28.10.2016

Konuşamadıklarımızdan mısınız?

"Yine dikmişsin gözlerini göğe. Ağlamamak için direniyorsun, belli. Sahi sen neden ağlamak dolusun bu aralar?"
Burnumu çektim. Birkaç saniye sonra gözlerimi indirdim. Ama yere değil, tam karşıma.
"Konuş." diye sızlandı.
"Bir çocuk gibisin." diye söylendim ama sesim bile düğümlenmişti. Boğazım acıyordu.
"Acır tabi, tuttuğun gözyaşlarında boğulacaksın diye korkuyorum."
"Korkma, antrenmanlıyım."
"Bugün anlatacak mısın?"
"Bugün sana anlatacağım bir şey yok. Bugün kimseye anlatacağım bir şey yok. Kendimi anlamadığım bir gündeyim. Sen anlayabiliyor musun?"
"Anlatmaya yeltensen anlayacak gibi bir halim var."
"Buna inanmadığın her halinden belli."
"Fakat göğe bakıyorsun. Neden ağlamak dolusun?"
"Sıkıldım. Belki de tek cevap budur."
"Sıkıldığın için mi?" derken şaşırdı.
"Ömrümü birileri ekmek arası yapıp yiyormuş gibi hissediyorum."
"Belki de kendin yiyorsun ama farkında değilsin."
Birkaç saniye düşündüm.
"Çocuk olmak için fazla büyük bir laf." diye mırıldandım.
"Birkaç çocuktan ibaretim. İçimize çocuklar kaçmış. Seslerini duymuyor musun? Tabi duymuyorsun. İçimizde zıplayıp durmuyorlar, yakalamaca da oynamıyorlar, hayata dair acıların birikti içimize. Çocuklara bir şeker ver."
"Bir şeker yetecek mi?"
"Çocuk bunlar, her şeyi paylaşmayı bilirler."
Cebime baktım. Üzüldüm.
"Şekerim yok." dedim.
"Arka ceplerine bakmadın!" diye heyecanla atıldı.
Hemen arka ceplerime uzandım, minik bir şey buldum ve çıkarıp avucumdaki şekeri görünce gülmeye başladım.
"Şimdi bu çocuklara şekeri nasıl vereceğiz Dedektif?"
"Verdin bile, gülüşünden afiyetle yediler."

Gülümsedim. Gülüşümden şeker yiyen çocuklar vardı içimde. Onlar şekersiz kalmasın diye güldüm. Ömrümü ekmek arası yapıp yiyen insanlara inatla şekeri ağzıma attım. O şeker bütün ömrümü o bayat midelerin içinden çekip almaya yetmeyecekti belki ama bayat mideler şekeri sevmezdi. Çünkü içinde çocuk barındırmayan insanlara şeker zehir gibi gelirdi.

İçimdeki Dedektif

25.10.2016

Sezen'le konuştum: "Bekle." diyor.

Belki de güzel şeyler oluyordur, ben umutsuzca sürüklenirken.

Nerede mi oluyor? Bilmiyorum. Ama bir yerlerde güzel şeyler oluyor Sezen. Kokusu burnumun direğini kırıyor. Henüz bana doğru yaklaşmaya tereddüt eden salt bir umut. Adım adım itinayla bana yürüyor. Ayakkabılarını çıkartmış üstelik çıplak ayakla yürüyor! Ah ince ruhlu güzellik! Geldiğini anlamayayım diye ayaklarına cam kırıklarının batmasına razı oluyor. Ama alıyorum kokusunu. İşte, geliyor! 

Umudumu koyduğum yeri bulamayıp pes ettiğim anda gelip sarılacak bana. Hissediyorum Sezen, hissediyorum bana sarılmak için çıldırıyor. İçin için gülüyor. Benim içim nasıl umutsuzluktan kırılıyorsa onun içi de heyecandan kırılıyor. 

Bir müzikle gelecek bana. Seveceğim. Ben de umudu seveceğim, işim ne! Sevecek insan mı kalmadı, deme. Kalmadı Sezen, vallahi de kalmadı billahi de kalmadı! Bırak seveyim şu umudu. Bırak insan bedeni kadar somutlaştırayım onu. Ete kemiğe bürünsün, doyasıya sarılayım, tutayım ellerinden, öpeyim gözlerinden. Söz, çok sıkmayacağım! Sanki sen izin versen gelecek umut. İzin verirsin değil mi?

Şu insan gibi hissediyorum bak, ellerini havaya kaldırmış, selam duruyor görmediği her şeye. Görmediklerini bekliyor, beklemesini biliyor. Ben neden beklemeyeyim? Üstelik çok üzgün görünüyor. Ben arada sırada gülüyorum bile. Hiç gülmediği her halinden belli olan adam bile görmediklerini bekliyor. Üstelik ben kokusunu alıyorum. Taptaze fakat acı bir koku. Umut bile ölmüş, Sezen. Ceset kokuyor. Bir ceset nasıl taze kokar, deme. Bugün bunu söyleme. Umudun cesedi bile taze kokar. Kokusunu al. O adamın burnu tıkalı.

Çok sevgili umut, sen en güzel bende yaşarsın. Bende! Hey sana diyorum! Ben, ben! Ben, umudunu kaybettiğinde bile umudunu kaybetmeyen insanım. Fakat bana ölerek geliyorsun. Sen ne diyorsun Sezen bu işe? Sence de umut artık biraz ayıp etmiyor mu? 

Belki de tüm suç o cam kırıklarını süpürmeyi akıl edemeyen bende. Ah, ah ne yaptım! Kendi umudumun canını aldım! Bu dünyada güzel bir umut vardı, uzaklardan bana doğru yollar katetti ah ben ne yaptım! Yaşatacağım. Seni içimde yaşatacağım. Kalbin yeniden atmaya başlayacak, doğru insana geldin. 

