müddet düşündün, tiksindin, miden kaldırmadı. Ama yine de düşündün. Belki de bunların hepsi birikti ve benim umut koleksiyonumu yerle bir etti. Belki de bu kadar umut hakikaten böyle insanların dünyasında fazlasıyla gereksizdi. Çok üstü kapalı anlatıyorum, değil mi? Fakat ben de böyle anlatabiliyorum. Bir şeylerle bağdaştırmam gerekiyor, cümlelerimin üzerine battaniyeler örtmekten alamıyorum kendimi. Ki sıcacık olsunlar. Fakat bazen bir türlü ısınamıyorsun, değil mi? Ayaklarına çorap giymek için de yataktan kalkmaya üşeniyorsun. Fakat donuyorsun. Kalksana! Omuz silkiyorsun. Tıpkı benim gibi. Çünkü umut koleksiyonları dağılmaya mahkum.

Sevgili umut koleksiyonum, seni yerlerden toplamaktan bıktım usandım. Kusura bakma. Ben senden geçtim.
Sır: Ben, umudunu kaybettiğini söylediğinde bile umudunu asla kaybetmeyen o insanım.

1.12.2016

Tökezledim mi?


Kulağımda bir ses:
"Kalk!"
Başımı iki yana salladım.
Tekrar etti:
"Kalk!!!"
Elimi siyah asfalta sertçe vurdum ve bağırdım.
"Bir yerde tökezledim işte! Yere çakıldım! Kabul et!"
"Tökezleyemezsin." diye tısladı.
"Neden?"
"Üstesinden gelebilirsin."
"Her zaman gelemem. Tökezlediğimi kabul et."
"Kabul etmek canımı yakıyor."
"Neden?"
"Güçlü olduğunu düşünüyorum." 
"Ama tökezledim."
"Hala bunu düzeltebilirsin."
Kaşlarımı çattım.
"İyi ama düzeltmek istemiyorum ki!"
"Nasıl?" 
"Basbayağı!" 
Anlamayarak mırıldandı.
"Ama düzeltebilirsin."
Kızgın bir gülüşle başımı iki yana salladım. 
"Ama düzeltmek istemiyorum. Neden anlamak istemiyorsun?"
"Yapabilirsin."
Bağırdım.
"Zırvalamayı kes!"
Sakin ses tonunu hiç bozmadı.
"Sinirlendin."
"Çünkü bazen bir ahmak gibi davranıyorsun. Tökezlediğinde hemen kalkmak yerine öncelikle soluklanmak gerekir."
"Senin buna ihtiyacın yok." diye diretti.
"Sen beni robot falan mı zannediyorsun?"
"Hayır. Ama bu zamana kadar insan olduğunu unutan ve tökezlediğinde kabul etmeyip imkansızlara karşı son dakika golü atan, atamadığı zamanlarda bile bunu kabul etmeyip hala çabalayan sensin. Şimdi ise benden tökezlediğini kabul etmemi istiyorsun. Vazgeçmeyi öğrettiğini hatırlamiyorum."
Kollarımı birbirine bağladım ve hatamı kabul eden bir ses tonuna büründüm.
"O halde öğretmenin vakti geldi. Tökezledim. Kalkmak istemiyorum ama sen her an yakama yapışıp, 'Kalk, kalk kalk, kalk!!!' diye bağırıyorsun ve ben bundan bıktım. Anlıyor musun? Bıktım! Dinlenmeye ihtiyacım var. Fakat sessiz bir dinlenme istiyorum. Bunun için de senin tökezlediğimi kabul etmene ihtiyacım var."
Söylediklerimin hiçbirine aldırış etmedi ve alay etmeye başladı.
"Kulaklarını tıkasan?"
Gözlerimi devirdim.
"Ağzını bantlasam?"
"Yapamazsın."
"Yapamam. Ama sen kabullenebilirsin."
"Pekala. Kabul. Tökezledin. Hem de çok fena tökezledin. Yıllarca yaptığın planlar, programlar, hepsinin önünde düştün ve onların hiçbiri önemli değil. Ama çok uzun oturma. Dizlerini sar. Bak, kalk demiyorum! İstediğin kadar otur. Sadece acıyı sevmiyorum." 
"Yapamadığım işler, uymadığım programlar sana acı mı veriyor?"
"Aklımın bir kösesinde duruyor. Beynimi kemiriyor. Yapamadıklarının yanında kırmızı renkte 'BAŞARISIZ' diye bir damga yanmaya başlıyor. Yaptıklarının yanında ise rahatlatıcı yeşilin parlak bir tonuyla 'BAŞARILI' yazıyor! Olumlu ve olumsuzun etkisi altında kıvranıyorum."
"Sana bir türlü rahat vermedim değil mi? Benim umursadıklarım senin umursamadıkların olamıyor."
"Aklın acıyı hissedebilecegini tahmin etmemiştik. Ama aklımız acıyor."
"Belki de bilinci kapatmanın bir yolunu bulmalıyız. Bütün rahatsızlığımızın sebebi bilinç. Değil mi?"
"Değil. Bilincimizi dolduran yine biziz."
"Haklısın."
Bir sessizlik.
"Kalkacak mısın?"
Omuz silktim.
"Hayır."

İçimdeki Dedektif

22.11.2016

Mide, Maraton, Cızırtı ve Diş


Sınav haftasıydı ve midem tarafından ihanete uğramıştım.

Görüntüde sabah erken kalkmak zorunda olduğu için sızlanan bir kız çocuğu gibi görünüyorum. Hatta bebek. Ama görünenin altında anlamsız bulduğu şeyler için mücadele etmek zorunda hisseden, Dünya adlı şu güzide gezegende boğulan insanlardan bir tanesiyim.

İnsanlar geçen hafta nasıl olduğumu sorduklarında: "Bünyem kaldırmıyor." dedim. "Bu sınavları kaldıramıyorum." İlk iki gün boyunca ağzıma bir lokma yiyecek koyamadım ben. Anlamsız bir stresin içinde kıvrandım. Yaşadığım şehre çok yakın bir şehirdeki okula gidiyorum, ara sıra. Ben evim olmayan bir evde, başka bir şehirde ve hatta herhangi bir sokakta bile kendimi terk edilmiş gibi hissediyorum. Etrafımdaki hiçbir şey bana tanıdık gelmiyor, bir şey ifade etmiyor. Sanki tanıdığım herkes beni terk etmiş, tek hissettiğim şey bu.

