30.12.2016

Seni seçtim kutup ayısı. Pardon fil. Mutasyon?

Canım fil!
Keşke fil olsaydım. Ya da kutup ayısı. Kutup ayısı daha uygun sanki. Aylarca inimden çıkmamaktan hiç şikayetçi olmazdım bile, karların arasında uyurdum, mis. Dayanıklı olurdum. Ama vahşi yaşam ve zorunlu iki tane yavru meşakkatli olurdu. Git av bul, bebeleri besle, bir yandan kış için vücudunda yağ biriktir falan. Ne zor işler yahu. Yavruları bilemem ama yağı iyi biriktirirdim o kesin. Helal olsun ayılara. Bana da olsun. Ayılar sık sık hastalanmıyordur herhalde. Alışık olmaları lazım sonuçta. Migrenleri de yoksa ben ayı olmak istiyorum. Ama kutup ayısı. Arada bir fil de olabilir miyim acaba? Lütfen! Kime diyorsam. Çok sevimliler. Elimde değil, karşılıksız bir sevgi besliyorum kendilerine. Kocamanlar. Suratlarında bir gülücük varmış gibi görünüyorlar.

Kar leoparı
Geyik olmak istemezdim. Kurtlar, aslanlar, kaplanlar her an avlama peşinde falan. Derde gel. Kıvrakça kaçabiliyorsun ama nereye kadar? Bir yerde popondan ısırıp işini bitirmeyi garantiliyor. Ama az önce izlediğim belgeselde çok farklı bir durum gerçekleşti. Bana göre farklı. Çünkü ben şu ana kadar teke tek mücadelede yemek olmaktan kurtulan geyik görmedim. Ben mi şanssızım geyikler mi bilmiyorum. Ama işte az evvelki Markhor dağındaki keçi arkadaş (geyik olmasa da) poposunu leoparın ağzına kaptırmasına rağmen bir anda mücadeleden vazgeçmediğini kanıtladı ve adeta: "Bugün ölmeyeceğim." diyerek kar leoparı abimizin ağzından bir anda sıyrılıp totosunu kurtardı ve aşağıdaki suya atladı. 

Katerina Plotnikova 'Wildlife Pose'

Leopar abimiz (dişi bile olsa abi derim) ve ininde aç biilaç bekleyen yavrusu için üzülmedim değil ama önce keçinin kurtulmasına sevinmekle meşgul oldum. Yahu bu besin zinciri de bir acayip. İnsanı şekilden şekle sokuyor. Keçi ölmesin yazık, diyorum, dişlerimi sıkıyorum av esnasında ama sonra da, la bu leopar ne yiyecek, ot mu yesin, diye bir de ona üzülüp kendime kızıyorum. E bu insan ne yapsın, ben ne yapayım?


Caribou

Kum fırtınasında annesini ve sürüyü kaybedip yanlış yöne yürüyen o yavru file ve bir av sırasında anneciğinden ve sürüden ayrı düşüp poposunu bir kurdun ağzına kaptıran ve nihayetinde korkuyla teslim olan, sanki otursam bir şey yapmaz, yemez beni, diye düşünen geyiğe (caribou) çok üzüldüm. Ben kurt olsam kesin o yavruya kıyamayıp başını okşar, bir de 'elinden' tutup, gel annene götüreyim seni, derdim. Sonra da geyiklerle dost olup birkaç gün yaşadıktan sonra ölürdüm. Kendime faydam yok yemin ederim. Ben en iyisi insan olarak kalayım, vahşi yaşam bana göre değil. İnsan en vahşi hayvan diye boşuna dememişlerdir ama o başka bir surviving. 

Amelie'siz bir yazı mı?
Yok daha neler!

BBC Planet Earth I
seyredip geldim.


Kutup ayısı ve bebeler
Kutup ayısı olmaktan bahsediyordum nerelere geldim yine. Kutup ayısı inine yakın bir market varsa hala vahşi yaşama uyum sağlayabileceğime inanıyorum. Ama marketler survivinge dahil değil. Afrika dahil. Kutuplar dahil. Aslanlar dahil, geyikler dahil. Keçiler ve kurtlar dahil. Birçok şey dahil fakat marketler dahil değil. Su için bile (BİLE!) bir yerden bir yere göç etmek zorundalar.     Çok meşakkatli. Aslında ben hep kuş olmak istediğimi sanmıştım ama içimde her an file dönüşmeyi bekleyen bir kutup ayısının yattığını da anlamış oldum böylelikle.

Çok önemli not: Sizleri fotoğraflara boğmak istemezdim ama bir şeyler anlatırken görsel kullanmayı seviyorum. Boğulacaksak fotoğraflarla boğulalım.
SIR: 6 kere 6 36




21.12.2016

Aklını mı yuttun?

Sen deli değilsin. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama sen deli değilsin. Delirmedin. Aklın oralarda bir yerde. Sen deli falan değilsin. Farkındasın her şeyin. Gözlerini yumduğunda aklınla baş başa kalıyorsun. Sen de farkındasın. Biliyorsun. Sen deli değilsin. Gözlerini açtığında gördüklerinin telaşesine kapılıyorsun. Anlıyorum. Fakat sen deli değilsin. 

Deli olmak işine geliyor fakat aklına ihanet etmeyi bırak. Ayağa kalk. Ayakta olduğunu zannetme ve diz kapaklarını asfaltla kaynaşmaktan kurtar! Çünkü sen deli falan değilsin. Biliyorum daha kolay görünüyor fakat daha zor olanı seçtiğinin farkına var. 

İnsanlar yanından geçip gidiyor, gitsinler sana ne! Yüzüne bakmaktan çekiniyorlar, delisin diye! Anlamaya çalışan birkaç insan doluşuyor yüzüne, anlamıyorlar. Hikayeler uyduruyorlar arkandan, deli olmana sebebiyet verebilecek birkaç dramatik hikaye yaratıyorlar, hoşuna gitmiyor ama sesini çıkartmıyorsun. Çünkü sen deli falan değilsin. 