Evrendeki her şeyin içime çekildiğini hissediyorum. Göğüs kafesimin içine dolduğunu hissediyorum bütün acıların. O kadar katlanılmaz fakat bir o kadar da olağanüstü bir acı. Evrendeki bütün acılar etimde kocaman bir yarık açıp kemiklerimi kırıyor. Bu günlerde bir kara delik gibiyim. Her şeyi sığdırıyorum sonsuz boşluğuma. Fakat boşluğun bile doluluğu vardır ve bu boşluk epey ağır. "İyiyim." demek ne büyük, ne ağır görev! Fakat iyi olmadığım zamanlarda gerçeğim.

Umutsuzum. Sürükleniyorum. Durdur umut. Gözlerim bir beyazlığa daldı. Nefes aldığımı hissetmiyorum lakin göğsümün yükselip alçaldığını görüyorum. En naçizane alışkanlıktır nefes alıp vermek. Bir şeylere üzülmüş olmalıyım. Üzgün gibi bir halim var. Uykumu alamadım yine kabuslar geçti üzerimden. Hayatımın en küçük enerjisine kadar söküp aldı yine. Uykum var. Uyumak istemediğim bir uyku. Biraz daha beklemek istiyorum umudu, elimi tuttu tutacak!

Sezen fısıldadı.
"Bekle."

19.10.2016

Konuşalım.

"Nasılsın?"
Bir an irkildim ve etrafıma baktım. 
Tekrar konuştu.
"Ne düşünüyorsun?"
"Anlamadım." diyerek kaşlarımı çattım ve sandalyemde rahatsızca kıpırdandım.
"Saatlerdir burada oturup tek başına kahve içiyorsun, insanların yüzlerine bile bakmadın."
"Ne düşündüğümü inan ben de bilmiyorum. Dalıp dalıp gidiyorum Dedektif, çek kurtar beni."
"Kurtulacak ne var bu kadar?"
"Olduğumuz yere baksana. Etrafıma bakmadığımı söylüyorsun. Ama bakıyorum Dedektif. Birkaç saniye baktıktan sonra aynı şeylere bakmanın manası nedir? Hepsi yanımdan geçip giden insanlar."
"Burada soruları ben sorarım!"
"Hadi ama... Yapma!"
"Pekala. Anlamı aradığını sanmıyorum."
Yüzümü buruşturdum.
"Ne demek istiyorsun?"
"Etrafındaki insanların yüzlerine bakmaya korkuyorsun. Biriyle bağ kuracaksın diye ödün kopuyor."
Gözlerimi devirdim.
"Ne ilgisi var?"
"Kendine itiraf etme mekanizman mı bozuldu senin?"
"Bozulsaydın seni duymazdım." dediğimde keyfim çoktan kaçmıştı.
"Bir alaka kur." diye diretti.
"Kuramıyorum. Sen kur."
"Neden yalnız oturup, yalnız kahve içip, yalnız benle konuşuyorsun?"
"Çok fazla 'yalnız' kullandın."
Boğazını temizledi ve mahçup bir ses tonuna büründü.
"Çok fazla yalnızsın."
Buruklaştım.
"Yalnızlığın fazlalığı olabilir mi?"
"Olabilir. Haddinden fazlaysa bir yalnızlık da çoğalarak fazlalaşabilir. Bu yalnızlık sana fazla gelmiyor mu?"
"Bazen o kadar çoğalıyor ki, yalnızlığın içinde boğulup gidecekmişim gibi hissediyorum. Fakat kalabalıklar içinde yalnız olduğum kadar hiçbir an yalnız olmadım."
"Öyleyse kalabalığa karış!" diyerek beni yüreklendirmek istedi.
"Boğulmak için mi?"
"Nefes almak için!"
Sitem etmeye başladım.
"Buradayım! İşte! Kalabalık!"
"İnsanların yüzlerine bak."
"Hangi yüzlerine? Bak! Sen bile 'yüzlerine' diyorsun! Sen bile biliyorsun bir tane insanda birden fazla yüz bulunduğunu."
"Sen bir insanın ilk yüzünü ortaya çıkarabilecek bir insansın."
"Bu bana söylediğin en güzel şeydi."
"Şimdi bul o ilk yüzü."
Gözlerimi etrafımdaki insanların yüzlerine iliştirdim. Biriyle göz göze geldim. Gözlerimi hızla kahve fincanıma çevirdim.
"Bakıyorum!" diyerek tepki gösterdim.
"Öyle gizli gizli değil! Gözleriyle karşılaştığında başka yöne bakma girişiminden vazgeç!"
"O insanları tanımıyorum bile."
"Tanışmadığın kimseyi tanıyamazsın, biliyorsun değil mi?"
"Sanırım insanları tanımayı unuttum."
"Sen insanları tanımayı değil, insanlara güvenmeyi unuttun."
"Unutmadım. Hatta çok iyi hatırlıyorum. Güvenmek umutlu şey değil."
"Şans ver."
"Şans mı? Bana verilmeyen şeyi ben nasıl verebilirim?"
"Yarat! Korkmaktan da vazgeç!" diye fısıldadı kulağıma.
Fısıltıya fısıltıyla yanıt verdim. Bir gizlilik edasıyla konuştum.
"İnsanlarla bağ kurmaktan korkmuyorum. O bağların kopacağından korkuyorum. Birçok kez koptu. Neden kopacak bağlar kurmak isteyeyim?"
Sesini yükseltti.
"Benden başkası da nasıl olduğunu merak etsin diye!"
"Bugün çok kızgınsın." diye mırıldandım.
"Sorumu yanıtlasaydın bu kadar kızmayabilirdim."
"Bulanık."
"Ne bulanık?"
"Nasıl olduğumu sormamış mıydın?"

