22.11.2016

Mide, Maraton, Cızırtı ve Diş


Sınav haftasıydı ve midem tarafından ihanete uğramıştım.

Görüntüde sabah erken kalkmak zorunda olduğu için sızlanan bir kız çocuğu gibi görünüyorum. Hatta bebek. Ama görünenin altında anlamsız bulduğu şeyler için mücadele etmek zorunda hisseden, Dünya adlı şu güzide gezegende boğulan insanlardan bir tanesiyim.

İnsanlar geçen hafta nasıl olduğumu sorduklarında: "Bünyem kaldırmıyor." dedim. "Bu sınavları kaldıramıyorum." İlk iki gün boyunca ağzıma bir lokma yiyecek koyamadım ben. Anlamsız bir stresin içinde kıvrandım. Yaşadığım şehre çok yakın bir şehirdeki okula gidiyorum, ara sıra. Ben evim olmayan bir evde, başka bir şehirde ve hatta herhangi bir sokakta bile kendimi terk edilmiş gibi hissediyorum. Etrafımdaki hiçbir şey bana tanıdık gelmiyor, bir şey ifade etmiyor. Sanki tanıdığım herkes beni terk etmiş, tek hissettiğim şey bu.

Otobüste gözlerimi kapatıyorum; evdeyim. Yarınlık derdim yok, yarınlık anlamsız ve zorunlu hissiyatlı programlarım yok, yarınlık bir ben varım sıcacık. Sonra gözlerimi aralıyorum güneş yüzüme çarpıyor ama ben donuyorum. Gözlerimi kapatsam ısınacağım. Ama inmem lazım, son duraktayım. Bazı günler ertesi gün sınav çok erken saatte olduğu için orada kalırım. İki gün! İki günün ardından İstanbul sınırlarına girdiğim anda midemde bir rahatlama... Artık yanma falan yok, huzursuzluk da gitti. 

Saat 16:00 

Çantamda belki midem benle barışır diye sabah fakültenin kantininden aldığım sandviç var, yemek için çıldırıyorum. İsteye isteye açtım, yedim bitirdim o sandviçi. Hayatımdaki en anlamsız günlerden birinin sandviçiydi. Ama güzeldi. Açken her şey güzel. Midem İstanbul'u seviyor, anlaşıldı. Zaten ben ne hissetsem midemde hissediyorum. Benim midemde de kalp var. Eminim. 

Ertesi sabah ben yine sınav için okul yollarına düştüm tabi. Cumartesi'den bir sonraki Cumartesi'ye kadar süren o lanet sınav haftasının içinde saçma sapan streslerim içimde pişti. Pişti ve beni zehirledi. Gün yine zehir oldu, midem yine mide olmaktan vazgeçti; kalbe dönüştü, saçma streslerimi aldı düğüm düğüm etti kendini. Yahu, dedim. Sana da ızdırap bana da, nedir senin bu acıya olan ilgin? Ha bir de çok enteresansın, dedim. Bulgur pilavını çok severim ama sen sevmezsin, hemen bir asileşmeler, geceyi bana zehir etmeler falan. Çiğköfteyi tek oturuşta bayağı bayağı yerim ama acısını çıkartırsın yine. Aç karınla içtiğim bir bardak çayı bile kendine içiremezsin. Benim kadar inatçısın, ama atsan atılmaz satsan satılmazsın. Değiştireyim, yenisini alayım, desem tıp daha o imkanları sunmadı galiba. Ama olsun, bir zamanlar bir lokmacık ekmeği bile çok görürdün bana, ve bu aylarca sürmüştü. Saçmasın mide. Ama konumuz sensin. En azından bir yere kadar.

***

Geçenlerde eve geldim, uykusuzluk gribi olmuşum. Evet, uykusuzluk gribi. Bir türlü kendini dinlenmeye adamayan, adamaya çalışsa da bilincin açık kaldığı uyku müsvettesinin ardından aşırı uykusuzluktan ötürü yakalanılan grip çeşidi! Rüzgar esti, ben hasta oldum. Zaten bedenim de o rüzgarı bekliyordu, yığılıp kalmak için. Ama ben ne yaptım? Yığılmadım. Servisten indim, o aptal minibüsü itinayla çektim, eve geldim, duş aldım, oturdum ders bile çalıştım ama anlamadım.

