25.09.2016

Klişeleştirilemez Bir Başyapıt : Kürk Mantolu Madonna

"Ah Kürk Mantolu Madonna, Kürk Mantolu Madonna... Neden Kürk Mantolu Madonna'sın sen?"

(Çok önemli not: Kitabı henüz okumamış olanlar için kitaptan spoiler verdiğim paragrafın başına ve sonuna * işareti koyuyorum, lütfen dikkate alınız. Spoiler kötü şeydir efenim. Maruz kalmanızı hiç istemem.)

Sabahattin Ali'nin dev eseri Kürk Mantolu Madonna isimli kitabı ne zaman görsem hep bu soru gelirdi aklıma. Adı neden Kürk Mantolu Madonna'ydı ve neden böylesine çığır açıcı bir şekilde insanlar tarafından kahvenin yanına meze yapılıyordu? Neden kahve nesnesiyle klişeleştiriliyordu?

Elbette başlıkta da yazdığım üzere bu kitabın klişeleştirilemez bir başyapıt olduğunu tekrar etmek isterim. Fakat okuduktan sonra henüz okumamış bir insan için adı kalıplaşmış ve derinliği merak edilmeyen bir nesne haline getirilmesine katlanamadım-ki okumadan evvel de kültürel anlamda hava atma unsuru haline getirilmesinden çok fazla rahatsız oluyor ve bir türlü elime alıp okumuyordum. Birileri tarafından sık sık gözüme sokulan şeylerle karşılaştığımda geri adım atmaya başlıyorum. İster ön yargı deyin isterseniz de bir kitabı okumadan önce içime sindirmem gerektiğini anlayın. Ne düşünüyorsanız hakkınız var. Ama unutmayın ki ön yargı kötü olabileceği gibi iyi de olabilir. Bir kitabı ellerimin arasına almadan önce bir süre boyunca uzaktan gözlerim. Öyle öyle içime sindirir ve bir gün uyandığımda o kitabı alma isteğiyle dolup taşarım. Hatta bu kitabı almaya gittiğimde sonradan kendime çok güldüğüm bir anıya sahip bile oldum. 

İşte o gün!
Şöyle ki gittiğim kitapçıda bu kitaptan en az 500 tanesinin devasa vitrinin önüne üst üste ve yan yana olmak kaydıyla dizilmiş olduğunu gördüm. Olduğum yerde dikilip kaldım. Yaklaşık yarım saat süresince hangisinin bana ait olması gerektiğine karar veremedim. Dışarıdan bana bakan insanlar muhtemelen deli olduğumu falan zannetti. Sonunda aralardan bir tanesini diğerlerini devirmemeye gayret ederek çıkarıp aldım. O an ellerimle sıkıca kavradığım kitabın her sayfasının benim gözlerim tarafından okunsun diye basıldığını hissettim. Artık Harry Potter'ın asasını seçerken yaşadığı hissi anlayabiliyordum. "O kadar da değil!" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hepsi aynı diyeceksin ama değil. Daha önce bir kitabı o kadar sürede seçtiğimi hatırlamıyorum. Her ne kadar kararsızlıkta ödül alabilecek bir insan olsam da!

İçinde kendi karakterinize dair bir şeyler bulamadığınız bir kitaba ne kadar bağlanabilir ve sevebilirsiniz bilmiyorum ama bir bağlılık hissettiğiniz kitaplar sizi bir ömür boyu tesiri altına alacaktır. Gizemli halleriyle içimde uyuyan Raif Efendi'yi hasta yatağından kaldırmış bir kitaptan bahsetmek istiyorum size. Öyle ki uzun bir süre tesirinden kurtulamadım ve kurtulma ihtimalim yok. Bir öğle vakti başlayıp sabah ışığında bitirdim Raif Efendi'yi okumayı. Ama anlamayı bir türlü bitiremiyor ve yeniden okuyup yeniden anlamak istiyorum. 