Sustu. Belki de anladı. Dalıp dalıp gitmelerimi, yanıtlayamadığım soruları, insanların yüzlerine baktığımda gördüğüm ilk yüzü aramaktan ne kadar yorulduğumu, bunun beni ne kadar yıprattığını, aslında gülerken bile ne kadar ağlamaklı olduğumu, duvarlarımın arasından çıkmak istediğimi ama her çıktığımda gözlerimin nasıl acıdığını, konuşurken nasıl titrediğimi, bazen aldığım nefesleri henüz veremeden nasıl yok olduğumu... Sustu ve anladı.

İçimdeki Dedektif




18.10.2016

Kahve Sesli İnsanlar

Karşımda oturuyor. Kirpikleri titriyor. Lakin kendine hakim olmakta usta. Elimi fincanıma götürdüm. Minik kulptan tutup dudaklarıma yaklaştırdım. Bir yudum aldım. Sıcaktı. Az sonra kahveyi kokladım. Soluğumu verirken gözlerimi yumdum. Gülümsedim. O kahveli sesi duydum.
"Mutlu görünüyorsunuz."
Gözlerimi araladığımda suretiyle karşılaştım. Mimiklerine savaş açarak kahvesini yudumluyordu.
"Ne zaman gülsem mutlu sandınız. Lakin bilmiyor musunuz her gülüşün altında düşüncelerde kavrulan bir acı yattığını? Kendi gülüşlerinizle karşılaştırın. Söyleyin bana mutlu hissediyor musunuz yoksa acı daha mı baskın? Ben size acı duyuyorum adamım. O da aşk gibi üç harf. Lakin acı aşkın üstüne basıyor farkında değil misiniz? Olmadığınızı söylemeyin! İnanmamın mümkünatı yok. Şu an bile karşılıklı kahvelerimizi yudumlarken ayrı olmamızın sebebini ben size söyleyeyim. Hatta söyledim bile. Bari bunu fark edin. Acı, daha kuvvetli. Aşk, galip gelemedi. Zaten ne zaman gelmiş ki bir mutluluk acının üstüne? Pek mümkün durmuyor değil mi? Tüm bunların üstüne söyleyin hadi, ne derseniz inanacağım ve sorgulamamak için kendime hakim olacağım. Yalan söylediğinize adım kadar emin olsam da söyleyin. Durmayın Arif."
"Durmayacağım. Ancak konuştuğuma emin olmayacaksınız. Adam asla konuşmadı. Adam yoktu. Adam ne doğruydu ne yalan. Böyle düşüneceksiniz. Çünkü adamın bu kadına söyleyeceği şeyler acıdan üstün gelmeyecekti. Elbet gelecek gibi görünecekti. Lakin kadınım... Ah kadınım... Size gelemeyen bir adamın sözlerine değer vermemelisiniz."
"Değer verecek bir kelime dahi kursaydınız eğer..."
"Ağzımdan çıkan her harfe değer verdiğinizi biliyorum. Zira ağzınızdaki tüm sesler benim içime işliyor. Bilirsiniz."
"Hakkı aliniz var efendim. Ne deseniz doludur benim için."
"Sizinle sonsuza dek konuşabilirim kadınım. Hiçbir an gelmez ki bıkayım. Lakin konuşmaktan başka ne yapabilirim. Dokunmak... Cümlelerinize dokunabilirim. Keşke nefesinize de dokunabilsem! Beni daha fazla konuşturmayın."
"Konuşun adamım. Konuşun. Siz konuştukça nefesiniz nefesime yaklaşıyor. Belki sahi değil, lakin ne önemi var. Hissetmek, yetmesi gerektiği durumlarda ne yapabilirim."
"İstesek... Esasen ne yapmak istesek yapabilirdik. Bizi durduran şeyler ne gülünç. Kendimiz dışında ne varsa pek mühim. Bir tane zaman gelmedi ki biz mühim olalım. Gidelim. Bir zaman vicdansız olalım istiyorum. Vicdanımızı aynı zamanda söküp atalım istiyorum. Sonra derhal vazgeçiyorum. Biliyorum ki bu aşkın temeli vicdanla kuruldu. Bu sebeple her seferinde pes ediyorum. Bilhassa sizinle konuşabilme lüksüne sahip olmak yetmeli. Biz mümkün değiliz Nilüfer."
Kahvemi bir kez daha yudumladım. Soğuktu. Fincanımı tabağına yerleştirdim. Elinin yanına elimi koydum. Dudaklarımı araladım. Gözlerimi gözlerine kaldırdım.
"Mümkün olalım."
Bir şey söylemedi. Böyle zamanlarda benim aşırılığım onun susmasıyla son bulurdu. Her hafta sonu olduğu gibi sadece bir kahve içtik. "Son" diye yeminler verdiğimiz hiçbir hafta sonu ne yazıktır ki son olmadı. Yeminlerin ardındaki günler sonunda birbirimizden habersizce yeniden aynı masada bulurduk kendimizi. Bu konuda konuşmazdık. Söz kıymetliydi, lakin bu kahveli ses, bu masaya doğru adımlar atmama sebebiyet veriyordu. Ses tellerine kahve telvesi kaçan adamdan gidemiyordum.

Arif'in Nilüfer'i

17.10.2016

Eskimiş Çocukluğum

Çocukluk fotoğraflarıma çok gülüyorum. Çok az, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az fotoğrafım var. Çünkü ben ortancayım. Ortancalığın yazısız kurallarından biriydi bu. Birinci göz bebeğidir, ilk göz ağrısı! İstemeyeceğiniz kadar fotoğrafı vardır; doğduğu gün anne kucağında, evine geldiğinde, uykusunda, ilk doğum günü pastası ağzına yüzüne bulaştığında, güldüğünde, yürüdüğünde, insanlar tarafından sevildiğinde… Sonuncu ise aslandır! Dahası yoktur, son sevgi yumağıdır, sev sevebildiğin kadar, sakla saklayabildiğin kadar minikliğini! Ortanca ise büyüğünün eskisini küçüğünün yenisini kullanır, öyle tanımsız bir varlıktır.