Bir kızı sevmişsin vakti zamanında. Gel gör ki kızı sana değil başka birine vermişler. Güya! Sen de buna dayanamayıp delirivermişsin. Delirmek ha? Bir kızı sevdin ve sana yar olmadı diye delirdin ha? Pekala sen deli değilsin fakat toplum deli kardeşim! Zaten bizim delilerimizin hepsi de aşktan delirmiş, sen de fark etmişsindir. Esas delilerimiz bu vasat hikayerleri uyduranlardır. Çünkü sen deli falan değilsin!

Geceleri ne yapıyorsun merak ediyorum. Hiç mi özlemiyorsun aklını, tamam bazen ben de çıldırıyorum ama delirmiş gibi yapmıyorum. Elime bir şey geçmeyecekse de en azından elimdekini kaybetmiyorum.İnsanları çok mu umursadın? Ben de umursadım fakat sen ciddi umursamışsın. 

Delirmek ne demek? Dur, internet elimizin altında ya, soralım. "Delirmek: Akıl ve ruh sağlığı bozulmak, aklını yitirmek, deli olmak, çıldırmak." Çok afili bir tanım. Sen aklını mı yuttun. Yutabildin mi? Yutsan acıtmayacak belki. Ama yutamıyorsun. Çünkü sen deli falan değilsin!
Sır: Şimdi ben buraya neden çıktım? Çıktım. Çünkü yazdım.

20.12.2016

Suçlu muyum?

"Hatırlıyor musun, Dedektif?"
Gülümsedi ve dudaklarında kısa bir tebessüm oluştu.
"Evet! İlk yazılı konuşmamızdı."
Başımı salladım.
"Sana büyük şeylerden bahsetmemi istemiştin. Bugün onlardan bahsedeceğim."
Gözlerini devirdi.
"Vakti geçmişti."
"En güzel vakit, geçmiş vakittir." diye onu ikaz ettim.
Kaşlarını kaldırdı.
"Belki de tam vaktidir. Ne dersin?"
"Belki." diye soludum.
Derhal sorularına başladı.
"Büyük nedir?"
"Büyük, bizim boyumuzu aşan her şeydir."
"Ama boyumuzu aşmayan ve gözümüze büyük gelen şeylerle de karşılaştığımız oldu. Buna ne diyeceksin Suçlu?"
Gülümsedim. Ben ona Dedektif diye hitap ederken bana hiçbir ad takmamasını garipsemiştim ama Suçlu gibi bir adlandırma da beklemiyordum. Kısa bir nefes aldım.
"Bazen bizden daha aşağıda olan şeyler de birlik olup bütünleşebilir ve boyumuzu aşacak duruma gelebilir."
"Küçücük bir sinek de tek başına büyük görünüp boyumuzu aşamaz mı? Hem de uçuyor, daha kolay aşabilir mi?"
"Aşabilir."
"O halde tanımlaman yığılabilir."
Canı sıkılmaya başladı. Beni alaya almadan kaç dakika konuşabilirdi ki zaten! Ciddiyetimi bozmadım.
"Sanmam. Bir tanımdan birçok farklı anlam çıkarılabilir. Fakat bir tanım pes edip öylece yığılıp kalamaz. Mutlaka ayakta kalacak gücü bulur."
"Bana büyük şeylerden bahset."
"Savaşlardan, insanlardan, dünyadan, evrenden, ağaçlardan, çiçeklerden... Hangisini istersin?"
"Bu saydıklarının hepsini."
"Savaşlar, bir saçmalığın en ciddi ve en büyük hali. İnsanlar, amaçsız yaşayamayan ve savaşsız amaçlar üretemeyen küçük fakat bir o kadar da büyük kötülüğün patlamış hali. Evren kendi başına değil birçok ufak şeyin birlik olmasıyla devleşmiş sonsuzluk silsilesinin çekici bir parçası fakat genelleştirilmiş hali. Ağaçlar, dünyaya ve belki de evrene kök salmış en güzel canlı. Çiçekler koparılmaya mahkum, çünkü insanların basitçe koparabildiği zayıf sanılanın aksine güçlü. Bunların hepsi savaşlara dahil. Hepsinin içinde iyiliğin ve kötülüğün harmanlaması mevcut. Hepsinden iyi ya da kötü şeyler çıkartabilirsin. Fakat bilirsin ki en dikkat çekicisi savaştır. Barışı kimse önemsemez. İçten içe saçmalık doluyuz."
"Ciddi bir saçmalık. Bunları daha önce tanımlamış mıydın?"
Başımı iki yana salladım. Gözlerini kocaman açtı.
"Dünyayı unuttun!"
Hemen gözlerimi yukarıdaki satırlara iliştirdim. Sahiden unutmuştum!
"Dünyayı nasıl unutabildim? İçinde yaşadığım akvaryum. Yaşamak... Amma büyük konuştum. Fakat ne zaman yaşadım?"
"Her zaman ya da hiçbir zaman." diye konuştu.
"Tam ortası, Dedektif. Tam ortası."
"Yaşarken yaşamamaktan mı yoksa yaşamazken yaşamaktan mı bahsediyorsun Suçlu?"
Uzun bir sessizlik.
"Burada duralım."
Dudak büktü. Yine de kabullendi. Arkasını dönüp karanlığa karıştı. Zaten hep karanlıktaydı. Sadece benim gözlerimin alıştığı bir karanlık. Onu karanlığına daha da fazla itmek istemiyordum ama bazen itmek zorunda kalıyordum. Zira Dedektif karanlıktan besleniyordu ve ben de bazen susmak istiyordum. Beni anlamazlıktan geldiği zamanlarda bile anladığını biliyordum. Ama yine de karanlıkta bir şeylere çarpa çarpa bana sitem ettiğini belli etmeden de ortadan kaybolmuyordu. Şimdi de her zaman yaptığını yaptı ve içimde bir o yana bir bu yana çarpıp ortadan kayboldu. Bir süreliğine.