Saat 22:40

Bir mesaj geldi. Sabah 05:20'de servis varmış ama başka servis de olmayacakmış bütün gün! Çünkü lanet olası bir cumartesi gününde sınav mı olurmuş, efendim. Ben olsam, ben, ben benim, zaten ben de öyle düşünüyorum. Lanet olası bir hafta sonunda sınav mı olurmuş, efendim! Ama ben şaşırmıyorum, hem maraton koşularının yapıldığı pazar gününde bile sınav koymuşlardı yahu neden şaşırayım! Boğazı kapatıyorlar, koşmak için. Ama ben sınavın hafta sonu olduğuna mı anlam vermeye çalışayım yoksa koşu gibi muazzam bir sporun mis gibi ormanlarda, doğanın içinde yapılması gerektiğine olan inancıma karşın insan yapımı bir deniz üstü beton bir köprüde koşmanın anlamsızlığına anlam vermeye mi çalışayım, bilemedim. İkisini de yapmadım, kabullendim. Elimden bir şey gelmezdi. En fazla sınava gitmez sonra da mezun olamazdım falan.

Ben o sınavların hepsine gittim. Sonra, "Nasıl geçti?" diye sordu insanlar. "Eh işte." deyip sustum. Ben iyi değilim, sınavlarım iyi olsa neye yarar, diyemedim. Çünkü hala o kadar hastayken sabahın 5'inde yatağımdan kalkıp okula gidip sonra da 5 saat bir sınavı soğuk koridorlarda yarı baygın vaziyette beklememin hesabını kendime veremiyordum. İnsanların suratına bakıp: "Alt tarafı bir kağıt parçası, bu kadar önemsemeyin. Üzerinde yazacak olan puan sizin esas puanınız değil. Zaten olay da puan değil." demeyi öğrenmiş ama yine de gönül rahatlığıyla o yatakta uyuyamamıştım.

***

Hiçbir şey yapmak istememek değil bu. Bu, anlam vermekle ilgili. Kendime eziyet ettiğim şu lanet olası günlerde bir kez daha anlıyorum ki biz dünyaya yaşamaya değil çalışmaya geldik. Fakat yanlış şeyler çalışıyoruz. Çalışmakla derdim yok fakat doğru şeylere doğru saatlerde çalışırsak! 

Ya bu dünyaya sadece geldiysek? Yaşayıp gideceksek? Ki, öyle! Ya hiçbir şey inandıklarımız gibi değilse?Başka bir hayat var. Beynimde cızırtısını duyabiliyorum. Başka bir hayat var. Bazı zamanlar gözümün önüne hiç görmediğimi sandığım görüntüler geliyor. Bazen beynim beni o anlara götürüyor ve farkında olmadan alakasızca mırıldanıyorum. Anlamı çok büyük olan cümleler uçuşuyor dilimde. Başka bir hayat var, her zaman. Hevessiz kalmayalım. Bir ihtimal dahi düşünmemek üzerine kurgulamayalım kendimizi. Onca şeye inanırken başka bir hayatın varlığına da inanalım. Yaşamadıklarımıza inanalım, hadi.

Beynimde bir gece yarısı beni hatırlamamaya zorlayan ve geçmişteki hayattan çıkarıp atan o cızırtı. Fakat duydum sevgili beynim, o hayatın varlığını duydum. O cızırtı oralarda bir yerde, onu bulmalısın.

İstemeden kendimizi hapsettiğimiz ve zorunda hissettiğimiz bir hayatı yaşıyoruz. Zorunda hissettiğimiz ve hatta zorunda olduğumuza inandığımız şeyler yapıyoruz. Sadece yaşayıp gidemiyoruz.

Hayatımın çoğunu gerçekten istemediğim şeyleri yaparak geçiriyorum. Sahiden istemediğim şeyler üzerime çullanınca kedime durmadan dişlerimi sıkarsam geçeceğini söylemeye başlıyorum. Yapmak istemiyorum, diye çığlıklar atan içimdeki o gerçek insanı duymazlıktan gelip istemediğim şeyleri yapmaya devam ediyorum, edeceğim. Ağlamak isteğine karşı koyup susup oturmak gibi. Fakat bir gün buna devam etmemek üzerine planlar yapacağım.