*Sürekli gittiği sergide o tabloyu hayran hayran saatlerce izlemesi, gençliğindeki toyluğu, yaşlılığındaki sıradanlığı bir günde yaşadım. Sanki onunla birlikte o yaşta o soğuk sokaklarda koşuyordum. Bir serüvendi hayat. Onunla birlikte nefes nefese kalıyor onunla birlikte bitap düşüyor yataktan çıkamıyordum. Onunla birlikte insanlardan çekiniyor ve üzerime yığdıkları her şeyi itirazsız kabul ediyordum. Onunla birlikte her gün saatlerce oturup o tabloya bakıyordum, bıkmadan usanmadan, bile isteye, keyfe keder. Onun içinde yaşıyordum ya da o benim içimde hastalıklı bir yaşam sürüyordu. Sabaha kadar asla elimden bırakmak istemedim. Kitap bittiğinde ise son sayfaya dakikalarca baktım. Kitabın arka kapağını kapatamadım. Bir süre sonra kapatıp vedasızca yastığımın yanına bıraktım, elimi üstünden çekemedim, ayrılamadım. O kitap kokusunun içine atlayıp her sayfanın içinde bulundum. Bütün sokakları, o tabloyu, gazinoyu, hakiki Madonna'yı gördüm ve söylediklerini onun sağlam kadınsı ses tonundan duydum. O kadında kendimi buldum. Ne kadar da sağlam ve abartısız cümleler kuruyordu. Hayran kaldım. Fakat Maria'nın o sert tavırlarının altında Raif Efendi'ye duyduğu derin sevginin de içinde birikip çığ olduğunu fark etmemek mümkün değildi.* 

Bu nasıl bir serüvendi, nasıl bir hakikatti! İçimde an be an bir taht yarattı sanki Raif Efendi, Madonna ve nihayetinde Sabahattin Ali... Bana çok farklı bir şey kattı. Bir günde alt üst edip yeniden yoğurdu. Bütünlüğümü vaat etti bana. Haftalarca yanımdan ayıramadım, hakkında düşünmekten başka bir kitap okuyamadım. Bağlanıyorum. Bağlandım. Kopamıyorum. Sonra fark ettim ki asla kopamam. Bu yüzden kitaplıktaki yerine yerleştirdim. Önünden her geçtiğimde içinde barındırdığı hayata sımsıkı sarılmak istiyorum.

Sadece kitap.
Tam olarak bu paragrafın başında iken kitabı tam da öyle bir sıkılıkla tutup kavrıyorum. Bütün yaşananları ellerimin arasında tuttuğumu hissedebiliyorum. Az evvel ilk sayfasına baktım. Raif Efendi hakkında, Kürk Mantolu Madonna hakkında söyleyebileceğim her şey Sabahattin Ali tarafından ilk cümleden itibaren yazılmış halde duruyor. Her ne kadar yüzlerce sayfa daha devamı olsaydı da okusaydım dememe rağmen kabul ediyorum ki eksiği de yok fazlası da. O kadar salt bir anlatım mevcut ki! Dahasını anlatmaya ben dahil kimsenin gücü yetmez. İşte bu nedenle benim bu kitap hakkında söyleyebileceklerim sadece bana yaşattıklarıyla alakalı olabilir. Yoksa bütün sayfaları bir bir buraya yazmak zorunda kalırım. Hele ki Raif Efendi'ye karşı duyduğum dayanılmaz ilgi ve alakayı hesaba katarsak sahiden bütün sayfaları yazmak gerekir.

Eşi benzeri olamayacak 160 sayfalık bir roman. İçime işledi. Bir insanın içine işleyebilecek en güzel şeydir kitap. Hele ki bu Kürk Mantolu Madonna'ysa! Tam zamanımda okudum ben. Zamanın geldiyse sen de oku. Okuduysan tekrar oku. Her okurun yaşaması gerektiğine inanıyorum bu kitabı. (Baştaki sorumun cevabını da öğrendim elbette.)

Ah Maria...


16.09.2016

Filmin başladı da sen neredesin?

Eskiden birileriyle oturup film izlemekten büyük keyif alırdım. En çok da film zevklerimizin birbirine yakın olduğu insanlarla. Birlikte bir şeyler izlemek karakterleri, hikayeyi, farklı bir dünyayı bölüşmek demekti. Aynı anda gülüp aynı anda üzülmek! Ama yalnız yaşamaya başladıktan sonra filmleri yalnız izlemeye başladım ve doğrusunu söylemek gerekirse böylesi daha cazip geldi.

Yalnız yaşama sürecinin ardından filmleri yine birileriyle izlediğim de oldu ve hatta bile isteye! Ama sonra bir şeyi fark ettim. Odada başka biri daha bulununca filmin içine dahil olmak çok zor oluyor. Hem biri varken çenemi tutamıyor, neredeyse her sahnede olaylar hakkında konuşmaya başlıyorum. Yalnızken izlediğimde ise televizyonun karşısında oturup kalmıyor, filmin içine giriyorum. O andan itibaren filmdeki bütün karakterler bana ait oluyor, başkası onları benden daha iyi tanıyamaz. Onu benden önce izlemiş olabilir hatta yüzlerce kez izlemiş olabilirsiniz ama o filmde bulunan her bir karakter yalnız bana ait! Bir şarkıyı sahiplenmek gibi. Üstelik filmin kötü olması da bunu değiştirmiyor. Herkesi kabullenebilen bir yapıya sahip olduğumdan olsa gerek.