İçimdeki Dedektif

SIR: Gelecekten geliyorum.

18.12.2016

Uçaklar gibi düş beynim!

Sevgili beynim,

Deli misin? Benimle derdin ne? Deli isen niçin? Fakat hiç uyumaz mısın? Yakamdan düşmez misin? Düş! Uçaklar gibi düş beynim! Çünkü deliliğin başımı ağrıtıyor, uykularımı kaçırıyor, gözlerimi canlandırıyor! Düş! En azından arada sırada sus.

Sabaha kadar film izledim. Sonra uyuyayım dedim. Uyuyamadım. Evet, net açıklaması bu.

Saat 05:50

Ama yok! Susmuyor. O kadar çok konuşuyor ki! Hiç susmuyor. Uykunun kollarına teslim olmaya hazırım. O hala konuşuyor.

Saat 06.30

Lütfen sus artık. Şu ana odaklan. Çok uykum var. Sen de yorgunsun. Hadi uyuyalım.

Saat 07.20

Derdin ne? Bir yere gitmeyeceğiz, tamam! Dışarıda kar yağıyor, yatak da sıcacık, kalorifer peteğiyle de aramız iyi ama sen!!! 

Saat 07.40

Aklından film yazmayı bırak. Daha sonra. Tamam! Uyanınca yazacağım bütün sahneleri!

Saat 11:00

Annem odama girdi. Gözlerimi araladım. O ana kadar uyuduğumu sanıyordum. Ama uyumamışım.

"Hiç susmuyor." dedim başıma dokunarak.

Güldü. Bir battaniye getirip üzerime örttü. İyice sardı beni o battaniye. Bir anda hiç fark etmeden uyudum. Beynim de gücünü yarıya indirdi ve kalan enerjisiyle rüyalarımda benimle uğraşmaya devam etti.

Saat 16.00

Uyandım. Beynim hemen sinsi bir bakış fırlattı.

"Ben hiç uyumadım ki!" diye tısladı.
"Aferin." dedim, "İyi b*k yedin!" 

Bir de yaptığı çok iyi bir şeymiş gibi söylüyor yahu! 

"Al sana migren! Ta taaa!!!" diye şimşekler çakıyor.
"Tamam." dedim. "Pes!" 

Aylardır almamak için direndiğim migren hapımı içmek için bir tost yedim. Sonra o ilacı aldım. Bu kez de beynim alkol almış gibi gevşedi.

"İşte böyle! Biraz rahat bırak!"
"Uyumak istiyorum." diye mırıldandı.
"Bu kez de ben istemiyorum, ne olacak?" dedim.
"Bilerek yapmıyordum, lütfen uyu!"
"Yapmam gereken işler var, sevgili beynim. Hadi bakalım, çalışma vakti! Bir daha işe uyumadan gelmezsin!"

Kaşlarını çattı. Hey! Beynimin kaşları var. Sinsi bir bakış fırlattı. Anladım. Geceye kadar enerjisini toplayıp bana saldıracak. Her zamanki taktik işte. Birbirimize uyum sağlayamıyoruz. İsteklerimiz aynı fakat zamanlamada sıkıntı büyük.

Şimdi ben buraya neden çıktım? 
Çıktım.
Çünkü beyniyle bile konuşan bir insanım. 
Çünkü sen de arada sırada beyninle bu mücadeleyi veriyorsun. 
Değil mi? 
Bazen hiç susmuyor.
Sır: Gitmem gerekiyordu. Çok da gerekmiyormuş, demek.

15.12.2016

Bugün 5 yaşındayım.

Uyandım. Gözlerimdeki minik çapakları sildim. Yine rüyamda ağladım herhalde. Saçlarım kısacık, bukle bukle sarılar, birkaç yıl içinde kahve rengine dönüşmeyi bekleyen sarılar. Odaya baktım. Ablamı bulamadım. Neredeydi? Mavi kapıya yaklaştım. Boyum kapı kulpuna yetişecek kadar. Kulpu çevirip açtım. Kapının eşiği çukur. Ama benden yüksekte.

Ayağımda kırmızı yeşil terliğim. Eşiğe çıktım. Kapıyı arkamdan kapattım. Karşımda park. İki adım attım. Sonra sağa döndüm. Caddeye çıkan uzun ve yüksek yol. Yol bile benden büyük, önümde sanki dağ gibi duran bir yokuş. Yolu yürüdüm. Arabalar vızır vızır. Önce sola baktım, sonra sağa, sonra tekrar sola ve ortadaki kaldırıma çıkana kadar koştum. Sağa baktım. Sola baktım. Sağa tekrar baktım ve karşıya geçtim. Biraz yürüdüm. Sağa döndüm. Yürüdüm. Yürüdüm. Sola döndüm. Okula girdim. Ablamın öğretmenini buldum.

"Ablam nerede?" dedim.
"Burada değil, sen niye geldin?" diye sordu.

Omuz silktim. Sorduğu sorunun cevabını çoktan vermiştim. Müdürün odasına yürüdüm. Kapıyı tıklatıp açtım.

"Ablam nerede?" dedim.
"Bilmiyorum." dedi.
"Sen buraya nasıl geldin?" deyip yerinden kalktı.
"Hım. Yok mu! Tamam." diye mırıldanıp odadan çıkarken bir de, "Ben onu bulurum." demeyi ihmal etmedim.