"Az kaldı kızım, dayan!" deyip duruyorum anlamı bulamadığım her anlamsızlığın eşiğinde. Dişlerimi neden sürekli sıkmak zorunda hissettiğimi bilmiyorum ve kendime yarattığım zorundalık hissiyatının çemberinden geçip gitmek istiyorum bir an önce. Lisedeyken, "Bitecek." dedim kendi kendime. 4 sene boyunca nefret ettim okulumun olduğu semtten. Hatta hayatım boyunca bir daha asla adım atmayacağıma dair yeminler bile ettim, öyle bir nefret. Lise bitti. Her sabah çalan o iğrenç alarm sesine koşullanmış bir denek gibi hala ne zaman o sesi duysam aynı şeyleri hissediyorum. Üniversiteye başlar başlamaz yeni bir alarm sesi buldum. Günler geçtikçe ondan da nefret etmeye başladım. Ama bu da bitmeden değiştirmiyorum. Kendime nefret edecek yeni sesler yaratmak istemiyorum çünkü.  "Geçecek." dışında sürekli tekrarladığım bir şeyin daha var olduğunu anladık böylelikle: "Sık dişini kızım!"

Aslında istediğimiz her şeyi yapabilecekken kendi önümüze engeller koyuyoruz. Bu yüzden mutsuz ve acınacak haldeyiz.



10.11.2016

Kusursuz Manyaklık

Her tarafın karanlık olduğu bir zamanda kendi kendime fısıldadım:
"Geçecek."
Sonra: "Geçene kadar nasıl ölmeyeceğim." diye düşündüm.
Tekrar fısıldadım. 
"Geçecek."

Çünkü kendime geçeceğini söyleyerek o delikte nefes almaya devam edebiliyordum. "Geçecek." diye fısıldadığım her tekrarda karanlıktan çıkma çabamdan vazgeçmekten vazgeçiyordum. Çünkü asla geçmeyeceğini hissettiğim şeyin bile asla geçmeyeceğini anladığım zamanda dahi karanlığıma süzülen ışık büyük bir adımdı. O büyük adımı atmak için milyonlarca kez inanarak, "Geçecek." demem gerekiyordu. Diyebilirdim. Geçecek çünkü.

Kendi ellerimle kollarımı sıkıyorum, kendimi tutuyorum, daha da sıkıyorum, sarsıyorum. Birkaç su damlasına karşı koyuyorum. Ağlamak, ne büyük kaçış. Korku dolu pes ediş. Bedenini oluşturan bütün tuğlalarla birlikte asfalta yığılıp turuncu tozlar haline gelmek. Bütün yakıcı maddelere kollarını açmak, ağlamak. Fakat sonunda, "Geçecek." diyebileceksen güç kaynağı. Başını iki yana sallayıp ağlamak değil bu. Bu, başını aşağı yukarı sallayıp, saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırıp, yanaklarını elinin tersiyle silip ağzından çıkan yedi harfli kelimeye inanmak ve fısıldamak: "Geçecek." Yedi. Dudaklarımın arasına sıkıştırdığım yedi harf birleşip halat uzattı o delikten içeri, kurtardı beni, bütün deliklerden. Yedi harf. Sımsıkı tutunduğum bir halat oldu karanlık zamanlarda. 

Her zaman güçlü olmak zorundayız. En büyük baskımız. Geçmesi için gereken bir bilet; güçlü insan olmak. Beynimden sıyırıp atmak istiyorum karanlığı. Bu yüzden soluğum her kesildiğinde, "Geçecek." diye fısıldıyorum. Yine de karanlığı bir türlü sıyırıp atamıyorum, beynimin bir köşesinde yapış yapış duruyor. Fakat bir umut. Ben her gün umut ediyorum. Ben her gün umut etmesem umutsuz bir insan olurum. Umutsuz insan olur mu? Cansız bir nesnenin bile bir yerinde umut yaşıyor. Bir kitap. Her yerinden umut akıyor. Mükemmel bir umut değil.

