Eskimiş Çocukluğum

Çocukluk fotoğraflarıma çok gülüyorum. Çok az, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az fotoğrafım var. Çünkü ben ortancayım. Ortancalığın yazısız kurallarından biriydi bu. Birinci göz bebeğidir, ilk göz ağrısı! İstemeyeceğiniz kadar fotoğrafı vardır; doğduğu gün anne kucağında, evine geldiğinde, uykusunda, ilk doğum günü pastası ağzına yüzüne bulaştığında, güldüğünde, yürüdüğünde, insanlar tarafından sevildiğinde… Sonuncu ise aslandır! Dahası yoktur, son sevgi yumağıdır, sev sevebildiğin kadar, sakla saklayabildiğin kadar minikliğini! Ortanca ise büyüğünün eskisini küçüğünün yenisini kullanır, öyle tanımsız bir varlıktır.

Bir ortanca olarak ben efendim, ben büyüğümün eski bisikletini kullandım önce, sonra ise küçüğümün yepisyeni bisikletini! İkisini de en çok ben sahiplendim ama benim hiç bisikletim olmadı abi! Bir abim de yok. Keşke bir abim olsaydı. Hep eksikliğini çektiğim ve içtenlikle istediğim bir insandı, abi! O zaman 4 kişi olurduk. Fakat abim yok. O yüzden ben yolda yürürken hep iki insanın arasında sıkışıp kaldım ve bir süre sonra birkaç adım geride kaldım. Ben hep kendimi ortaya sıkıştıramayıp, yer edinemeyip birkaç adım geride yürümeyi kabullendim. Hala da kabulleniyorum. Yalnız yürüyebilirim çünkü. O bisikleti hep benim sandılar. Sabah akşam, yaz kış sürerdim. Bir bisiklet alamaz mıydım? Alamazdım. Bir bisikletlik yeri vardı bu evin. Büyüğümün eskisi gidince küçüğüme yenisi alınmıştı çünkü. Zaten ben biniyorum ki her istediğimde. Ama, "Benim bisikletim." diyemiyorum. Evet, çok içerledim bu duruma, en büyük tutkumun bana aitleşememesine, “İşte benim bisikletim!" diyemeyişime.

Bırakalım şimdi bisikleti! Esas konu çocukluk fotoğraflarım. Objektife attığım ters bakışlar, ben bebekken annem fotoğraf makinesini her ortaya çıkardığında suratım turuncuya gelene kadar ağlamalarım, sonra kardeşim doğduğunda her fotoğraf karesinde tıpkı ablamın ben bebekken bana yapıştığı gibi ona yapışıp sırıtmalarım… Şimdi ise çerçevelerin önünden her geçtiğimde bebekliğimi, çocukluğumu görüyorum. Birkaç fotoğrafım var madem, deyip sahiplenip kesip kırparak bir iki çerçeveye sığdırdım çocukluğumu. Sonra çerçeveye iyice yaklaşıp kendime bakıyorum. “Bu sahiden ben miyim?” deyip gülmekten alamıyorum kendimi.

Bir fotoğrafta kanepede otururken 1 yaşında bile değilim fakat hayattan bezmiş gibi bir oturuşum, bir bakışım var; sanırsın birkaç hayat yaşamış ve isteksizce dünyaya yeniden gelmiş bir insanım! Bir diğerinde beşikte uzanırken baş ucumda sırıtan 3 yaşındaki ablam hiç umurumda değilmiş gibi gözlerimi duvara dikişim. O nasıl bir sırıtıştır yahu, sanırsın kıza yüz tane pamuk şeker vermişler, öyle bir mutluluk içinde. Ne zaman benimle fotoğraf çekilse ne kadar dişi varsa hepsini göstermiş. Benim henüz yoktu dişlerim, o yüzden göstermemişim herhalde!