Okuldan çıktım. Sağa döndüm. Sola döndüm. Tekrar sağa döndüm. Karşıdan karşıya geçmeyi ustalıkla yeniden başardım ve o aptal yokuşu inip neredeyse eve ulaşmıştım. Ki annemi gördüm evin önünde. Ama eve kadar bana göre daha çok yolum vardı. Yol çok büyük ben çok ufak. Annem bana doğru hızla yürümeye başladı. Heyecandan bir anda önümdeki koca çamur çukurunu göremedim ve oraya saplanıp kaldım. Sol ayağım tamamen çamur oldu. Dudağımı büktüm. Ağladım ağlayacağım. Burnumu çektim. Ayağımı çektim. Çıkmadı. Annem yanıma geldi.

"Neredesin sen?" diye kızdı.
"Okula gittim, ablamı aramaya." diye yanıtladım.
"Ne? (!!!) Okulda ne işin var? Karşıya nasıl geçtin sen? (!!!)" 
Derken beni kucaklayıp saplandığım çukurdan aldı. Arkasını dönüp yürürken ben boynumu büküp çamura baktım. Bir anda ağlamaya başladım.

Elimi uzaklaşmakta olduğumuz çamura doğru uzattım. Çok uzaktaydı artık.

"Ne oldu?" diye sordu annem.
"Terliğim çamurda kaldı!" diye çığırmaya başladım.
"Ah!" diye telaşlandı, hemen çamura doğru döndük.
Ama ben hala, "Terliğim!" diye 'm'leri uzata uzata ağlıyorum.
Annem eğilip kırmızı yeşil terliğimi aldı ve bana verdi. O kadar mutlu oldum ki bir anda. Bütün o salya sümük ağlayış gitti yerine düşünceli bir ifade geldi.

"Ablam nerede?"
"Evde. Evde!"

Terliğime sarıldım. İçimden bir ses:
"Boşuna o kadar yolu gitmişiz. Canım terliğim!"

Birkaç sene evvel o evin oralara gittim. Yokuş falan değildi. Bildiğin dümdüz yolu ben yokuş olarak görüyormuşum. Anneme sordum, burası yokuş değil miydi, diye. Eğilip büküldü mü şimdi? Yok, dedi, her zaman böyleydi bu yol. O an anladım. Ben çocukken yolu bile gözümde büyütmüşüm. Ama o yolu bu kadar büyük görmesem muhtemelen tek başıma yürümezdim bile. Kendimi biliyorum çünkü. Zor olan ne varsa ona yöneliyorum. Zor olmayanları ise kafamda bitiriyorum. Mesela neden o gün tam karşımdaki parka gidip bakmak yerine ablam evde yoksa kesin okuldadır mantığıyla onca yolu yürüdüm? Çünkü çocukken de tuhaftım. Bunun başka bir açıklaması olamaz. Şimdi de aynıyım, sadece boyum kapı kulpunu geçmeyi başardı, o kadar.
Sır: Kırmızı yeşil terliğimi çok özlüyorum.

14.12.2016

Hayatımın Sırlar Odası


HSO: Evren kadar büyük.

Çok iddialı olmayacaksa bir şey söylemek istiyorum. Bak yine çekindim. Yine de söyleyeceğim. Hayatımı hep diğer insanlardan farklı olduğumu hissederek geçirdim. Çocukken rüyalarımı kimseciklere anlatmazdım. Çünkü her gün gördüğüm kabuslar benim için sıradandı. Zaten herkes bu tür şeyler görür, diye düşünüyordum. Bu konuda yanlış bir fikre kapıldığımı büyüyüp kabuslarımı insanlara anlattığımda fark ettim.

Çocukluktan itibaren, hatta belki de bebeklikten, ana rahminden itibaren (Her şeyi fetüslüğüme kadar indirgemesem olmaz.) her gün rüya, aslında kabus görmediğim bir günüm dahi olmadı. Bazı zamanlarda çok ileri düzeyde uyku problemi yaşadım ve bir dönem "depresyon" denen o iğrenç şeyi keşfettim. Açıkçası şimdiye kadar keşfettiğim en iğrenç şeydi. Oysaki biri bana depresyondan bahsetse kale bile almazdım.

Uyumak istemiyordum. Çünkü gerçek olduğunu bildiğim kabuslar görüyordum. Ruhumun bir şeyler tarafından çekildiğini hissediyordum. Uyku sırasında gözlerimi araladığımda tuhaf yaratıklar, çeşitli halüsinasyonlar görüyordum. Görüyorum! Çocukken dolabın üstündeki cismi bir fareye benzetmek herhangi bir insanın bir cismi bir şeye benzetmesi gibi bir şey değildi, benim için. Korkutucu ve sıra dışıydı.

Uyurgezer olup evden çıkıp sonra da geri dönüp kapıyı çalıp sakin sakin içeri gidip yatağıma yattığım için kilitlenmeye başlamıştı kapılar. Fakat bu kez de kapının kilitli olduğunu bildiğim için tekrarını yapmadığım gerçeği. Sonra yalnız yaşamaya başladığım evde soğuk bir kış gecesi uykudayken yorganımı gayet özenle katlayıp kanepeye bıraktığımı ve üzerime incecik bir battaniye aldığımı fark ettim, sabah donarak uyandığımda. Onu da bir kez yaptım zaten. Bir şeyleri fark ettiğimde içimdeki diğer ben, beni şaşırtmayacağı için duruyordu belli ki! (İçimdeki Dedektif'e selamlar!)