Bir ortanca olarak ben efendim, ben büyüğümün eski bisikletini kullandım önce, sonra ise küçüğümün yepisyeni bisikletini! İkisini de en çok ben sahiplendim ama benim hiç bisikletim olmadı abi! Bir abim de yok. Keşke bir abim olsaydı. Hep eksikliğini çektiğim ve içtenlikle istediğim bir insandı, abi! O zaman 4 kişi olurduk. Fakat abim yok. O yüzden ben yolda yürürken hep iki insanın arasında sıkışıp kaldım ve bir süre sonra birkaç adım geride kaldım. Ben hep kendimi ortaya sıkıştıramayıp, yer edinemeyip birkaç adım geride yürümeyi kabullendim. Hala da kabulleniyorum. Yalnız yürüyebilirim çünkü. O bisikleti hep benim sandılar. Sabah akşam, yaz kış sürerdim. Bir bisiklet alamaz mıydım? Alamazdım. Bir bisikletlik yeri vardı bu evin. Büyüğümün eskisi gidince küçüğüme yenisi alınmıştı çünkü. Zaten ben biniyorum ki her istediğimde. Ama, "Benim bisikletim." diyemiyorum. Evet, çok içerledim bu duruma, en büyük tutkumun bana aitleşememesine, “İşte benim bisikletim!" diyemeyişime.

Bırakalım şimdi bisikleti! Esas konu çocukluk fotoğraflarım. Objektife attığım ters bakışlar, ben bebekken annem fotoğraf makinesini her ortaya çıkardığında suratım turuncuya gelene kadar ağlamalarım, sonra kardeşim doğduğunda her fotoğraf karesinde tıpkı ablamın ben bebekken bana yapıştığı gibi ona yapışıp sırıtmalarım… Şimdi ise çerçevelerin önünden her geçtiğimde bebekliğimi, çocukluğumu görüyorum. Birkaç fotoğrafım var madem, deyip sahiplenip kesip kırparak bir iki çerçeveye sığdırdım çocukluğumu. Sonra çerçeveye iyice yaklaşıp kendime bakıyorum. “Bu sahiden ben miyim?” deyip gülmekten alamıyorum kendimi.

Bir fotoğrafta kanepede otururken 1 yaşında bile değilim fakat hayattan bezmiş gibi bir oturuşum, bir bakışım var; sanırsın birkaç hayat yaşamış ve isteksizce dünyaya yeniden gelmiş bir insanım! Bir diğerinde beşikte uzanırken baş ucumda sırıtan 3 yaşındaki ablam hiç umurumda değilmiş gibi gözlerimi duvara dikişim. O nasıl bir sırıtıştır yahu, sanırsın kıza yüz tane pamuk şeker vermişler, öyle bir mutluluk içinde. Ne zaman benimle fotoğraf çekilse ne kadar dişi varsa hepsini göstermiş. Benim henüz yoktu dişlerim, o yüzden göstermemişim herhalde!

Eskiden mutluyduk. Ağlarken bile mutluyduk. Bu mutluluk çocuklukta saklıydı. Büyükler tarafından hor görüldüğümüzü bile büyüdüğümüzde fark ettik. Hiç unutmuyorum, ortaokuldayken Türkçe öğretmenimiz hepimize tek tek, “Büyümek mi yoksa çocuk kalmak mı istiyorsunuz?” diye sormuştu. Sıra bana geldiğinde, “Büyümek istiyorum.” demiştim. Öğretmen, “Herkes çocuk kalmak istiyor, sen neden büyümek istiyorsun?” diye bir soru daha yöneltmişti bana. “Anlayamadığım bazı şeyler var, büyüyüp onları anlamak istiyorum.” demiştim. Büyüdüm, anladım, mutlu oldum mu? Oldum vallahi ya, hiç "Büyüdüm, cıs, çok kötüymüş anlamak!" falan demeyeceğim. Mis gibi de anladım. Ben çocukken etrafımda olup bitenleri, büyüklerin hor görüşlerinin sebebini, hadsizliklerini, kötülüklerini, esasında ne düşündüklerini, çocuklara neden sürekli kızıp cezalandırdıklarını anladım. Büyük insanlar tekrar çocuk olamayacakları için küçük insanlara öfkeliydiler. Etrafı dağıtmazlardı, çünkü toplamaları gerektiğini bilirlerdi ve bize de bildirmek için her yolu denerlerdi. 

Peki ben esasında ne zaman büyüdüm? Bir gün ben ölümün yanından geçip tadına baktım ve o zaman büyüdüm. Daha lisedeydim. Hala çocuk sayılırdım fakat orada büyüdüm artık. Büyümek pek hoş başlamamıştı fakat her şeyi anlayabiliyordum artık. Ben artık her şeyi ölüm acısıyla kıyaslıyordum mesela her ciddiyetin önüne ölümü koyuyordum. Çünkü şimdiye dek anlayamadığım tek keskin şey ölümdü. Ölümü anlamadığım o anda diğer her şey daha basit, daha anlaşılır hale gelmişti. Demek ki çok sıkı bir düğüm diğer düğümlerin çözülmesini sağlayabiliyordu. Böyle bir acı düğümü yoktu. Ben hep açımdır mesela, ama o günden sonra günlerce acıkmadım. Bana bir ömür yetebilecek kadar ölüm yemiş gibi midem dolu hissediyordum. Hayatımda duyduğum en saçma şeydi. Bir insan için “Öldü.” damgasını yapıştırıyorduk ağzımızla. 