Eskiden mutluyduk. Ağlarken bile mutluyduk. Bu mutluluk çocuklukta saklıydı. Büyükler tarafından hor görüldüğümüzü bile büyüdüğümüzde fark ettik. Hiç unutmuyorum, ortaokuldayken Türkçe öğretmenimiz hepimize tek tek, “Büyümek mi yoksa çocuk kalmak mı istiyorsunuz?” diye sormuştu. Sıra bana geldiğinde, “Büyümek istiyorum.” demiştim. Öğretmen, “Herkes çocuk kalmak istiyor, sen neden büyümek istiyorsun?” diye bir soru daha yöneltmişti bana. “Anlayamadığım bazı şeyler var, büyüyüp onları anlamak istiyorum.” demiştim. Büyüdüm, anladım, mutlu oldum mu? Oldum vallahi ya, hiç "Büyüdüm, cıs, çok kötüymüş anlamak!" falan demeyeceğim. Mis gibi de anladım. Ben çocukken etrafımda olup bitenleri, büyüklerin hor görüşlerinin sebebini, hadsizliklerini, kötülüklerini, esasında ne düşündüklerini, çocuklara neden sürekli kızıp cezalandırdıklarını anladım. Büyük insanlar tekrar çocuk olamayacakları için küçük insanlara öfkeliydiler. Etrafı dağıtmazlardı, çünkü toplamaları gerektiğini bilirlerdi ve bize de bildirmek için her yolu denerlerdi. 

Peki ben esasında ne zaman büyüdüm? Bir gün ben ölümün yanından geçip tadına baktım ve o zaman büyüdüm. Daha lisedeydim. Hala çocuk sayılırdım fakat orada büyüdüm artık. Büyümek pek hoş başlamamıştı fakat her şeyi anlayabiliyordum artık. Ben artık her şeyi ölüm acısıyla kıyaslıyordum mesela her ciddiyetin önüne ölümü koyuyordum. Çünkü şimdiye dek anlayamadığım tek keskin şey ölümdü. Ölümü anlamadığım o anda diğer her şey daha basit, daha anlaşılır hale gelmişti. Demek ki çok sıkı bir düğüm diğer düğümlerin çözülmesini sağlayabiliyordu. Böyle bir acı düğümü yoktu. Ben hep açımdır mesela, ama o günden sonra günlerce acıkmadım. Bana bir ömür yetebilecek kadar ölüm yemiş gibi midem dolu hissediyordum. Hayatımda duyduğum en saçma şeydi. Bir insan için “Öldü.” damgasını yapıştırıyorduk ağzımızla. 

Henüz bir gün önce gördüğün, karşında gülüp konuşan, yürüyen, gözlerini kapatıp açan, sabahları uyanınca yüzünü yıkayan ve sonra havluyla kurulayan, kahvaltı yapan o insanın nereye gittiğini bilmemek, onu bir daha göremeyecek olmak, sesinin kulaklarını dolduramayacağı gerçeğiyle yüz yüze gelmek dünyanın en saçma şeyiydi. Anlayamadığım şeylere ağladığımı da o zamanlarda fark ettim. Belki de ben bebekken bile anlayamadığım şeyler yüzünden ağlıyordum. Fotoğraf makinesini anlamıyordum. Birkaç fotoğrafım var, hepsinde de ağlıyorum, hepsinde de hayattan bezmiş bir halim var. Şimdi ben çocukluk fotoğraflarıma gülmeyeyim de ne yapayım Sezen?

Yorumlar

  1. Yazının ilk başları eğlenceliydi. Ortancalık kavramı bu kadar eğlenceli anlatılabilirdi :)

    Sonlara doğru geldiğimizde ise... Ölüm bu kadar hüzünlü anlatılabilirdi.

    Kaleminize sağlık efendim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için teşekkür ederim efendim, sevgiler... :)

      Sil
  2. Aslında ne kadar içimize oturuyor şu çocukluk. Ben ortanca değilim fakat bisiklet çok istedim küçükken hep bir başka bahaneyle alınmadı bana. Yani demem o ki geçen yıllar oluyor sadece.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bisiklet ortak eksikliğimiz, diyelim. :) Yorumunuz için teşekkürler.

      Sil
  3. Çocukluk hayatın anlam bırakan en önemli kısım, herkes flashback ini hep çocukluğa veriyor. :)))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Flashback için en uygun durak çocukluğumuz çünkü. :) Yorumunuz için teşekkürler.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sezen'le konuştum: "Bekle." diyor.

Vincent van Gogh’u Anlamak

Konuşamadıklarımızdan mısınız?