***

Rüyalarımda rüyada olduğumu biliyorum, az sonra uyanmak istersem anında kendimi uyandırıyorum, uçmak istersem uçuyorum. Ama bir gün izlediğim yabancı bir dizide insanların rüyalarında okuyamadıklarını öğrendim, bunu araştırdım ve bilinçaltım buna takmış olacak ki artık rüyalarımda okumaya çalıştığımı fark ettim. Bir süre sonra çabalamadan okuyabiliyordum. Sonra ise rüya ile gerçeğin ayrımını yapamama korkusu yerleşti içime. Korktuğum başıma da geldi(klasik). Yüksek bir yerden atlamak üzereyken: "Rüya bu, atla gitsin." dedim kendime. Tam atlayacaktım! İçimden bir ses: "Ya değilse?" dedi. Sonra: "Rüya işte!" deyip atlama hamlesinde bulundum. Bir an durdum: "Sanırım değil!" deyip geri çekildim. Daha önce hiç olmayan bir şeydi. (Rüyaydı.)

İtiraf etmeliyim ki her uyandığımda şiddetli bir trafik kazasından çıkmış gibi bir halim olsa da bazen o kabuslar bile hoşuma gidiyor, beni farklı bir bilim kurgu evrenine götürüyor çünkü. İstediğim bir hayatı vaat ediyor.  Bitmesini istemediğim rüyalarımı saatlerce devam ettirebiliyor, hatta istersem rüyalarımı değiştirip kurgulayabiliyorum. Bir gün insanların bunları yapabilmesinin normal olmadığını ve herkesin bunları yapamadığını öğrendim. İnsanların gözlerini kapatıp hiç bulunmadığı yerlerde var olarak, bir nevi hayal kurarak var olabilirliği olağanüstü bir durumken bu benim sıradanlığımdı. Hem artık gözlerim açıkken de olduğum yerden sıyrılabiliyordum. Bazen bunu kontrol edemiyordum. Daha doğrusu farkında olmuyordum. İnsanlarla konuşurken birkaç dakika sonra olduğum yere döndüğümde kafa karıştırıcı oluyordu ama fark edilmiyordum bile. Toparlamaya çalışıyordum kaybettiğim ya da kazandığım o birkaç dakikayı. 

***

Artık gözlerim açıkken de yapabiliyorum. İstersem aya gidiyorum, istersem Hollanda'da bir çiftliğin tarlaları arasında dolaşıyorum. Bazen çok gerçek oluyor ve insanlarla yüz yüze geliyorum. Daha önce görmediğimi sandığım insanlarla. Bu yorucu ve yıpratıcı oluyor. Çoğu zaman 9'dan fazla katmanlı rüyalar görüyor ve uyandığımda çıldırıyorum, çünkü uyanamıyorum. Ağlamak ve çığlık atmak istiyorum. Gözlerimi her açtığımda aynı şey ve sahiden açtığımda da aynı şey oluyor! O anlarda çok uykum olmasına rağmen geri yatmaya korkuyorum. Çünkü katmanlar artarak devam ediyor. Sanki ruhum parçalara ayrılıyor. 

Sabah olduğunda her yerim ağrıyor ve hiç uyumamış kadar yorgun oluyorum. İnsanlara bunları anlattığımda çocukken anlatmama kararımın ne kadar doğru olduğunu anladım. Fakat artık anlatmak istiyordum, tutamıyordum. İnsanlar anormal varsaydıkları insanlara ucubeymiş gibi bakarlardı. Öyle de oldu. Oysaki ucube güzel bir kelime. İçine katılan çirkin anlamlara inat! Bunların hayal ürünü olduğunu düşünmekte ısrarcıydılar. Her şey bir kenara sahiden üzüldüğüm tek şey, anlamıyor olmaları değil, inanmıyor olmaları. Sürekli bir şeyleri kafama taktığımı ve bilinçaltıma işlediğimi ve bu yüzden kabuslar gördüğümü söyleyip durdular. Tamam, sizin dediğiniz gibi olsun, ama bu onların olmadığı anlamına gelmez, diye bağırmak istiyordum. Bağırdım. Susarak. Gülerek. Ucube bakışların karşısında kollarımı birbirine sararak. Durdum.

***

Çığlıklar atarak uyanabilirim, her sabah göz kapaklarımı açtığımda halüsinasyonlar görebilirim, rüyalarımda okuyabilirim, insanlar tarafından ucube olarak görülebilir ve bunun acınası bir şey olmadığını bildirerek farklılığımı kabullenebilir ve hatta sevebilirim. Çok rahatsız edici fakat bir o kadar farklı bir yaşam vaat eden bir durum. Rüyalar beynimize tutuşturulan en güzel gerçeklik, en sağlam sığınak, en olağanüstü yerleşke! Ama hayatımı tamamıyla kaplayan bir soru vardı.

Nedendi?

***

Ben küçük bir insanken var olan bütün insanların sadece ben onlara baktığımda var olduklarını, ben baktığımda hareket ettiklerini, ben dinlediğimde konuştuklarını ve onlara bakmadığım anlarda durduklarını, varlıklarının olmadığını düşünürdüm. Dışarıdan bir ön yargı patlat hadi insanoğlu! De ki: "Dünya senin etrafında dönmüyor!" Sahi! Dönmüyor değil mi? Fakat ben yalnızca dünyayı algılamaya çalışıyordum. Sadece bunu biraz farklı yapıyordum, o kadar.

Belki bu gerçeklikte bir şey ifade etmiyor, peki ya diğer gerçeklikte?
Sır: Saate bak! Beynim sus da uyuyalım.

13.12.2016

Uçaklar da düşer.



Kuşları kıskanıyorum.

Onları izlediğimi her fark ettiklerinde kondukları yerden kendilerini intihar eder gibi aşağıya bir bırakışları var, görmen lazım! Sonra suratlarında komik bir ifadeyle tam yere düşecekken kanat çırpıp süzülerek uçmaya başlıyorlar. Alenen dalga geçiyorlar benle. Sanki hissediyorlar kıskandığımı. Ve bilerek: "Kandırdım!" diye güle güle kanat çırpıyorlar! Ben kahkahalarını duyuyorum. Vallahi duyuyorum! Ne vardı yani insanların da kanatları olsaydı?