Henüz bir gün önce gördüğün, karşında gülüp konuşan, yürüyen, gözlerini kapatıp açan, sabahları uyanınca yüzünü yıkayan ve sonra havluyla kurulayan, kahvaltı yapan o insanın nereye gittiğini bilmemek, onu bir daha göremeyecek olmak, sesinin kulaklarını dolduramayacağı gerçeğiyle yüz yüze gelmek dünyanın en saçma şeyiydi. Anlayamadığım şeylere ağladığımı da o zamanlarda fark ettim. Belki de ben bebekken bile anlayamadığım şeyler yüzünden ağlıyordum. Fotoğraf makinesini anlamıyordum. Birkaç fotoğrafım var, hepsinde de ağlıyorum, hepsinde de hayattan bezmiş bir halim var. Şimdi ben çocukluk fotoğraflarıma gülmeyeyim de ne yapayım Sezen?

14.10.2016

Ağaçsız Gökyüzü

Çocukluğumdan bu yana her sabah uyandığımda tam karşımdaki pencereye doğru açarım gözlerimi. O upuzun, heybetli, büyük dalları olan ağacı görürüm her şeyden önce. Bir gün yine gözlerimi o pencereye açtım. Ağaç yavaş yavaş kaydı gözlerimin önünden, ben yavaş yavaş doğruldum yatağımdan. Ağacımın tüm heybetiyle yere savruluşunun çıkarttığı sesi duydum.

Pencereye koştum. Ellerinde balta olan birkaç insan ve benim her sabah ilk gördüğüm şey ağacım, yerde. Yaprakları artık yaprak değil, gövdesi artık gövde değil, kökü artık kök değil, heybeti artık heybet değil, rengi artık matem rengi ağacımın.  

Üç senedir her gün gözlerimi o pencereye açtığımda karşımda bomboş bir gökyüzü görüyorum ben. Ağacımın yemyeşil dallarının süslediği gökyüzü artık sade bir halde duruyor karşımda. Ben her gün kalkıp o pencereye koşuyorum. Ağacımın kökü hala orada öylece duruyor. Elinden gelse gökyüzüne çıkacak bana görünmek için. Ama ne onun ne benim elimizden bir şey gelmiyor. 

Kimse bilmez o ağacın benim ağacım olduğunu. Ben de bilmem kimlerin içinde sakladığını o ağacı. Sanırlar ki sokaktaki parkın yanı başında duran bir ağaçtı. O benim ağacım. Hep merak ettim neden kestiklerini. Heybeti mi rahatsız etmişti yoksa yakmak için mi kesmişlerdi? Ne zararı vardı sokağın köşesinde duran ağacın? Hiçbir zararı yoktu. Aksine gezegenimizin en faydalı canlısıydı. Dünyaya kök salan en güzel dilsizdi ağaç. Fakat insan faydasızı, faydalı gördüğü her şeyin canını baltalıyordu. O gün de tam olarak bu oldu. 

Hep aklımda belirir o gün. Biraz daha erken uyansaydım engel olabilir miydim, diye. Ama ben o sabah hiçbir şey yapmadım. Öylece baktım, hiçbir tepki vermedim. Bağırıp çağırmak istedim o adamlara! Ama yerine geri dikemezlerdi. Sustum. Çaresizliği öyle bir yaşadım ki! Benim hayat boyu yaşayacağım çaresizlik o anda yaşandı ve bitti.

Bir ağaç. Bileğime kazıyın. Bileğime kökleri salınmış bir ağaç kazıyın. O ağacı bu kez kimse söküp alamasın benden. Ben öteki elimle severek sularım ağacımı. Hiçbir insan gelip baltalayamaz. Bir gün gözlerimi açtığımda yere yığıldığını görmem. Sadece yaşadığını görürüm bileğimde. Ben hep buruk kalacağım. O ağaç hiçbir zaman bilemedi hayatımda ölümsüzlük edindiğini. Fakat bilmeli. Anlıyor musunuz? 

Elbette anlıyorsunuz. Anlamayacak insanlara bir şey anlattığım görülmüş şey değildir. Anladığınız için teşekkür ederim ancak tamamen anlamanız da mümkün değil. Bu, hiçbir insan için mümkün değil. Sizi suçlamıyorum. 

Ben o pencereye koşmayı bıraktım.

13.10.2016

Sensin kifayetsiz.