Otobüste gözlerimi kapatıyorum; evdeyim. Yarınlık derdim yok, yarınlık anlamsız ve zorunlu hissiyatlı programlarım yok, yarınlık bir ben varım sıcacık. Sonra gözlerimi aralıyorum güneş yüzüme çarpıyor ama ben donuyorum. Gözlerimi kapatsam ısınacağım. Ama inmem lazım, son duraktayım. Bazı günler ertesi gün sınav çok erken saatte olduğu için orada kalırım. İki gün! İki günün ardından İstanbul sınırlarına girdiğim anda midemde bir rahatlama... Artık yanma falan yok, huzursuzluk da gitti. 

Saat 16:00 

Çantamda belki midem benle barışır diye sabah fakültenin kantininden aldığım sandviç var, yemek için çıldırıyorum. İsteye isteye açtım, yedim bitirdim o sandviçi. Hayatımdaki en anlamsız günlerden birinin sandviçiydi. Ama güzeldi. Açken her şey güzel. Midem İstanbul'u seviyor, anlaşıldı. Zaten ben ne hissetsem midemde hissediyorum. Benim midemde de kalp var. Eminim. 

Ertesi sabah ben yine sınav için okul yollarına düştüm tabi. Cumartesi'den bir sonraki Cumartesi'ye kadar süren o lanet sınav haftasının içinde saçma sapan streslerim içimde pişti. Pişti ve beni zehirledi. Gün yine zehir oldu, midem yine mide olmaktan vazgeçti; kalbe dönüştü, saçma streslerimi aldı düğüm düğüm etti kendini. Yahu, dedim. Sana da ızdırap bana da, nedir senin bu acıya olan ilgin? Ha bir de çok enteresansın, dedim. Bulgur pilavını çok severim ama sen sevmezsin, hemen bir asileşmeler, geceyi bana zehir etmeler falan. Çiğköfteyi tek oturuşta bayağı bayağı yerim ama acısını çıkartırsın yine. Aç karınla içtiğim bir bardak çayı bile kendine içiremezsin. Benim kadar inatçısın, ama atsan atılmaz satsan satılmazsın. Değiştireyim, yenisini alayım, desem tıp daha o imkanları sunmadı galiba. Ama olsun, bir zamanlar bir lokmacık ekmeği bile çok görürdün bana, ve bu aylarca sürmüştü. Saçmasın mide. Ama konumuz sensin. En azından bir yere kadar.

***

Geçenlerde eve geldim, uykusuzluk gribi olmuşum. Evet, uykusuzluk gribi. Bir türlü kendini dinlenmeye adamayan, adamaya çalışsa da bilincin açık kaldığı uyku müsvettesinin ardından aşırı uykusuzluktan ötürü yakalanılan grip çeşidi! Rüzgar esti, ben hasta oldum. Zaten bedenim de o rüzgarı bekliyordu, yığılıp kalmak için. Ama ben ne yaptım? Yığılmadım. Servisten indim, o aptal minibüsü itinayla çektim, eve geldim, duş aldım, oturdum ders bile çalıştım ama anlamadım.

Saat 22:40

Bir mesaj geldi. Sabah 05:20'de servis varmış ama başka servis de olmayacakmış bütün gün! Çünkü lanet olası bir cumartesi gününde sınav mı olurmuş, efendim. Ben olsam, ben, ben benim, zaten ben de öyle düşünüyorum. Lanet olası bir hafta sonunda sınav mı olurmuş, efendim! Ama ben şaşırmıyorum, hem maraton koşularının yapıldığı pazar gününde bile sınav koymuşlardı yahu neden şaşırayım! Boğazı kapatıyorlar, koşmak için. Ama ben sınavın hafta sonu olduğuna mı anlam vermeye çalışayım yoksa koşu gibi muazzam bir sporun mis gibi ormanlarda, doğanın içinde yapılması gerektiğine olan inancıma karşın insan yapımı bir deniz üstü beton bir köprüde koşmanın anlamsızlığına anlam vermeye mi çalışayım, bilemedim. İkisini de yapmadım, kabullendim. Elimden bir şey gelmezdi. En fazla sınava gitmez sonra da mezun olamazdım falan.

Ben o sınavların hepsine gittim. Sonra, "Nasıl geçti?" diye sordu insanlar. "Eh işte." deyip sustum. Ben iyi değilim, sınavlarım iyi olsa neye yarar, diyemedim. Çünkü hala o kadar hastayken sabahın 5'inde yatağımdan kalkıp okula gidip sonra da 5 saat bir sınavı soğuk koridorlarda yarı baygın vaziyette beklememin hesabını kendime veremiyordum. İnsanların suratına bakıp: "Alt tarafı bir kağıt parçası, bu kadar önemsemeyin. Üzerinde yazacak olan puan sizin esas puanınız değil. Zaten olay da puan değil." demeyi öğrenmiş ama yine de gönül rahatlığıyla o yatakta uyuyamamıştım.

***

Hiçbir şey yapmak istememek değil bu. Bu, anlam vermekle ilgili. Kendime eziyet ettiğim şu lanet olası günlerde bir kez daha anlıyorum ki biz dünyaya yaşamaya değil çalışmaya geldik. Fakat yanlış şeyler çalışıyoruz. Çalışmakla derdim yok fakat doğru şeylere doğru saatlerde çalışırsak! 

Ya bu dünyaya sadece geldiysek? Yaşayıp gideceksek? Ki, öyle! Ya hiçbir şey inandıklarımız gibi değilse?Başka bir hayat var. Beynimde cızırtısını duyabiliyorum. Başka bir hayat var. Bazı zamanlar gözümün önüne hiç görmediğimi sandığım görüntüler geliyor. Bazen beynim beni o anlara götürüyor ve farkında olmadan alakasızca mırıldanıyorum. Anlamı çok büyük olan cümleler uçuşuyor dilimde. Başka bir hayat var, her zaman. Hevessiz kalmayalım. Bir ihtimal dahi düşünmemek üzerine kurgulamayalım kendimizi. Onca şeye inanırken başka bir hayatın varlığına da inanalım. Yaşamadıklarımıza inanalım, hadi.