Ne kadar çok ses doldu bir anda kulaklarıma! Kuşların şarkısı, kalbimin atış sesleri, birkaç sokak ötedeki insanların bağırışları, otomobillerin kulağı tırmalayan gürültüleri, rüzgarın sesi ve havaya yayılan radyasyon! Radyasyon bile doldu kulaklarıma! Bana, düşmekte olduğunu düşündüren uçağın sesi, belki de helikopter. Emin değilim ama sesi bu kadar yakınıma, böylesine şiddetle geldiğine göre hakikaten düşmek üzereydi. Ne zaman uçak sesi duysam kulak kesilirim hemen. Fakat uçağın düştüğü falan yoktu. Duyduğum tüm şiddetli uçak seslerini maceraperest kulağımla duyuyordum. Uçakların düşmesini istemiyordum ama düşen bir tanesini görmeyi istiyordum işte. Çünkü uçaklar da düşer. Biliyorsun.

Her şey o kadar sıradandı ki! Bir şeyler olsun istiyordum. O izlediğim bilim kurgu filmlerine, okuduğum bilim kurgu kitaplarına kendimi çok kaptırmıştım, evet! Gözlerimin gördüğü dünyadan çok daha fazlasını algılıyordu beynim. Öyleyse daha fazlasını isteyebilirim diye düşündüm. İstemekle kaldım. Havada süzülen milyonlarca tozu görebiliyordum. Sokağın başındayken bizim evde pişen yemeği tahmin edebiliyordum. Kulağım da iyiydi, fısır fısır konuşulanları bile duyabiliyordum. Tıpkı bilim kurgu evrenindeki olağanüstü insanlar gibiydim. Sıradan olağanüstü! Ama onları yazanlar, çekenler de insan değil miydi? Hem uçaklar düşebilir, pek tabii öyle Marvel kahramanları da olabilir. Tamam, Iron Man yok, diyebilirsin. Ama sana yok; bana var! Film evreninde belki, ama var. Şimdi bana rüyalarının hiç bilim kurgu evrenine dönüşmediğini söyleme. İnanmam! İnanırsam da vay haline. O zaman rüya görme yetinin ne manası kalırdı? İstediğin her şeyi yapabildiğin bir yer işte! Dünyada yapamadıklarını yapabileceğin bir evren! Değerini bilmek lazım. Bil işte, bilmek güzel. Fakat bazı rüyalar seni delirtebilir. Dikkatli ol.

***

Matematikten nefret ediyordum. Sırf ilgimi çekmediği için anlamıyordum kendisini. Bunu da dün fark ettim. Yıllardır matematiği neden sevmediğimi ve neden bir türlü anlamadığımı. Cevap basitti oysaki: ilgimi çekmiyordu. Anlamadığım bir şeyi de sevemiyordum. Ama esasında neden nefret ediyordum? Çünkü beynime zorla dayadılar bu şahsiyeti, bir silah gibi. Ve durmadan kafama kafama kurşun sıkıyordu. Bu şekilde sevmememin yanında bir de nefretime sahip oldu. Ama matematiğin sözelle birleştiği o mantık kısmı hoşuma gidiyordu doğrusu. Mantığı seviyordum çünkü. Mantığın birleştiği her şey ilgimi çekiyordu. Matematik de mantığa dahil, diyeceksin. Ama hangi mantığa?

Bu hayattaki hangi günümden gerçekten zevk aldım? Doğrusu hiçbir günden gerçek bir zevk almadım. Somut olan hiçbir şey ilgimi çekmedi, soyut olan ne varsa ona çekildim. Belki de bu yüzden.  Ne derseniz deyin ve ne yaparsanız yapın ama yıllarca bir odada oturup kalsanız bile içten de dıştan da değişime engel olamazsınız. Düşünce gücümüz olduğu için ve onu durduramadığımız için istesek de istemesek de değişiriz. Bu yüzden bana yarının bugünle aynı olduğunu söyleme. Asla aynı değil. Her gün daha fazla tükeniyoruz. Bazen kendimi bir tükenmez kalem gibi hissediyorum. Tükeniyorum, tükeniyorum ama bir türlü yazmayı bırakamıyorum, adıma da tükenmez diyorlar. Oysaki ben gayet tabii tükeniyorum işte. Esasında neden tükenmiyorum? Çünkü tükenmez kalemlerin mürekkebi biter ama kalem hala kalemdir, içine biraz daha mürekkep koyarsan yazmaya devam edecektir. Ve o mürekkep bir şekilde eklenir ciğerlerime.

Kalben'in, "Zırhı paslanmış bir kahraman gibiyim." sözlerindeki özne gibiyim şu sıralar. Zırhım o kadar paslanmış ki, ne kendime ne de kahramanı olduğum insanlara bir faydam olmuyor. Kahramanların da zırhı paslanıyor. Paslanan bir zırhı bile çıkarıp atamıyorum. Çünkü zırh benim. Paslansa da bana ait. Ve bu zırhın içindeyken kıpırdayamıyorum, elimden hiçbir şeyin gelmediğini hissediyorum. İlk defa. Sanki bu kez esasında benim elimde değilmiş ve benim yapabileceğim bir şey değilmiş gibi. Ve öyle. Sanki zamanı çoktan geçmiş ama ben hala kafa yoruyormuş gibiyim. Zamanı gelmemiş bir geçmişlik var üzerimde. Belki gerçek bir kahraman değilim, uçamıyorum da onlar gibi. Ama... E umutsuz bir insan da oldum. Şimdi hiçbir şeye benzemiyorum.

Ben uçamıyorum.
Kuşlar intihar şakası yapıyor.
Uçaklar düşüyor ama benden çok uzakta.
Dünya bilim kurguya dahil fakat çok sıradan.
Matematik benden nefret ediyor.
Yarım kalmış bir cümle gibiyim.
Tükenmez kalemler de tükenir.
Ben de olağanüstü değilim, sadece insanım.