Hiçbir şey öyle mükemmel değil. Zaten olması da gerekmiyor. Kusursuzluk gerçek değil. Samimiyet ise gerçeklik istiyor. Mükemmellik düz bir yalan. Sağı solu yok, kıvrımları yok. Çünkü kusursuz bir yol. Dümdüz başlıyor ve dümdüz devam ediyor. Zirveye gelene kadar yürüyor ve orada duruyor. İleri gitmiyor. Geri gitmiyor. Eğer mükemmel tükürüyorsa onu da yalamaz. Ama atlamaz da. Geldiği noktada durmak için etrafını yakıp yıkar ve bir tek o sağlam çıkar. Kusursuz manyaklık.

Peki bunun yedi harfle ne alakası var? Çok alakası var. Aslında her şeyin o yedi harfle alakası var. Birinin çıkıp mükemmel insanlara, "Atlamazsan mükemmel değilsin." demesi lazım. Çünkü mükemmelin bile biraz gaza ihtiyacı var. Biraz da gerçeklere. Birinin de onun kulağına yaklaşıp, "Geçecek." diye fısıldaması lazım-Ki etrafını dağıtırken kendini de dağıttığını, inatla durduğu zirvenin aslında bir uçurum olduğunu görsün.

Ben hayatım boyunca her gün mükemmel olmaya çalıştım. Bir gün bile olmadım. Üstüme saçma sapan stresler yapıştırdım. Birini bile hafife almadım. Geçecek'lerim hep bu yüzden. Saçma sapan bir işi elime aldığımda bile deli gibi uğraştım eksiksiz, hatasız olsun diye. Ama mükemmel olduğuna emin olduğum bir şeye bile geri dönüp baktığımda ayrıntıya gizlenmiş hatayı buldum.

Bir sabah parktaki yürüyüş yolundan yürüdüm, sonra akşam dönerken insanların çimleri ayaklarıyla çiğneyerek açtığı yola daldım. Sözde yolumu kısalttım. Ben oraya bassam da basmasam da mükemmel değilim. Fakat mükemmellik de ayrıntıda gizli. Eğer varsa. Sabah basmadığım çimenlere akşam bastım. Orada öyle bir yol yoktu. Biri çimenlere bastı. Sonra diğeri bastı. Sonra öteki. Sonra... Bastılar işte. Sonra ben bastım. Ben çimenlere bastığımda çok utanırım. Etrafta kimse yoksa, çimenlerden utanırım. Birileri olsa yine sadece çimenlerden utanırım. İnsanların üstüne basmadım çünkü. Fakat nedir bu kadar beni baskılayan? Kendi yarattığım suçluluk duygusu. Her olaydan kendime suçlu ünvanını layık gördüm. Mükemmel manyaklık. Evet, elde ettiğim tek şey buydu.

Aslında aklıma taktığım bir raptiyeydi mükemmellik. Olmayacağımı biliyordum, çünkü mükemmelliğin manyaklık olduğunu düşünüyordum. Olasılıksız manyaklık. Ama kendimi umutsuz bir savaşa sokmaya bayılıyordum. Sonucunu bilip yine de mükemmelin o uçurumuna yaklaşmaya çalışıyordum. Etrafımı yakıp yıktım. Ta ki yalnız ben kalana dek.

Atladım mı? Atladım, atladım. Yükseklik korkum yok neyse ki. Gerektiğinde bir uçurumdan bile atlamak lazım. Biraz yüzdüm ben de, rahatladım. Kağıt parçaları, insan parçaları, resmiyet parçaları, yalan parçaları, stres parçaları, ego parçaları, his parçaları, hata parçaları, yargı parçaları arasında yüzdüm. Bunları say say bitmez. Sonra o uçurumdan benimle birlikte atlayan biri daha olduğunu fark ettim. Kulağıma fısıldayan biri. Sürekli kulağıma fısıldayan biri. Aslında kendi kendime fısıldayıp durduğum o yedi harf hep onun gazlamasıydı. Kim olduğunu bilirsin sen.

İ.D