Beynimde bir gece yarısı beni hatırlamamaya zorlayan ve geçmişteki hayattan çıkarıp atan o cızırtı. Fakat duydum sevgili beynim, o hayatın varlığını duydum. O cızırtı oralarda bir yerde, onu bulmalısın.

İstemeden kendimizi hapsettiğimiz ve zorunda hissettiğimiz bir hayatı yaşıyoruz. Zorunda hissettiğimiz ve hatta zorunda olduğumuza inandığımız şeyler yapıyoruz. Sadece yaşayıp gidemiyoruz.

Hayatımın çoğunu gerçekten istemediğim şeyleri yaparak geçiriyorum. Sahiden istemediğim şeyler üzerime çullanınca kedime durmadan dişlerimi sıkarsam geçeceğini söylemeye başlıyorum. Yapmak istemiyorum, diye çığlıklar atan içimdeki o gerçek insanı duymazlıktan gelip istemediğim şeyleri yapmaya devam ediyorum, edeceğim. Ağlamak isteğine karşı koyup susup oturmak gibi. Fakat bir gün buna devam etmemek üzerine planlar yapacağım.

"Az kaldı kızım, dayan!" deyip duruyorum anlamı bulamadığım her anlamsızlığın eşiğinde. Dişlerimi neden sürekli sıkmak zorunda hissettiğimi bilmiyorum ve kendime yarattığım zorundalık hissiyatının çemberinden geçip gitmek istiyorum bir an önce. Lisedeyken, "Bitecek." dedim kendi kendime. 4 sene boyunca nefret ettim okulumun olduğu semtten. Hatta hayatım boyunca bir daha asla adım atmayacağıma dair yeminler bile ettim, öyle bir nefret. Lise bitti. Her sabah çalan o iğrenç alarm sesine koşullanmış bir denek gibi hala ne zaman o sesi duysam aynı şeyleri hissediyorum. Üniversiteye başlar başlamaz yeni bir alarm sesi buldum. Günler geçtikçe ondan da nefret etmeye başladım. Ama bu da bitmeden değiştirmiyorum. Kendime nefret edecek yeni sesler yaratmak istemiyorum çünkü.  "Geçecek." dışında sürekli tekrarladığım bir şeyin daha var olduğunu anladık böylelikle: "Sık dişini kızım!"

Aslında istediğimiz her şeyi yapabilecekken kendi önümüze engeller koyuyoruz. Bu yüzden mutsuz ve acınacak haldeyiz.



10.11.2016

Kusursuz Manyaklık

Her tarafın karanlık olduğu bir zamanda kendi kendime fısıldadım:
"Geçecek."
Sonra: "Geçene kadar nasıl ölmeyeceğim." diye düşündüm.
Tekrar fısıldadım. 
"Geçecek."

Çünkü kendime geçeceğini söyleyerek o delikte nefes almaya devam edebiliyordum. "Geçecek." diye fısıldadığım her tekrarda karanlıktan çıkma çabamdan vazgeçmekten vazgeçiyordum. Çünkü asla geçmeyeceğini hissettiğim şeyin bile asla geçmeyeceğini anladığım zamanda dahi karanlığıma süzülen ışık büyük bir adımdı. O büyük adımı atmak için milyonlarca kez inanarak, "Geçecek." demem gerekiyordu. Diyebilirdim. Geçecek çünkü.

Kendi ellerimle kollarımı sıkıyorum, kendimi tutuyorum, daha da sıkıyorum, sarsıyorum. Birkaç su damlasına karşı koyuyorum. Ağlamak, ne büyük kaçış. Korku dolu pes ediş. Bedenini oluşturan bütün tuğlalarla birlikte asfalta yığılıp turuncu tozlar haline gelmek. Bütün yakıcı maddelere kollarını açmak, ağlamak. Fakat sonunda, "Geçecek." diyebileceksen güç kaynağı. Başını iki yana sallayıp ağlamak değil bu. Bu, başını aşağı yukarı sallayıp, saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp, yanaklarını elinin tersiyle silip ağzından çıkan yedi harfli kelimeye inanmak ve fısıldamak: "Geçecek." Yedi. Dudaklarımın arasına sıkıştırdığım yedi harf birleşip halat uzattı o delikten içeri, kurtardı beni, bütün deliklerden. Yedi harf. Sımsıkı tutunduğum bir halat oldu karanlık zamanlarda. 

Her zaman güçlü olmak zorundayız. En büyük baskımız. Geçmesi için gereken bir bilet; güçlü insan olmak. Beynimden sıyırıp atmak istiyorum karanlığı. Bu yüzden soluğum her kesildiğinde, "Geçecek." diye fısıldıyorum. Yine de karanlığı bir türlü sıyırıp atamıyorum, beynimin bir köşesinde yapış yapış duruyor. Fakat bir umut. Ben her gün umut ediyorum. Ben her gün umut etmesem umutsuz bir insan olurum. Umutsuz insan olur mu? Cansız bir nesnenin bile bir yerinde umut yaşıyor. Bir kitap. Her yerinden umut akıyor. Mükemmel bir umut değil.

Hiçbir şey öyle mükemmel değil. Zaten olması da gerekmiyor. Kusursuzluk gerçek değil. Samimiyet ise gerçeklik istiyor. Mükemmellik düz bir yalan. Sağı solu yok, kıvrımları yok. Çünkü kusursuz bir yol. Dümdüz başlıyor ve dümdüz devam ediyor. Zirveye gelene kadar yürüyor ve orada duruyor. İleri gitmiyor. Geri gitmiyor. Eğer mükemmel tükürüyorsa onu da yalamaz. Ama atlamaz da. Geldiği noktada durmak için etrafını yakıp yıkar ve bir tek o sağlam çıkar. Kusursuz manyaklık.