(Yazıyla ilgisiz olarak sizi bu güzellikle baş başa bırakıyorum, efendim!)
Sır: Yıldızlarla konuşuyorum. Çocukluğumdan beri.

6.12.2016

Umut Koleksiyonum


Ben uyandığım dakikada bütün günü kafamda bitiriyorum. Akşamı görüyorum. Geceyi görüyorum. Sonraki günleri de görüyorum. Onları da bitiriyorum. Ben belki doğduğum dakikada tüm hayatımı bitirmişimdir. Bir şeylerin başlangıcı yoktur belki bende. Hep sonundayımdır hayatın. Hep sonradanımdır. Başlayamıyorum ben. Hayatımın merkezine yürüyemiyorum.  Oysaki çocukken çok hızlı koşardım. Kimse yakalayamazdı beni. Yakalanmaktan korkardım çünkü. Birinin beni kovalıyor olduğu düşüncesi beni mahvederdi. Yakalanınca ölecekmişim gibi. Hem yakalanan ebe oluyordu! Ben kimseyi yakalayamıyordum ki! Akşam olana, oyun bitene kadar ebe hep ben oluyordum o zaman. Bir şeylerin peşinden koşarken sonucunu biliyordum çünkü. Yakalayamadığımı görüyordum. Ama kaçarken öyle değildi. Kaçarken düşünmüyordum. 

Kirli sesler yine kulağımda. Hiçbir şeyi duymasam olmaz mı? Ya da şimdi açtığım müzik çalsa sadece. Ben sadece o müziği duysam. Kirli sesler yok olsa var olmadan. 'Kirli ses' diye bir şeyden haberdar olmasam. Kulağıma ulaşmadan tuzla buz olsa. Ben hiç duymasam o kirli paslı sesleri. Ama duyuyorum, işte! Kulaklarım yine acıyor. Müzik yine bastıramıyor o sesleri. Ben susuyorum. Konuşsam gürleyip yağmur olup yağacağım! Fakat kimlerin üzerine? Ben bazen yağmur olmak istemiyorum. Ama sonra okyanuslara yağıyorum. Kimsenin bilmediği kendi okyanusuma çekiliyorum. 

***

Doğduğum gün küvözde bütün gün yırtınarak ağlamışım, kimse susturamamış beni. Diğer bebekler mışıl mışıl uyurken benim neden ağlayıp ortalığı yakıp yıktığımı anlayamamışlar. O gün görmüşümdür belki de. Ufacık bir parçasından bütün dünyayı görebilmişimdir. Bu gezegende olup bitenleri daha ilk dakikadan kaldıramamışım galiba. Elbette şairane saçmalıklar silsilesi. Fakat esasında hiç saçma değil. Ama ben öyle söylersem saçma olur. Değil mi? Öyle. 

Sonradan bana ne oldu bilmiyorum. Ama bir şeyler oldu. Hızlı koşmayı bırak, hatta koşmayı bırak, yürümekte bile zorlanmaya başladım.  Nefesim kesildi. Bazen çok zorladım kendimi. Kalbim zonklayana kadar zorladım. Yüzüm kıpkırmızı kesilene kadar! Ciğerlerim sırtımı acıtana kadar zorladım! Niye zorladım? Çünkü tuhaf geliyordu. Ben hızlı koşuyordum ya! Ne ara yürümekten bile bu kadar nefret eder oldum? Ne ara nefesim bu kadar azaldı? Ciğerlerim ne zaman ciğer olmaktan istifa etti?

Bir şeylerden kaçamıyorum belki artık. Kaçmaktan mı yoruldum? Ben bu aralar pes ettim galiba. Ne bileyim. Ne zaman pes ettim bilmiyorum. Ama bir zaman pes ettim. Umutsuz bir gündü. Dramatik bir gün. Ben uzunca bir süre çok fazla umut biriktirdim. Sonra birileri gökyüzünde, bulutların arasında karşıma çıktı. "Olmaz." dediler. "Bu kadar umut fazla. Hem de gereksiz." Her şeyi anlattım. Aslında ne kadar yanlış düşündüklerini ve umudun çok güzel, çok da gerekli bir şey olduğunu söyledim onlara. Hiç dinlemediler biliyor musun? Dinliyormuş gibi yaptılar. Anladıklarını zannettim. Kendi aralarında konuştular. Umutla ve öldürücü bir telaşla bekledim. Sonra hiç beklemediğim bir saatte beni o bulutların arasından çok sert bir tokatla yeryüzüne çaktılar. Onlar yüzüme vurdu. Ama benim bütün derim acıdı. Sadece yüzüm değil, her yerimde o tokatın izi kaldı. Çok yüksekten düştüm.

O güne kadar biriktirdiğim bütün umutları kaybettim. Hepsi etrafa saçıldı. O kadar dağılmıştım ki, bir tanesini bile alıp cebime koyamadım. O kadar yorulmuştum ki, bir tanesine bile elimi sürmeye yeltenmedim. Bir tanesini bile istemedim. Ben umut koleksiyonumdan vazgeçtim. Çok, çok, çok uzun bir süre çabaladığın, emek verdiğin bir şeyin kaybolup gittiğini izledikten sonra bir daha nasıl başlayabilir insan? Şimdi bu insanın neresinde heves yetişir? Ben umut yetiştiremiyorum bu dünyaya. Ben insanoğluna umut yetiştiremiyorum.

Bir sorun mu var, diyorsun bana. Sorun sensin. Sorun ses tellerine sahip olman ve sürekli konuşman, sürekli, sürekli, sürekli! Sorun es vermemen hayata. Pissin çünkü. Pis bir varlıksın. Hayatın o muazzam tadının içindeki zehirsin. Görüntünden pislik akıyor. Sesin çamur. Fakat çamur çok temiz kalır. Çamur değil, başka bir pislik bu. Başka bir pislik. Yeni bir şey değil fakat isimsiz kalmış yüzyıllardır. Bir insanda oluşup yayılırken şekil değiştirip çoğalan bir virüs. 