Filmdeki bir karakter araba kullanırken hiç beklenmeyen bir anda yan yoldan gelen bir araçla çarpıştığında onunla aynı anda şok geçirip çığlık attığımda ben bile kendime şaşırıyorum. Bu filmle tamamen bütünleşmek! Belki de farklı bir evrene bilinç aktarması. Ya da başka herhangi güzel bir şey! Ama bir filmi izlemenin ötesine geçmek istiyorsan yapman gereken tek şey yalnız olmak ve oturduğun yere çakılı kalıp seyretmek yerine filme dahil olmak! İstediğin an bir filmin içine dahil olabilmek kesinlikle bir yetenek. 

Kendimi iyi hissetmediğim zamanlarda evime gidip yatağa girip bir film açıyorum. Sonra bir film daha... Bir film daha... Bir film daha... Bir film... Gün ışığını görene dek yeni hayatlar, yeni hikayeler, yeni insanlarla meşgul ediyorum kendimi. Bu olduğun yerden uzaklaşmanın harika bir yolu! İnsanın elinde olan birçok yeteneği var. Bunlar ufacık. Varlıklarının uzun süre farkında olmasak da içimizde ve yıllar geçip kendini bir anda anlamaya başladığında küçük gizli yeteneklerinin ne kadar hayat kurtarıcı olduğunu görüyorsun.  Mutsuz olduğunda kendini o çukurdan çekip çıkarabiliyorsan, güçlüsün. Küçük yeteneklerini saklandıkları yerden alıp kullanabiliyorsan hayat kurtarıcısın. Kendi hayatının kahramanısın!

Kendimi sahiden mutsuz hissettiğimde, ölüyormuş gibi hasta olduğum zamanlarda, büyük stresler altında olduğumda, uyuyamadığım anlarda bana iyi gelen belki de tek şey filmler! Kitaplar da tıpkı onlar gibi iyileştirici. Hatta daha yoğun ve ayrıntılı. Tam olarak istediğim kıvamda bir hayatı yaşatıyor. Kitapları mutlu olduğumda, filmleri mutsuz olduğumda arıyorum. Mutlu olduğumda sayfaları çevirip yollar kat etmek isterken, mutsuz olduğumda filmleri birbiri ardına ekleyerek parmağımı bile kıpırdatmadan hayatlar yaşamak istiyorum. Ruh hali karışık bir insanım ben! Kitapları gün ışığı vaktinde okumaya başlayıp bir sonraki gün ışığına ramak kala bitirirken, filmleri karanlık çöktüğünde gün ışığını görene kadar sığınağım haline getiriyorum.

Aslında gün ışığından nefret ediyorum. Sabahları gördüğüm her şeyden nefret ediyorum. Ama uykumu aldıysam yaz mevsimi sabahları kadar içimi enerjiyle ve sevinçle dolduran bir şey yok. O anlarda sahiden bu hayatı yaşamak istiyorum. Ama gün ağrırken yaşayacak bir şeyler bulamadıysam yeniden karanlığın arasına sıkışıp kalıyorum. Belki de o kitaplarda, filmlerde benim asla yaşayamayacağım hikayeler, asla olamayacağım karakterler, asla yürüyemeyeceğim sokaklar ve asla sahip olamayacağım insanlar olduğu için bu kadar sahipleniyorum. Bu fikri ilk defa somutlaştırmış oldum böylelikle. 

Sinemaya da bir türlü yalnız gidemedim. Gerçekten istesem giderdim gibi geliyor. Ama yalnız gitsem ne değişecek ki? Sen yalnız gitsen de salonda sadece sen olmuyorsun. Mutlaka rahatsızlık veren birtakım tuhaf insanlar da sinema salonunda numunelik gibi yer alıyorlar. Tıpkı tiyatroda da olduğu gibi. Telefonunuzdan birkaç saatliğine ayrılamayan bir insansanız sinema, tiyatro gibi yerlere gitmeyin. Her şeyi geride bırakıp sadece filmi yaşamak isteyen insanlara yapılan acımasız bir eziyettir bu! Hani ilk kez alacağın muhteşem tadın bir anda zehre dönüşmesi gibi... Zira o ilk tadı tekrar alamıyorsunuz.

Bir filmin başı, ortası, sonu yoktur. Filmin her yeri filmdir. "Bak! Film esas şu sahneden itibaren başlıyor." diye bir şey söyleyemezsin. Film çoktan başladı. "Başladı!" deyip zirveye koyduğun sahneden önceki sahneler olmasaydı film senin için hiçbir zaman başlamayacaktı. Sadece tadını çıkar. Birilerine filmi sevdirmeye çalışma. Kimse senin gördüğün gibi görmeyecek nasılsa. Belki bir gün. Ama bugün değil. 