Peki bunun yedi harfle ne alakası var? Çok alakası var. Aslında her şeyin o yedi harfle alakası var. Birinin çıkıp mükemmel insanlara, "Atlamazsan mükemmel değilsin." demesi lazım. Çünkü mükemmelin bile biraz gaza ihtiyacı var. Biraz da gerçeklere. Birinin de onun kulağına yaklaşıp, "Geçecek." diye fısıldaması lazım-Ki etrafını dağıtırken kendini de dağıttığını, inatla durduğu zirvenin aslında bir uçurum olduğunu görsün.

Ben hayatım boyunca her gün mükemmel olmaya çalıştım. Bir gün bile olmadım. Üstüme saçma sapan stresler yapıştırdım. Birini bile hafife almadım. Geçecek'lerim hep bu yüzden. Saçma sapan bir işi elime aldığımda bile deli gibi uğraştım eksiksiz, hatasız olsun diye. Ama mükemmel olduğuna emin olduğum bir şeye bile geri dönüp baktığımda ayrıntıya gizlenmiş hatayı buldum.

Bir sabah parktaki yürüyüş yolundan yürüdüm, sonra akşam dönerken insanların çimleri ayaklarıyla çiğneyerek açtığı yola daldım. Sözde yolumu kısalttım. Ben oraya bassam da basmasam da mükemmel değilim. Fakat mükemmellik de ayrıntıda gizli. Eğer varsa. Sabah basmadığım çimenlere akşam bastım. Orada öyle bir yol yoktu. Biri çimenlere bastı. Sonra diğeri bastı. Sonra öteki. Sonra... Bastılar işte. Sonra ben bastım. Ben çimenlere bastığımda çok utanırım. Etrafta kimse yoksa, çimenlerden utanırım. Birileri olsa yine sadece çimenlerden utanırım. İnsanların üstüne basmadım çünkü. Fakat nedir bu kadar beni baskılayan? Kendi yarattığım suçluluk duygusu. Her olaydan kendime suçlu ünvanını layık gördüm. Mükemmel manyaklık. Evet, elde ettiğim tek şey buydu.

Aslında aklıma taktığım bir raptiyeydi mükemmellik. Olmayacağımı biliyordum, çünkü mükemmelliğin manyaklık olduğunu düşünüyordum. Olasılıksız manyaklık. Ama kendimi umutsuz bir savaşa sokmaya bayılıyordum. Sonucunu bilip yine de mükemmelin o uçurumuna yaklaşmaya çalışıyordum. Etrafımı yakıp yıktım. Ta ki yalnız ben kalana dek.

Atladım mı? Atladım, atladım. Yükseklik korkum yok neyse ki. Gerektiğinde bir uçurumdan bile atlamak lazım. Biraz yüzdüm ben de, rahatladım. Kağıt parçaları, insan parçaları, resmiyet parçaları, yalan parçaları, stres parçaları, ego parçaları, his parçaları, hata parçaları, yargı parçaları arasında yüzdüm. Bunları say say bitmez. Sonra o uçurumdan benimle birlikte atlayan biri daha olduğunu fark ettim. Kulağıma fısıldayan biri. Sürekli kulağıma fısıldayan biri. Aslında kendi kendime fısıldayıp durduğum o yedi harf hep onun gazlamasıydı. Kim olduğunu bilirsin sen.

İ.D


28.10.2016

Konuşamadıklarımızdan mısınız?

"Yine dikmişsin gözlerini göğe. Ağlamamak için direniyorsun, belli. Sahi sen neden ağlamak dolusun bu aralar?"
Burnumu çektim. Birkaç saniye sonra gözlerimi indirdim. Ama yere değil, tam karşıma.
"Konuş." diye sızlandı.
"Bir çocuk gibisin." diye söylendim ama sesim bile düğümlenmişti. Boğazım acıyordu.
"Acır tabi, tuttuğun gözyaşlarında boğulacaksın diye korkuyorum."
"Korkma, antrenmanlıyım."
"Bugün anlatacak mısın?"
"Bugün sana anlatacağım bir şey yok. Bugün kimseye anlatacağım bir şey yok. Kendimi anlamadığım bir gündeyim. Sen anlayabiliyor musun?"
"Anlatmaya yeltensen anlayacak gibi bir halim var."
"Buna inanmadığın her halinden belli."
"Fakat göğe bakıyorsun. Neden ağlamak dolusun?"
"Sıkıldım. Belki de tek cevap budur."
"Sıkıldığın için mi?" derken şaşırdı.
"Ömrümü birileri ekmek arası yapıp yiyormuş gibi hissediyorum."
"Belki de kendin yiyorsun ama farkında değilsin."
Birkaç saniye düşündüm.
"Çocuk olmak için fazla büyük bir laf." diye mırıldandım.
"Birkaç çocuktan ibaretim. İçimize çocuklar kaçmış. Seslerini duymuyor musun? Tabi duymuyorsun. İçimizde zıplayıp durmuyorlar, yakalamaca da oynamıyorlar, hayata dair acıların birikti içimize. Çocuklara bir şeker ver."
"Bir şeker yetecek mi?"
"Çocuk bunlar, her şeyi paylaşmayı bilirler."
Cebime baktım. Üzüldüm.
"Şekerim yok." dedim.
"Arka ceplerine bakmadın!" diye heyecanla atıldı.
Hemen arka ceplerime uzandım, minik bir şey buldum ve çıkarıp avucumdaki şekeri görünce gülmeye başladım.
"Şimdi bu çocuklara şekeri nasıl vereceğiz Dedektif?"
"Verdin bile, gülüşünden afiyetle yediler."

Gülümsedim. Gülüşümden şeker yiyen çocuklar vardı içimde. Onlar şekersiz kalmasın diye güldüm. Ömrümü ekmek arası yapıp yiyen insanlara inatla şekeri ağzıma attım. O şeker bütün ömrümü o bayat midelerin içinden çekip almaya yetmeyecekti belki ama bayat mideler şekeri sevmezdi. Çünkü içinde çocuk barındırmayan insanlara şeker zehir gibi gelirdi.

İçimdeki Dedektif

25.10.2016

Sezen'le konuştum: "Bekle." diyor.