"Kelimeler kifayetsiz." diyerek kestirip kenara attı hissettiklerini.
"Sensiz kifayetsiz!" dedim çıkışarak.
"Ne demeye kızıyorsun şimdi?" diye atıldı.
"Aptallık ediyorsun, sen de biliyorsun asıl kifayetsizin kelimeler değil de insanlar olduğunu!"
"Taktın yine insanlara!"
"Neye takayım istersin? Ota, kediye, kuşa mı?"
"Kuşlara tak."
"Takmayacağım. Kuşların benimle ne işi olabilir? En fazla pencereme konuyorlar! Sonra da zaten uçup gidiyorlar. Fakat insanlar uçmuyor."
"İnsanlara takacaksın illa ki!"
"Konuyu çevirme durduk yere!"
"Durduk yere mi?"
"Hala aynı şeyi yapıyorsun. Dinlemeyi bil Dedektif!"
"Beni azarladığında kendine sırt çevirdiğini hissetmiyor musun?"
"Konumuz bu değil!"
"Daha sonra bu konuya yoğunlaşmak istiyorum."
"Pekala! Ama şimdi dinle!"
"Ne zaman dinlemedim ki..."
"İnsanlar bir şeyleri ifade etmekte güçlük çektiklerinde kelimelerin kifayetsizliğinden yakınıyor. Fakat asıl kifayetsizlik milyonlarca kelimeden bir cümle oluşturmaktan aciz olan insanlarda. Dolu insan bilir kelimelerle her şeyi anlatabileceğini, en azından bir yan yol bulacağını bilir."
"Anlıyorum." diye fısıldadı.
"Anlamış gibi görünmüyorsun!"
"Beni görebileceğini mi sanıyorsun?"
"Belki."
"Seni anlıyorum. Çeliştiğimiz durumlarda beni azarlamadan anlattığında daha iyi anlıyorum."
"Afedersin. Bazen huysuz biri olabiliyorum."
"Bazen mi?"
"Karakterimi değiştiremem fakat bazı zamanlarda kibar olmaya çalışacağım."
"Buna inanmak istersem bir aptal olurum."
"Aptalca fikirlerle karşıma çıkmadığın müddetçe aptal olmayacaksın."
"Fikirlerimi engelleyemem."
"O halde fikirlerini ağzından çıkmadan önce kontrol et."
"Benim bir ağzım var." diye gülümsedi.
"Bunu mu konuşacağız?" diyerek gözlerimi devirdim.
"Bana aşkı tanımlayabilir misin?"
"Yüzlerce farklı versiyonla tanımlayabilirim. Fakat hiçbiri gerçekliğine dokunamaz."
"Yani kelimeler bazı durumlarda kifayetsizdir mi demek istiyorsun?"
"Aksine! Kelimelerimle olabilecek en yakın yan yoldayız!"
"Ana yola ne zaman adım atacaksın?"
"Dipsiz bir kuyuya taş attın ses çıkartmasını bekliyorsun."
"Aşk senin için dipsiz bir kuyu mu?"
"Dibi olan bir kuyuya taş atmadığım müddetçe." diye fısıldadım.
"Neden fısıldıyorsun?"
"Neden sürekli soru soruyorsun?"
"Bilmem. Sanırım içimden geliyor."
Bir kahkaha patlattım.
"Benim içimin de mi içi varmış?"
"Doğruları duymak istiyor musun?"
"Ne istediğimi benden iyi biliyorsun."
"Bazen sorduklarımı senin yönettiğini düşünüyorum."
"Dipsiz kuyulara taş atmaya devam ediyorsun Dedektif."

İnsan ne çeşitli varlık! İçimizde birkaç tane insan yaratabilecek potansiyele sahibiz. İstesek hiçbir zaman yalnız kalmayız. Aslında asla yalnız değiliz. İnsan kendi insanına muhtaç kalabiliyor bazen. Böyle zamanlarda içinizdeki diğer insana tutunabileceğinizi unutmayın. Çünkü kendinizden başka kimse sizi sizden daha iyi anlayamaz. Yan yollarınızda dolaşan insanlarla karşılaştığınızda mutlu olun fakat içinizdeki ana yoldan hiç ayrılmayın. 

"Beni içten içe seviyorsun." diye tebessüm etti.
"Hevesini kırmak istemiyorum. Bu nedenle bir şey söylemeyeceğim."
"İki şey söyleyerek bir şey söylemediğini zanneden bir varlıktan sevgi sözcükleri beklemiyorum!" diye bağırdı.
"Huysuzlukta benimle yarışırsın."
İçimdeki Dedektif

10.10.2016

Konuşalım mı?

"Ne tuhaf." diye mırıldandım.
"Tuhaf olan ne?" diye sordu anlamayarak.
"İnsanlar. Basit şeyleri seviyorlar."
"Ne gibi?"
"Hızlı bir şarkı gibi. İçinde duygu olmayan bir şarkı. Anlamsız olan birçok basit şey gibi."
"Senin için basit olanlar diğerleri için anlam taşıyabilir."
"Belki de ben bunu anlamıyorum. İnsanların sevdiği o basit şeyleri anlamıyorum. Ama küçük şeyleri sevip, küçük şeylerle mutlu olan ve küçük şeylerle üzülen bir insanım. Yalnız bir fark var. O küçük şeylerin bir derinliği oldu hep, asla basit değildiler. İnsanlar basitlikle küçük şeyleri birbiriyle karıştırıyor. Oysaki çok büyük şeyler de basit olabilir. Bir şarkı diyorum, bir şarkı. Çok hızlı bir şarkı."
"Şarkılarla derdin ne?"
"Benim değil, bence onların benimle bir derdi var."
"Şarkıların seninle ne derdi olabilir?"
"Ben insanım, duygu geçirmez bir zırha asla sahip olamayacak bir insan. Bunu biliyorlar."
"İnsanlığından vazgeçebilir misin?"
"Vazgeçebilirim. Fakat vazgeçtiğimle kalırım. Olduğum şeyi inkar etmek ne büyük aptallık olur!"
"Haklısın. Bazen seninle konuşurken ne dediğimi bilmiyorum."
"Ne diyeceğini bilmiyorsun."
"Bana büyük şeylerden bahset." diye soludu.
"Daha sonra." dedim. 

Çünkü zorlamanın anlamı yoktu. Bazen bir yerde tıkanır kalırsın. Noktayı koymanın anlamı birkaç cümle daha kurduktan sonra anlamsızlaşabilir. Bunu bize yapmayacağım. Durmak istediğimde duracak ve konuşmak istediğimde konuşacağım.

"Nasıl istersen!" diye fısıldadı.
"İçimden konuşmanın bir faydası yok, kulakların çok iyi duyuyor."