Aynı odada bulunmadığın ama aynı anda aynı filmde bulunduğun insanı bulduğun gün. Filme birlikte dahil olduğunuz zaman. Belki de o karakterlerin yerlerine geçtiğiniz an. Bir şeylerin düğümlenmeye başladığı dakika. Geçmiş gün. Yalnız ve yalnız olmadığın bir saat.

Yalnız olmak ve yalnız olmamak arasındaki çizgiler kaç tane? Sayamıyor musun? Sorun değil. Sorduğu soruların cevabını bilmeyen insanlar da var. Bu yanıtlayabileceğim bir soru değil. Çünkü ikisi de aynı şeymiş gibi geliyor. Belki de aynı olduklarını kabullenmek ama doğrusunun hangisi olduğunu bilmemek... Bazı şeyler yarıda kalır.

Bir film kadar uzak, bir kitap kadar yakın.



11.09.2016

Dünya vizesi doğuştan sahip olunan haklardan değil miydi ya?


Sınırları olan hiçbir varlık özgür değildir. Akvaryumdaki balık istediği zaman oradan çıkamayacağını bilerek yaşar. Çıkarsa öleceğini bilir. Çünkü akvaryumunun dışında deniz değil kara vardır. Biraz farklı bir versiyon olarak biz insanlar da aslında çok mühim bir konuda özgürleşemiyoruz. Zaten özgürlük kendi başına mühim mesele! 

Biz insanlar da her istediğimizde içinde olduğumuz akvaryumdan çıkamıyoruz. Akvaryum deyince aklınıza ilk olarak Dünya gelecektir. Ama maalesef ki içinde yüzdüğümüz tek akvaryum Dünya değil. Yaşamaya başladığımız ülke de bizim için bir akvaryum olabiliyor. Her istediğimizde sınırlarımızdan çıkamıyoruz. Bir belge göstermeksizin bir adım dahi atamıyoruz sınırlarımızın dışına. 

Ben bir dünya insanı olarak, dünyayı da evim sayarak istediğim her yere özgürce ayak basmalıyım. Dünya tüm canlılara aitken bazı insanlar tarafından sınırlar çizilip, "Bu tarafa geçemezsin!" denmesi oldukça gülünç! Evimde gezmek istediğimde, yine benim gibi "sadece insan" olanların beni sınırlandırması sahiden gülünç. Görünmeyen sınırlarla çevrili hayatlarımız. Dünyanın her yerinde sınırlar var ve bu sınırlar yok olmadıkça asla özgür olamayız. 

Akvaryumdaki balık sadece o alanı dolaşırken özgür olduğunu haykırsa bile özgür sayılamaz. Biz insanlar da vize ile sınırlarımızdan çıkabiliyoruz diye özgür sayılamayız. Sınırlar olduğu müddetçe hiçbirimiz özgür değiliz. 

Çok büyük bir akvaryumun içinde doğduk. Dünya bizlerin sahip olduğu bir akvaryum ve her istediğimizde buradan çıkamıyoruz. Çünkü henüz gezegenimizin dışına doğru çıkabilen trenler icat edilmedi. Ama edilseydi bile hepimiz gidemezdik. Mutlaka kendini ortaya atıp, "İzin aldın mı benden?" diye çığıran insancıklar olacaktır. 

Bir kara parçasına sınır koyup, "Burası bana ait. Girersen savaş çıkar!" diyen ilk insandan nefret ediyorum. Çünkü türevleri de hemen ardından aynı havaya girmekten hiç gocunmamış. Savaşlar da işte bu nedenle dünyanın en ciddi ve en saçma olayıdır! Hepimize ait olan bir şey için kendi türümüzün kanını dökmek nasıl bir mantığın ürünüdür? Kişisel evler hariç! Dünya kişisel olamayacak kadar insan kaynıyor zira!

Balıklar da intihar edebilir.


9.09.2016

Zamana Bıraktığımız İnsanlar

Yaşamaya başladığımız andan itibaren kendimizi de yavaş yavaş zamana bırakmaya başladık. Günlerimizi, yaşlarımızı ve bizi biz yapan birçok şeyi de onlarla birlikte bıraktığımızın farkına varamadık. Bir konuyu, bir gidişatı, bir meseleyi, bir işi, bir ilişkiyi ya da bir insanı zamana bırakmaya karar verdiğimiz an hayat üzerimizdeki fazlalıkları fazla fazla alıyor. Geriye kalanlarla çok eksiğiz.