Belki de güzel şeyler oluyordur, ben umutsuzca sürüklenirken.

Nerede mi oluyor? Bilmiyorum. Ama bir yerlerde güzel şeyler oluyor Sezen. Kokusu burnumun direğini kırıyor. Henüz bana doğru yaklaşmaya tereddüt eden salt bir umut. Adım adım itinayla bana yürüyor. Ayakkabılarını çıkartmış üstelik çıplak ayakla yürüyor! Ah ince ruhlu güzellik! Geldiğini anlamayayım diye ayaklarına cam kırıklarının batmasına razı oluyor. Ama alıyorum kokusunu. İşte, geliyor! 

Umudumu koyduğum yeri bulamayıp pes ettiğim anda gelip sarılacak bana. Hissediyorum Sezen, hissediyorum bana sarılmak için çıldırıyor. İçin için gülüyor. Benim içim nasıl umutsuzluktan kırılıyorsa onun içi de heyecandan kırılıyor. 

Bir müzikle gelecek bana. Seveceğim. Ben de umudu seveceğim, işim ne! Sevecek insan mı kalmadı, deme. Kalmadı Sezen, vallahi de kalmadı billahi de kalmadı! Bırak seveyim şu umudu. Bırak insan bedeni kadar somutlaştırayım onu. Ete kemiğe bürünsün, doyasıya sarılayım, tutayım ellerinden, öpeyim gözlerinden. Söz, çok sıkmayacağım! Sanki sen izin versen gelecek umut. İzin verirsin değil mi?

Şu insan gibi hissediyorum bak, ellerini havaya kaldırmış, selam duruyor görmediği her şeye. Görmediklerini bekliyor, beklemesini biliyor. Ben neden beklemeyeyim? Üstelik çok üzgün görünüyor. Ben arada sırada gülüyorum bile. Hiç gülmediği her halinden belli olan adam bile görmediklerini bekliyor. Üstelik ben kokusunu alıyorum. Taptaze fakat acı bir koku. Umut bile ölmüş, Sezen. Ceset kokuyor. Bir ceset nasıl taze kokar, deme. Bugün bunu söyleme. Umudun cesedi bile taze kokar. Kokusunu al. O adamın burnu tıkalı.

Çok sevgili umut, sen en güzel bende yaşarsın. Bende! Hey sana diyorum! Ben, ben! Ben, umudunu kaybettiğinde bile umudunu kaybetmeyen insanım. Fakat bana ölerek geliyorsun. Sen ne diyorsun Sezen bu işe? Sence de umut artık biraz ayıp etmiyor mu? 

Belki de tüm suç o cam kırıklarını süpürmeyi akıl edemeyen bende. Ah, ah ne yaptım! Kendi umudumun canını aldım! Bu dünyada güzel bir umut vardı, uzaklardan bana doğru yollar katetti ah ben ne yaptım! Yaşatacağım. Seni içimde yaşatacağım. Kalbin yeniden atmaya başlayacak, doğru insana geldin. 

Evrendeki her şeyin içime çekildiğini hissediyorum. Göğüs kafesimin içine dolduğunu hissediyorum bütün acıların. O kadar katlanılmaz fakat bir o kadar da olağanüstü bir acı. Evrendeki bütün acılar etimde kocaman bir yarık açıp kemiklerimi kırıyor. Bu günlerde bir kara delik gibiyim. Her şeyi sığdırıyorum sonsuz boşluğuma. Fakat boşluğun bile doluluğu vardır ve bu boşluk epey ağır. "İyiyim." demek ne büyük, ne ağır görev! Fakat iyi olmadığım zamanlarda gerçeğim.

Umutsuzum. Sürükleniyorum. Durdur umut. Gözlerim bir beyazlığa daldı. Nefes aldığımı hissetmiyorum lakin göğsümün yükselip alçaldığını görüyorum. En naçizane alışkanlıktır nefes alıp vermek. Bir şeylere üzülmüş olmalıyım. Üzgün gibi bir halim var. Uykumu alamadım yine kabuslar geçti üzerimden. Hayatımın en küçük enerjisine kadar söküp aldı yine. Uykum var. Uyumak istemediğim bir uyku. Biraz daha beklemek istiyorum umudu, elimi tuttu tutacak!

Sezen fısıldadı.
"Bekle."

19.10.2016

Konuşalım.