İçimdeki Dedektif

8.10.2016

Hayatsan Hayatlığını Bil

Sen iyiysen iyiyim, kötüysen kötü. Ama kış geliyor biliyor musun, bir yandan mutluyum bir yandan da içimde huzursuzluk kırıntısı, nedense. Bazen nedenini bilmediğimiz sıkıntılar doluşur içimize. Ama tamamen nedensiz olduğuna inanmıyorum. Henüz bilmediğimiz nedenler hakim üzerimizde. Yılın en sıcak mevsiminin en sıcak ayında doğmama karşın yılın en soğuk mevsiminin en sert geçen zamanlarını seviyorum. Şimdi ise kışın gelişi bir yandan içimi sarıp ısıtırken diğer yandan soğukluğunu yüzüme çarpıyor. Kış, sonbaharın içindeyken bile geleceğini fazlasıyla belli ediyor. Yakında koşup sarılacak bana.

Kendimi hiç iyi hissetmiyorum, diye sayıklıyorum. Hiç iyi hissetmiyorum. Kahvaltı yapıyorum; yemek gelmiyor içimden, mutsuzluğa dair bir şeyler birikmiş içime. Dışarı çıkıp hayatı yaşamak istiyorum ama kapana kısılmış gibiyim çıkamıyorum. Biliyorum sen de benzer şeyler hissediyorsun ama birine söylemezsem patlayacağım. Hiçbir şey yaşamıyorum, hiçbir şey. Kitap okumak istiyorum ama mutlu değilim, film izlemek içinse içim rahat değil. Sanki bütün bunlar olurken bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyorum. Sahiden, ben uyurken bile bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissedip uyuyamayan bir insanım. Bir şeyler yapmam gerekiyor ama yapacak bir şeye sahip olamıyorum. Belki de çıkıp sokaklarda dolanmalı. Hem de yağmur yağıyor biliyor musun? Toprak kokusu yine sardı her yanımı, en sevdiğim koku. Yağmur tanelerini yüzümde hissetmek istiyorum ama dışarıya adım atmak var işin ucunda. Çok basit aslında. Ama içimden bir şey gelmedikten sonra yapmanın anlamını bulamıyorum. Belki de içimde bir yerlerde ama tamamen dışıma atamıyorum.

Hayat o kadar dolu ki! Sadece biz kendimizi boş tarafına atıyoruz. Yaşamaya kalksak çok dolu şeyler yaşayacağız. Ama korkuyoruz. Belki üşeniyoruz. Belki de çok aptalız ve dolu tarafa adım atmayı aklımızdan bile geçirmiyoruz. Dolu taraflarına bastığımda ayak seslerimi sen bile duyacaksın hayat! Böylelikle varlığımı kavrayacaksın. İçinde olduğumu anlayacaksın ve artık beni görmek isteyeceksin. Ben de buradayım, hey! Duy beni! Çocuğuna bakan ama onu bir türlü göremeyen bir ebeveyn gibisin. Bana biraz sahip çık da ayağımın altındaki buzları temizle. En azından düştüğümde tut. Tutmazsan ayağa kalkmamı söyle. Hemen! Çünkü içindeyim ve zararım sana.

Neden tutmuyorsun? Yoksa kırıntılarından mı oluşturdun beni hayat? Eğer öyleyse ve ben kırıntılardan oluşmuş bir insansam mucize olmalıyım. Bir mucize ancak kırıntılardan oluşur. Senin kırıntıların bile mucizelere sebep olabiliyor. İstesen birçok cansız nesneye can verirsin. İstersen mutluluğun tadına baktırır, istemezsen acının koynuna yatırırsın. Mutluluğun koynuna yatamıyoruz, tadına bakmakla yetiniyoruz sayende. Çünkü mutluluk damağımıza yerleşemeden hayat kıskançlıkla yamacımıza yaklaşıp acıya çeviriyor yüzümüzü.

Hayat, bazılarımıza evlatlık muamelesi yapan bir anne gibisin. Bir parça daha eklersen kendine belki o zaman mükemmel olabilirsin. Ama yapmazsın. Çünkü yolunda gitmeyi sevmeyen bir macera tutkunusun. Rayından çıkmak için istekli davranan bir tren gibisin ve vagonundaki hiçbir yolcu umurunda değil. Çünkü yaşamak istediğin ne varsa bizler üzerinden yaşıyorsun. Birer piyon gibi kullanıyorsun bizi. Milyonlarca insan barındı içinde ve sen hala doymadın mutsuzluğa. Oysaki mutsuzluktan haz duyan da bizdik değil mi?

Bunca soyutluğun içinden çıkarıp seninle konuşuyorum hayat. Seni somutlaştırıyorum bak! Hem de yazarak! Bazen insanların sana çok yüklendiğini ve haksızlık ederek sövdüğünü düşünürdüm ama biliyor musun sana sövmek fazlasıyla rahatlatıcı. Hem seni parmaklarımın ucuna sığdırıyorum, daha ne istiyorsun? Zaten ben sığdırmasam bile sen bütün harflere dahilsin. Hayatsın sen ya! Hayat! Neyi ifade ettiğini de bir zahmet biliyor ol! Tabi ki biliyorsun, şu yaptığıma bak. Tıpkı bir deli gibi davranıyorum. Hayatla konuşan her insan gibi.