Oysaki insan zamana bırakılası bir varlık değildir. Kırılır, üzülür, yıpranır, yaşlanır ve ölür. Hatta bazı insanlar yaşlanmadan ölür. Varlığı erkenden yokluğa karışır. Zamanın boşluğunda kaybolur. Bir insanı zamanın içinden çıkarıp almak mümkün değildir.

Zaman öyle derin bir kavram ki... Tutsan tutamazsın. Ne durdurabilir, ne ilerletebilir ne de geriye doğru sarabilirsin. Üzerimize basıp geçtiği anlarda fark etmesek de zamanın sonunda ne denli ezildiğimizi anlarız.

Bir insanı bıraktığınız zamana geri dönemezsiniz. Kaldığınız yerden devam edemezsiniz ve yeniden başlayamazsınız. Çünkü zaman sıfırlanamaz. Kaldığınız yerden devam etmek için çaba gösterseniz de yemeğin soğuduğunu fark edersiniz. Yemeği ısıtayım, deseniz de onca zamanın ardından tadının ne denli bozulduğunun farkına varırsınız.

Boşuna dememiş Zarifoğlu; "Aşk duraksar ve yara alır." Aşk, zamanla duraksar. Zamana bıraktığımız insanlara artık sadece uzaktan bakabiliriz. Hala çok güzel, hala çok asil. Ama yaralı. Tadını tuzunu geride bırakmış zamanın ortasında yürüyor. O da tıpkı sizin gibi sadece bakıyor. Ama yol aynı değil. Çünkü biz bırakılacak en son şey olan insanı zamana bıraktık.

2.09.2016

Ayakkabılı İnsanlar

İnsanları anlayamadığım birçok konu var. Mesela birçok kez aşık olabiliyorlar. Aşkları sona erdiğinde ve başka bir aşka yelken açtıklarında ise öncekinin aşk olmadığını ama şimdikinin aşk olduğunu söylemeye başlıyorlar. Burada en çok kavrayamadığım şey şu ki; bahsi geçen bu insanlar her seferinde hakikaten seviyormuşcasına ve hatta sonsuza dek birlikte kalacakmışcasına güzel sözler sarf ediyorlar. Fakat sonraki aşklarında da aynı şeyleri yapıyorlar, hiçbir fark olmaksızın. Buna birçok kez şahit oldum. İnsanların bu sevgi bolluğunun içerisinde boğulmamalarına şaşırıyorum.

Aynı şekilde kaç insana aşık olabilirsiniz? Aynı sevgi cümlelerini inanırcasına kaç insana kullanabilir ve haykırabilirsiniz? Bunca çokluğun arasında yalnızlığınızla ne zaman el sıkışacaksınız? Yoksa sahiden sonsuza dek böyle sürecek mi? Sonsuzluğu bilmiyorum ama sevemezsiniz birçok kez aynı şekilde. Bir tane bedende bunca sevgi nasıl barınabilir? Sevgi budalalığı olmaz mı bu? Kendi ruhunuzla nasıl alay edebilirsiniz? Yoksa her şey bir kenara sahiden de herkes kalbinize dokunabilecek kadar yaklaşabiliyor mu ruhunuza? Ruhunuzu o kadar mı açıkta bıraktınız?

Korunmasız bıraktığınız şey kendi eviniz. Oradan çıkıp başka bir bedene geçemiyorsunuz, başka bir ruh yaratamıyorsunuz kendinize. Artık herkes ayakkabılarını bile çıkartma nezaketi göstermeden üzerinize basıyor. Çünkü hakikatte siz, sevmeyi sahicilikle bir araya getiremediniz. Sahici aşkın denemelerini yaptınız sadece. Bu denemelerin bile kendine has bir güzelliği vardı değil mi?

Haklısınız. Neden birçok kez sevmeyi istemesin ki insan? Neden birçok kez o duyguların nahoşluğunu tatmasın ki? Ama bir yerde hata vardı. Sevmeliydi insan. Sevmeliydi, evet. Ama kimi? Kaç kez? Nerede? Ne zaman? Hangi farklarla sevmeliydi insan? Çok sevmeliydi insan, evet. Ama samimiyetle sevmeliydi ve sevilmeliydi. Onca çokluğun arasında böylesine yalnız kalmak daha abartılı bir yalnızlıktı.

Ayakkabılarınızı çıkartın ve öyle sevin.
Kimse kimsenin üstüne basmasın.
Kırmayın ve kırılmayın.
Denemeleri aşıp gerçek bir sınava girin.
Sonuç mutlaka samimi olacaktır.