"Nasılsın?"
Bir an irkildim ve etrafıma baktım. 
Tekrar konuştu.
"Ne düşünüyorsun?"
"Anlamadım." diyerek kaşlarımı çattım ve sandalyemde rahatsızca kıpırdandım.
"Saatlerdir burada oturup tek başına kahve içiyorsun, insanların yüzlerine bile bakmadın."
"Ne düşündüğümü inan ben de bilmiyorum. Dalıp dalıp gidiyorum Dedektif, çek kurtar beni."
"Kurtulacak ne var bu kadar?"
"Olduğumuz yere baksana. Etrafıma bakmadığımı söylüyorsun. Ama bakıyorum Dedektif. Birkaç saniye baktıktan sonra aynı şeylere bakmanın manası nedir? Hepsi yanımdan geçip giden insanlar."
"Burada soruları ben sorarım!"
"Hadi ama... Yapma!"
"Pekala. Anlamı aradığını sanmıyorum."
Yüzümü buruşturdum.
"Ne demek istiyorsun?"
"Etrafındaki insanların yüzlerine bakmaya korkuyorsun. Biriyle bağ kuracaksın diye ödün kopuyor."
Gözlerimi devirdim.
"Ne ilgisi var?"
"Kendine itiraf etme mekanizman mı bozuldu senin?"
"Bozulsaydın seni duymazdım." dediğimde keyfim çoktan kaçmıştı.
"Bir alaka kur." diye diretti.
"Kuramıyorum. Sen kur."
"Neden yalnız oturup, yalnız kahve içip, yalnız benle konuşuyorsun?"
"Çok fazla 'yalnız' kullandın."
Boğazını temizledi ve mahçup bir ses tonuna büründü.
"Çok fazla yalnızsın."
Buruklaştım.
"Yalnızlığın fazlalığı olabilir mi?"
"Olabilir. Haddinden fazlaysa bir yalnızlık da çoğalarak fazlalaşabilir. Bu yalnızlık sana fazla gelmiyor mu?"
"Bazen o kadar çoğalıyor ki, yalnızlığın içinde boğulup gidecekmişim gibi hissediyorum. Fakat kalabalıklar içinde yalnız olduğum kadar hiçbir an yalnız olmadım."
"Öyleyse kalabalığa karış!" diyerek beni yüreklendirmek istedi.
"Boğulmak için mi?"
"Nefes almak için!"
Sitem etmeye başladım.
"Buradayım! İşte! Kalabalık!"
"İnsanların yüzlerine bak."
"Hangi yüzlerine? Bak! Sen bile 'yüzlerine' diyorsun! Sen bile biliyorsun bir tane insanda birden fazla yüz bulunduğunu."
"Sen bir insanın ilk yüzünü ortaya çıkarabilecek bir insansın."
"Bu bana söylediğin en güzel şeydi."
"Şimdi bul o ilk yüzü."
Gözlerimi etrafımdaki insanların yüzlerine iliştirdim. Biriyle göz göze geldim. Gözlerimi hızla kahve fincanıma çevirdim.
"Bakıyorum!" diyerek tepki gösterdim.
"Öyle gizli gizli değil! Gözleriyle karşılaştığında başka yöne bakma girişiminden vazgeç!"
"O insanları tanımıyorum bile."
"Tanışmadığın kimseyi tanıyamazsın, biliyorsun değil mi?"
"Sanırım insanları tanımayı unuttum."
"Sen insanları tanımayı değil, insanlara güvenmeyi unuttun."
"Unutmadım. Hatta çok iyi hatırlıyorum. Güvenmek umutlu şey değil."
"Şans ver."
"Şans mı? Bana verilmeyen şeyi ben nasıl verebilirim?"
"Yarat! Korkmaktan da vazgeç!" diye fısıldadı kulağıma.
Fısıltıya fısıltıyla yanıt verdim. Bir gizlilik edasıyla konuştum.
"İnsanlarla bağ kurmaktan korkmuyorum. O bağların kopacağından korkuyorum. Birçok kez koptu. Neden kopacak bağlar kurmak isteyeyim?"
Sesini yükseltti.
"Benden başkası da nasıl olduğunu merak etsin diye!"
"Bugün çok kızgınsın." diye mırıldandım.
"Sorumu yanıtlasaydın bu kadar kızmayabilirdim."
"Bulanık."
"Ne bulanık?"
"Nasıl olduğumu sormamış mıydın?"

Sustu. Belki de anladı. Dalıp dalıp gitmelerimi, yanıtlayamadığım soruları, insanların yüzlerine baktığımda gördüğüm ilk yüzü aramaktan ne kadar yorulduğumu, bunun beni ne kadar yıprattığını, aslında gülerken bile ne kadar ağlamaklı olduğumu, duvarlarımın arasından çıkmak istediğimi ama her çıktığımda gözlerimin nasıl acıdığını, konuşurken nasıl titrediğimi, bazen aldığım nefesleri henüz veremeden nasıl yok olduğumu... Sustu ve anladı.

İçimdeki Dedektif




18.10.2016

Kahve Sesli İnsanlar

Karşımda oturuyor. Kirpikleri titriyor. Lakin kendine hakim olmakta usta. Elimi fincanıma götürdüm. Minik kulptan tutup dudaklarıma yaklaştırdım. Bir yudum aldım. Sıcaktı. Az sonra kahveyi kokladım. Soluğumu verirken gözlerimi yumdum. Gülümsedim. O kahveli sesi duydum.
"Mutlu görünüyorsunuz."
Gözlerimi araladığımda suretiyle karşılaştım. Mimiklerine savaş açarak kahvesini yudumluyordu.
"Ne zaman gülsem mutlu sandınız. Lakin bilmiyor musunuz her gülüşün altında düşüncelerde kavrulan bir acı yattığını? Kendi gülüşlerinizle karşılaştırın. Söyleyin bana mutlu hissediyor musunuz yoksa acı daha mı baskın? Ben size acı duyuyorum adamım. O da aşk gibi üç harf. Lakin acı aşkın üstüne basıyor farkında değil misiniz? Olmadığınızı söylemeyin! İnanmamın mümkünatı yok. Şu an bile karşılıklı kahvelerimizi yudumlarken ayrı olmamızın sebebini ben size söyleyeyim. Hatta söyledim bile. Bari bunu fark edin. Acı, daha kuvvetli. Aşk, galip gelemedi. Zaten ne zaman gelmiş ki bir mutluluk acının üstüne? Pek mümkün durmuyor değil mi? Tüm bunların üstüne söyleyin hadi, ne derseniz inanacağım ve sorgulamamak için kendime hakim olacağım. Yalan söylediğinize adım kadar emin olsam da söyleyin. Durmayın Arif."
"Durmayacağım. Ancak konuştuğuma emin olmayacaksınız. Adam asla konuşmadı. Adam yoktu. Adam ne doğruydu ne yalan. Böyle düşüneceksiniz. Çünkü adamın bu kadına söyleyeceği şeyler acıdan üstün gelmeyecekti. Elbet gelecek gibi görünecekti. Lakin kadınım... Ah kadınım... Size gelemeyen bir adamın sözlerine değer vermemelisiniz."
"Değer verecek bir kelime dahi kursaydınız eğer..."
"Ağzımdan çıkan her harfe değer verdiğinizi biliyorum. Zira ağzınızdaki tüm sesler benim içime işliyor. Bilirsiniz."
"Hakkı aliniz var efendim. Ne deseniz doludur benim için."
"Sizinle sonsuza dek konuşabilirim kadınım. Hiçbir an gelmez ki bıkayım. Lakin konuşmaktan başka ne yapabilirim. Dokunmak... Cümlelerinize dokunabilirim. Keşke nefesinize de dokunabilsem! Beni daha fazla konuşturmayın."
"Konuşun adamım. Konuşun. Siz konuştukça nefesiniz nefesime yaklaşıyor. Belki sahi değil, lakin ne önemi var. Hissetmek, yetmesi gerektiği durumlarda ne yapabilirim."
"İstesek... Esasen ne yapmak istesek yapabilirdik. Bizi durduran şeyler ne gülünç. Kendimiz dışında ne varsa pek mühim. Bir tane zaman gelmedi ki biz mühim olalım. Gidelim. Bir zaman vicdansız olalım istiyorum. Vicdanımızı aynı zamanda söküp atalım istiyorum. Sonra derhal vazgeçiyorum. Biliyorum ki bu aşkın temeli vicdanla kuruldu. Bu sebeple her seferinde pes ediyorum. Bilhassa sizinle konuşabilme lüksüne sahip olmak yetmeli. Biz mümkün değiliz Nilüfer."
Kahvemi bir kez daha yudumladım. Soğuktu. Fincanımı tabağına yerleştirdim. Elinin yanına elimi koydum. Dudaklarımı araladım. Gözlerimi gözlerine kaldırdım.
"Mümkün olalım."
Bir şey söylemedi. Böyle zamanlarda benim aşırılığım onun susmasıyla son bulurdu. Her hafta sonu olduğu gibi sadece bir kahve içtik. "Son" diye yeminler verdiğimiz hiçbir hafta sonu ne yazıktır ki son olmadı. Yeminlerin ardındaki günler sonunda birbirimizden habersizce yeniden aynı masada bulurduk kendimizi. Bu konuda konuşmazdık. Söz kıymetliydi, lakin bu kahveli ses, bu masaya doğru adımlar atmama sebebiyet veriyordu. Ses tellerine kahve telvesi kaçan adamdan gidemiyordum.