Böyle insanlarla karşılaşıyorum. Hani yüzüne bakınca iyi olmayan bir şeylerin varlığını görebildiğin! Sen de biliyorsun. Sen de gördün. Canlı canlı karşında görmediysen bile akşam 19:00 haberlerinde mutlaka denk geldin. Bir müddet düşündün, tiksindin, miden kaldırmadı. Ama yine de düşündün. Belki de bunların hepsi birikti ve benim umut koleksiyonumu yerle bir etti. Belki de bu kadar umut hakikaten böyle insanların dünyasında fazlasıyla gereksizdi. Çok üstü kapalı anlatıyorum, değil mi? Fakat ben de böyle anlatabiliyorum. Bir şeylerle bağdaştırmam gerekiyor, cümlelerimin üzerine battaniyeler örtmekten alamıyorum kendimi. Ki sıcacık olsunlar. Fakat bazen bir türlü ısınamıyorsun, değil mi? Ayaklarına çorap giymek için de yataktan kalkmaya üşeniyorsun. Fakat donuyorsun. Kalksana! Omuz silkiyorsun. Tıpkı benim gibi. Çünkü umut koleksiyonları dağılmaya mahkum.

Sevgili umut koleksiyonum, seni yerlerden toplamaktan bıktım usandım. Kusura bakma. Ben senden geçtim.
Sır: Ben, umudunu kaybettiğini söylediğinde bile umudunu asla kaybetmeyen o insanım.

1.12.2016

Tökezledim mi?


Kulağımda bir ses:
"Kalk!"
Başımı iki yana salladım.
Tekrar etti:
"Kalk!!!"
Elimi siyah asfalta sertçe vurdum ve bağırdım.
"Bir yerde tökezledim işte! Yere çakıldım! Kabul et!"
"Tökezleyemezsin." diye tısladı.
"Neden?"
"Üstesinden gelebilirsin."
"Her zaman gelemem. Tökezlediğimi kabul et."
"Kabul etmek canımı yakıyor."
"Neden?"
"Güçlü olduğunu düşünüyorum." 
"Ama tökezledim."
"Hala bunu düzeltebilirsin."
Kaşlarımı çattım.
"İyi ama düzeltmek istemiyorum ki!"
"Nasıl?" 
"Basbayağı!" 
Anlamayarak mırıldandı.
"Ama düzeltebilirsin."
Kızgın bir gülüşle başımı iki yana salladım. 
"Ama düzeltmek istemiyorum. Neden anlamak istemiyorsun?"
"Yapabilirsin."
Bağırdım.
"Zırvalamayı kes!"
Sakin ses tonunu hiç bozmadı.
"Sinirlendin."
"Çünkü bazen bir ahmak gibi davranıyorsun. Tökezlediğinde hemen kalkmak yerine öncelikle soluklanmak gerekir."
"Senin buna ihtiyacın yok." diye diretti.
"Sen beni robot falan mı zannediyorsun?"
"Hayır. Ama bu zamana kadar insan olduğunu unutan ve tökezlediğinde kabul etmeyip imkansızlara karşı son dakika golü atan, atamadığı zamanlarda bile bunu kabul etmeyip hala çabalayan sensin. Şimdi ise benden tökezlediğini kabul etmemi istiyorsun. Vazgeçmeyi öğrettiğini hatırlamiyorum."
Kollarımı birbirine bağladım ve hatamı kabul eden bir ses tonuna büründüm.
"O halde öğretmenin vakti geldi. Tökezledim. Kalkmak istemiyorum ama sen her an yakama yapışıp, 'Kalk, kalk kalk, kalk!!!' diye bağırıyorsun ve ben bundan bıktım. Anlıyor musun? Bıktım! Dinlenmeye ihtiyacım var. Fakat sessiz bir dinlenme istiyorum. Bunun için de senin tökezlediğimi kabul etmene ihtiyacım var."
Söylediklerimin hiçbirine aldırış etmedi ve alay etmeye başladı.
"Kulaklarını tıkasan?"
Gözlerimi devirdim.
"Ağzını bantlasam?"
"Yapamazsın."
"Yapamam. Ama sen kabullenebilirsin."
"Pekala. Kabul. Tökezledin. Hem de çok fena tökezledin. Yıllarca yaptığın planlar, programlar, hepsinin önünde düştün ve onların hiçbiri önemli değil. Ama çok uzun oturma. Dizlerini sar. Bak, kalk demiyorum! İstediğin kadar otur. Sadece acıyı sevmiyorum." 
"Yapamadığım işler, uymadığım programlar sana acı mı veriyor?"
"Aklımın bir kösesinde duruyor. Beynimi kemiriyor. Yapamadıklarının yanında kırmızı renkte 'BAŞARISIZ' diye bir damga yanmaya başlıyor. Yaptıklarının yanında ise rahatlatıcı yeşilin parlak bir tonuyla 'BAŞARILI' yazıyor! Olumlu ve olumsuzun etkisi altında kıvranıyorum."
"Sana bir türlü rahat vermedim değil mi? Benim umursadıklarım senin umursamadıkların olamıyor."
"Aklın acıyı hissedebilecegini tahmin etmemiştik. Ama aklımız acıyor."
"Belki de bilinci kapatmanın bir yolunu bulmalıyız. Bütün rahatsızlığımızın sebebi bilinç. Değil mi?"
"Değil. Bilincimizi dolduran yine biziz."
"Haklısın."
Bir sessizlik.
"Kalkacak mısın?"
Omuz silktim.
"Hayır."

İçimdeki Dedektif