Hayat bazen çok geç midir? Yoksa elbet de geçer mi? Belki her şey tam zamanında oluyor. Belki de ben erkenden esiyorum hayata. Gün ışında kavrulan bir kum tanesi olabilirim. Gökten süzülen bir kar tanesi de olabilirim. Bazı zamanlarda ben yalnızca yağmur olup yağabilirim. Bir an gürleyip bir an sel olabilirim. Hayatın tadını almak istercesine hayallere dalabilirim. Alamadığım nefesler üzerine bahisler kurabilirim. Hayatım birkaç cümleden, birkaç kelimeden ve hatta birbirinden ayrı birkaç harften ibaret olabilir. Hepsi anlamlı bir cümle oluşturabilir ve ben de bir hikaye yazabilirim. Gözlerimi kapatınca her yerde olabilirim; bir an ıssız bir ara sokakta, bir an bilmediğim bir evi keşifte, bir an uçarak şehri turlayabilirim. İstediğim okyanusa gökyüzünden atlayarak dalabilirim ve istersem o okyanustan hiç çıkmam. Belki de çıkmamalı. Kalmalı. Bir okyanusun içindeki balık gibi kopmalıyım kara parçalarından! Hayattan kopmak mümkünse eğer suyun altında kalmalıyım. Fakat balıklar da hayata dahil! Peki kimin bu hayatlar? İşine gelince beni vagonundan atmayı biliyorsun da bir tane soruma cevap vermeyi bilmiyorsun.

Ses tellerin mi koptu hayat? 

2.10.2016

Siz Zaten Delisiniz

Kulaklarım insanlardan duyduğum şeylerle epey kirlendi. Bu yüzden bazen sahiden hayatımın sonuna dek kulaklığımı çıkartmak istemiyorum. Çıkarttığım anda insanlara karşı bir mücadele içinde buluyorum kendimi. Sanki etrafımdaki insanlar o kulaklığı çıkartmamı bekliyor bana saldırmak için. Güç toplamak için müziği son ses açıp gözlerimi kapadığım zamanları biliyorum. Sonra gözlerimi açıp sakinleşip huzuru bulduğum bir ana geçiyorum.

Otobüste otururken camdan dışarı bakıp muhtemelen tek seferlik gördüğüm insanların yüzlerini incelemek ve seslerini duymamak bir filmin uzun bir sahnesi gibi. O insanları çok güzel bir şarkının içindeki filme dahil ediyorum ve bundan haberleri bile olmuyor. Bir hayatın figüranlığını yapıyorlar sessizce. Çünkü diyalogları olursa figüranlıktan öteye geçebilirler. Bu yüzden kulaklığımı çıkartmaya istekli değilim. Yanımda oturan kadın benimle konuşmaya başladığı anda yüzünü unutmayacağımı biliyorum ama ben artık insanları unutmak istiyorum. Bu kadar insan fazla geliyor. Sığdıramıyorum.

Dışarıda; yürüyen, konuşan, ışıklarda karşıya geçmek için kırmızının yanmasını bekleyen insanlar var. Bir yere yetişmek için hayatını riske edip yolun ortasına atlayan insanlar bunlar! Bir anlığına durduklarında ne yaptıklarını sorgulayan ve sorgulamayan insanlar... Birbirine kızgın olan insanlar! Ben artık mücadele etmek zorunda kalmak istemiyorum. Haklı olmak ya da haksız olmak istemiyorum. Laflarının üzerine çıkmak için daha yükseğe zıplamak istemiyorum. Ama yoldan çekilmek de istemiyorum. Üzerime basılmasına da izin vermeyeceğim. Gerekirse daha da yükseğe zıplarım. Sadece neden mücadele etmek zorunda bırakıldığımı anlamak istiyorum. Hayır! İstemiyorum. Bunun mantıklı bir açıklaması olamaz.

İnsanlar birbirine o kadar öfke dolu ki... Sadece, "Merhaba!" dediğinde bile üslubunu kendilerine göre bir manaya getirip, tartışma çıkartmaktan başka işleri yokmuş gibi davranıyorlar. Göğsümün tam üzerinde etimin tam altında bir güç mevcut. Bu güç direnmemi sağlıyor. Susarak bağırdığım zamanlarda insanların nasıl çıldırdıklarını görüyorum. Bir sürü şeyle itham ediliyorum. Susmak bile itham edilmenize sebebiyet verebiliyor. Konuştuğumda ise kendimi haklı saymış oluyorum. Onlara hak vermem için konuşmamı istediklerini fark ediyorum. Karşımdakiler küfrediyor, bağırıyor, kendilerini ifade etme yöntemi olarak mantığa sığmaz bir yolla çaba sarf ediyorlar. Küfretmiyor, bağırmıyorum, mantığımı terk etmiyorum ve onlar benim konuşmalarımla baş edemediklerinde susmaya başlıyorlar. Fakat bu sefer de beni susturmak için bir kez daha aynı yola baş vuruyor ve saldırıya geçiyorlar. Ben konuştukça olmayan aklını da kaybeden insanlar tanıdım. Delirtiyormuşum. Vay canına! Siz zaten delisiniz.

Ne kadar da umut vaat edici bir mantığın insanları! Sahiden de cahille savaşılmıyor. Bu tür insanlara karşı umutsuz bir savaşın içine dahil olmak bile yeterince sıkıcı. Demek ki sadece bir kelime bile insanların ruhuna ulaşıp batmaya yetiyor. Evet, ben kelimelerin insanların ruhuna batabileceğine inanıyorum. Yoksa nasıl bir güç insanı bir kulaklıktan sonsuza dek ayrılmamaya ikna edebilir ki! 

Ses tonu o kadar güzel ki kulağımdaki insanların! Bu kadar güzel şarkı söyleyebilen bir insan kötü olamaz, diyorum. Bu kadar güzel nota yazıp besteleyen bir müzisyen kötü olamaz. Bu kadar güzel şiir yazabilen şair kötülük barındıramaz içinde. Böyle naçizane şeyler seven bir insan da bu kadar kötü olamaz. Sevginin hiçbir tarafından kötülük beslenemez çünkü.

Pek de sevgi pıtırcığı olduğum söylenemez ama insanların deliliğinin altında bile sevgisizliğin barındığına inanıyorum. Belki de düpedüz nefret! Bu koyu nefreti kucaklamak istemiyorum. Kulaklığımı takıp bağıra bağıra söylüyorum: "Müzik dinliyorum, seni duymuyorum."