Arif'in Nilüfer'i

17.10.2016

Eskimiş Çocukluğum

Çocukluk fotoğraflarıma çok gülüyorum. Çok az, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az fotoğrafım var. Çünkü ben ortancayım. Ortancalığın yazısız kurallarından biriydi bu. Birinci göz bebeğidir, ilk göz ağrısı! İstemeyeceğiniz kadar fotoğrafı vardır; doğduğu gün anne kucağında, evine geldiğinde, uykusunda, ilk doğum günü pastası ağzına yüzüne bulaştığında, güldüğünde, yürüdüğünde, insanlar tarafından sevildiğinde… Sonuncu ise aslandır! Dahası yoktur, son sevgi yumağıdır, sev sevebildiğin kadar, sakla saklayabildiğin kadar minikliğini! Ortanca ise büyüğünün eskisini küçüğünün yenisini kullanır, öyle tanımsız bir varlıktır.

Bir ortanca olarak ben efendim, ben büyüğümün eski bisikletini kullandım önce, sonra ise küçüğümün yepisyeni bisikletini! İkisini de en çok ben sahiplendim ama benim hiç bisikletim olmadı abi! Bir abim de yok. Keşke bir abim olsaydı. Hep eksikliğini çektiğim ve içtenlikle istediğim bir insandı, abi! O zaman 4 kişi olurduk. Fakat abim yok. O yüzden ben yolda yürürken hep iki insanın arasında sıkışıp kaldım ve bir süre sonra birkaç adım geride kaldım. Ben hep kendimi ortaya sıkıştıramayıp, yer edinemeyip birkaç adım geride yürümeyi kabullendim. Hala da kabulleniyorum. Yalnız yürüyebilirim çünkü. O bisikleti hep benim sandılar. Sabah akşam, yaz kış sürerdim. Bir bisiklet alamaz mıydım? Alamazdım. Bir bisikletlik yeri vardı bu evin. Büyüğümün eskisi gidince küçüğüme yenisi alınmıştı çünkü. Zaten ben biniyorum ki her istediğimde. Ama, "Benim bisikletim." diyemiyorum. Evet, çok içerledim bu duruma, en büyük tutkumun bana aitleşememesine, “İşte benim bisikletim!" diyemeyişime.

Bırakalım şimdi bisikleti! Esas konu çocukluk fotoğraflarım. Objektife attığım ters bakışlar, ben bebekken annem fotoğraf makinesini her ortaya çıkardığında suratım turuncuya gelene kadar ağlamalarım, sonra kardeşim doğduğunda her fotoğraf karesinde tıpkı ablamın ben bebekken bana yapıştığı gibi ona yapışıp sırıtmalarım… Şimdi ise çerçevelerin önünden her geçtiğimde bebekliğimi, çocukluğumu görüyorum. Birkaç fotoğrafım var madem, deyip sahiplenip kesip kırparak bir iki çerçeveye sığdırdım çocukluğumu. Sonra çerçeveye iyice yaklaşıp kendime bakıyorum. “Bu sahiden ben miyim?” deyip gülmekten alamıyorum kendimi.

Bir fotoğrafta kanepede otururken 1 yaşında bile değilim fakat hayattan bezmiş gibi bir oturuşum, bir bakışım var; sanırsın birkaç hayat yaşamış ve isteksizce dünyaya yeniden gelmiş bir insanım! Bir diğerinde beşikte uzanırken baş ucumda sırıtan 3 yaşındaki ablam hiç umurumda değilmiş gibi gözlerimi duvara dikişim. O nasıl bir sırıtıştır yahu, sanırsın kıza yüz tane pamuk şeker vermişler, öyle bir mutluluk içinde. Ne zaman benimle fotoğraf çekilse ne kadar dişi varsa hepsini göstermiş. Benim henüz yoktu dişlerim, o yüzden göstermemişim herhalde!

Eskiden mutluyduk. Ağlarken bile mutluyduk. Bu mutluluk çocuklukta saklıydı. Büyükler tarafından hor görüldüğümüzü bile büyüdüğümüzde fark ettik. Hiç unutmuyorum, ortaokuldayken Türkçe öğretmenimiz hepimize tek tek, “Büyümek mi yoksa çocuk kalmak mı istiyorsunuz?” diye sormuştu. Sıra bana geldiğinde, “Büyümek istiyorum.” demiştim. Öğretmen, “Herkes çocuk kalmak istiyor, sen neden büyümek istiyorsun?” diye bir soru daha yöneltmişti bana. “Anlayamadığım bazı şeyler var, büyüyüp onları anlamak istiyorum.” demiştim. Büyüdüm, anladım, mutlu oldum mu? Oldum vallahi ya, hiç "Büyüdüm, cıs, çok kötüymüş anlamak!" falan demeyeceğim. Mis gibi de anladım. Ben çocukken etrafımda olup bitenleri, büyüklerin hor görüşlerinin sebebini, hadsizliklerini, kötülüklerini, esasında ne düşündüklerini, çocuklara neden sürekli kızıp cezalandırdıklarını anladım. Büyük insanlar tekrar çocuk olamayacakları için küçük insanlara öfkeliydiler. Etrafı dağıtmazlardı, çünkü toplamaları gerektiğini bilirlerdi ve bize de bildirmek için her yolu denerlerdi. 

Peki ben esasında ne zaman büyüdüm? Bir gün ben ölümün yanından geçip tadına baktım ve o zaman büyüdüm. Daha lisedeydim. Hala çocuk sayılırdım fakat orada büyüdüm artık. Büyümek pek hoş başlamamıştı fakat her şeyi anlayabiliyordum artık. Ben artık her şeyi ölüm acısıyla kıyaslıyordum mesela her ciddiyetin önüne ölümü koyuyordum. Çünkü şimdiye dek anlayamadığım tek keskin şey ölümdü. Ölümü anlamadığım o anda diğer her şey daha basit, daha anlaşılır hale gelmişti. Demek ki çok sıkı bir düğüm diğer düğümlerin çözülmesini sağlayabiliyordu. Böyle bir acı düğümü yoktu. Ben hep açımdır mesela, ama o günden sonra günlerce acıkmadım. Bana bir ömür yetebilecek kadar ölüm yemiş gibi midem dolu hissediyordum. Hayatımda duyduğum en saçma şeydi. Bir insan için “Öldü.” damgasını yapıştırıyorduk ağzımızla. 

Henüz bir gün önce gördüğün, karşında gülüp konuşan, yürüyen, gözlerini kapatıp açan, sabahları uyanınca yüzünü yıkayan ve sonra havluyla kurulayan, kahvaltı yapan o insanın nereye gittiğini bilmemek, onu bir daha göremeyecek olmak, sesinin kulaklarını dolduramayacağı gerçeğiyle yüz yüze gelmek dünyanın en saçma şeyiydi. Anlayamadığım şeylere ağladığımı da o zamanlarda fark ettim. Belki de ben bebekken bile anlayamadığım şeyler yüzünden ağlıyordum. Fotoğraf makinesini anlamıyordum. Birkaç fotoğrafım var, hepsinde de ağlıyorum, hepsinde de hayattan bezmiş bir halim var. Şimdi ben çocukluk fotoğraflarıma gülmeyeyim de ne yapayım Sezen?

14.10.2016

Ağaçsız Gökyüzü

Çocukluğumdan bu yana her sabah uyandığımda tam karşımdaki pencereye doğru açarım gözlerimi. O upuzun, heybetli, büyük dalları olan ağacı görürüm her şeyden önce. Bir gün yine gözlerimi o pencereye açtım. Ağaç yavaş yavaş kaydı gözlerimin önünden, ben yavaş yavaş doğruldum yatağımdan. Ağacımın tüm heybetiyle yere savruluşunun çıkarttığı sesi duydum.

Pencereye koştum. Ellerinde balta olan birkaç insan ve benim her sabah ilk gördüğüm şey ağacım, yerde. Yaprakları artık yaprak değil, gövdesi artık gövde değil, kökü artık kök değil, heybeti artık heybet değil, rengi artık matem rengi ağacımın.  

Üç senedir her gün gözlerimi o pencereye açtığımda karşımda bomboş bir gökyüzü görüyorum ben. Ağacımın yemyeşil dallarının süslediği gökyüzü artık sade bir halde duruyor karşımda. Ben her gün kalkıp o pencereye koşuyorum. Ağacımın kökü hala orada öylece duruyor. Elinden gelse gökyüzüne çıkacak bana görünmek için. Ama ne onun ne benim elimizden bir şey gelmiyor. 

Kimse bilmez o ağacın benim ağacım olduğunu. Ben de bilmem kimlerin içinde sakladığını o ağacı. Sanırlar ki sokaktaki parkın yanı başında duran bir ağaçtı. O benim ağacım. Hep merak ettim neden kestiklerini. Heybeti mi rahatsız etmişti yoksa yakmak için mi kesmişlerdi? Ne zararı vardı sokağın köşesinde duran ağacın? Hiçbir zararı yoktu. Aksine gezegenimizin en faydalı canlısıydı. Dünyaya kök salan en güzel dilsizdi ağaç. Fakat insan faydasızı, faydalı gördüğü her şeyin canını baltalıyordu. O gün de tam olarak bu oldu. 

Hep aklımda belirir o gün. Biraz daha erken uyansaydım engel olabilir miydim, diye. Ama ben o sabah hiçbir şey yapmadım. Öylece baktım, hiçbir tepki vermedim. Bağırıp çağırmak istedim o adamlara! Ama yerine geri dikemezlerdi. Sustum. Çaresizliği öyle bir yaşadım ki! Benim hayat boyu yaşayacağım çaresizlik o anda yaşandı ve bitti.

Bir ağaç. Bileğime kazıyın. Bileğime kökleri salınmış bir ağaç kazıyın. O ağacı bu kez kimse söküp alamasın benden. Ben öteki elimle severek sularım ağacımı. Hiçbir insan gelip baltalayamaz. Bir gün gözlerimi açtığımda yere yığıldığını görmem. Sadece yaşadığını görürüm bileğimde. Ben hep buruk kalacağım. O ağaç hiçbir zaman bilemedi hayatımda ölümsüzlük edindiğini. Fakat bilmeli. Anlıyor musunuz? 

Elbette anlıyorsunuz. Anlamayacak insanlara bir şey anlattığım görülmüş şey değildir. Anladığınız için teşekkür ederim ancak tamamen anlamanız da mümkün değil. Bu, hiçbir insan için mümkün değil. Sizi suçlamıyorum. 

Ben o pencereye koşmayı bıraktım.