Umut Koleksiyonum


Ben uyandığım dakikada bütün günü kafamda bitiriyorum. Akşamı görüyorum. Geceyi görüyorum. Sonraki günleri de görüyorum. Onları da bitiriyorum. Ben belki doğduğum dakikada tüm hayatımı bitirmişimdir. Bir şeylerin başlangıcı yoktur belki bende. Hep sonundayımdır hayatın. Hep sonradanımdır. Başlayamıyorum ben. Hayatımın merkezine yürüyemiyorum.  Oysaki çocukken çok hızlı koşardım. Kimse yakalayamazdı beni. Yakalanmaktan korkardım çünkü. Birinin beni kovalıyor olduğu düşüncesi beni mahvederdi. Yakalanınca ölecekmişim gibi. Hem yakalanan ebe oluyordu! Ben kimseyi yakalayamıyordum ki! Akşam olana, oyun bitene kadar ebe hep ben oluyordum o zaman. Bir şeylerin peşinden koşarken sonucunu biliyordum çünkü. Yakalayamadığımı görüyordum. Ama kaçarken öyle değildi. Kaçarken düşünmüyordum. 

Kirli sesler yine kulağımda. Hiçbir şeyi duymasam olmaz mı? Ya da şimdi açtığım müzik çalsa sadece. Ben sadece o müziği duysam. Kirli sesler yok olsa var olmadan. 'Kirli ses' diye bir şeyden haberdar olmasam. Kulağıma ulaşmadan tuzla buz olsa. Ben hiç duymasam o kirli paslı sesleri. Ama duyuyorum, işte! Kulaklarım yine acıyor. Müzik yine bastıramıyor o sesleri. Ben susuyorum. Konuşsam gürleyip yağmur olup yağacağım! Fakat kimlerin üzerine? Ben bazen yağmur olmak istemiyorum. Ama sonra okyanuslara yağıyorum. Kimsenin bilmediği kendi okyanusuma çekiliyorum. 

***

Doğduğum gün küvözde bütün gün yırtınarak ağlamışım, kimse susturamamış beni. Diğer bebekler mışıl mışıl uyurken benim neden ağlayıp ortalığı yakıp yıktığımı anlayamamışlar. O gün görmüşümdür belki de. Ufacık bir parçasından bütün dünyayı görebilmişimdir. Bu gezegende olup bitenleri daha ilk dakikadan kaldıramamışım galiba. Elbette şairane saçmalıklar silsilesi. Fakat esasında hiç saçma değil. Ama ben öyle söylersem saçma olur. Değil mi? Öyle. 

Sonradan bana ne oldu bilmiyorum. Ama bir şeyler oldu. Hızlı koşmayı bırak, hatta koşmayı bırak, yürümekte bile zorlanmaya başladım.  Nefesim kesildi. Bazen çok zorladım kendimi. Kalbim zonklayana kadar zorladım. Yüzüm kıpkırmızı kesilene kadar! Ciğerlerim sırtımı acıtana kadar zorladım! Niye zorladım? Çünkü tuhaf geliyordu. Ben hızlı koşuyordum ya! Ne ara yürümekten bile bu kadar nefret eder oldum? Ne ara nefesim bu kadar azaldı? Ciğerlerim ne zaman ciğer olmaktan istifa etti?

Bir şeylerden kaçamıyorum belki artık. Kaçmaktan mı yoruldum? Ben bu aralar pes ettim galiba. Ne bileyim. Ne zaman pes ettim bilmiyorum. Ama bir zaman pes ettim. Umutsuz bir gündü. Dramatik bir gün. Ben uzunca bir süre çok fazla umut biriktirdim. Sonra birileri gökyüzünde, bulutların arasında karşıma çıktı. "Olmaz." dediler. "Bu kadar umut fazla. Hem de gereksiz." Her şeyi anlattım. Aslında ne kadar yanlış düşündüklerini ve umudun çok güzel, çok da gerekli bir şey olduğunu söyledim onlara. Hiç dinlemediler biliyor musun? Dinliyormuş gibi yaptılar. Anladıklarını zannettim. Kendi aralarında konuştular. Umutla ve öldürücü bir telaşla bekledim. Sonra hiç beklemediğim bir saatte beni o bulutların arasından çok sert bir tokatla yeryüzüne çaktılar. Onlar yüzüme vurdu. Ama benim bütün derim acıdı. Sadece yüzüm değil, her yerimde o tokatın izi kaldı. Çok yüksekten düştüm.

O güne kadar biriktirdiğim bütün umutları kaybettim. Hepsi etrafa saçıldı. O kadar dağılmıştım ki, bir tanesini bile alıp cebime koyamadım. O kadar yorulmuştum ki, bir tanesine bile elimi sürmeye yeltenmedim. Bir tanesini bile istemedim. Ben umut koleksiyonumdan vazgeçtim. Çok, çok, çok uzun bir süre çabaladığın, emek verdiğin bir şeyin kaybolup gittiğini izledikten sonra bir daha nasıl başlayabilir insan? Şimdi bu insanın neresinde heves yetişir? Ben umut yetiştiremiyorum bu dünyaya. Ben insanoğluna umut yetiştiremiyorum.

Bir sorun mu var, diyorsun bana. Sorun sensin. Sorun ses tellerine sahip olman ve sürekli konuşman, sürekli, sürekli, sürekli! Sorun es vermemen hayata. Pissin çünkü. Pis bir varlıksın. Hayatın o muazzam tadının içindeki zehirsin. Görüntünden pislik akıyor. Sesin çamur. Fakat çamur çok temiz kalır. Çamur değil, başka bir pislik bu. Başka bir pislik. Yeni bir şey değil fakat isimsiz kalmış yüzyıllardır. Bir insanda oluşup yayılırken şekil değiştirip çoğalan bir virüs. 

Böyle insanlarla karşılaşıyorum. Hani yüzüne bakınca iyi olmayan bir şeylerin varlığını görebildiğin! Sen de biliyorsun. Sen de gördün. Canlı canlı karşında görmediysen bile akşam 19:00 haberlerinde mutlaka denk geldin. Bir müddet düşündün, tiksindin, miden kaldırmadı. Ama yine de düşündün. Belki de bunların hepsi birikti ve benim umut koleksiyonumu yerle bir etti. Belki de bu kadar umut hakikaten böyle insanların dünyasında fazlasıyla gereksizdi. Çok üstü kapalı anlatıyorum, değil mi? Fakat ben de böyle anlatabiliyorum. Bir şeylerle bağdaştırmam gerekiyor, cümlelerimin üzerine battaniyeler örtmekten alamıyorum kendimi. Ki sıcacık olsunlar. Fakat bazen bir türlü ısınamıyorsun, değil mi? Ayaklarına çorap giymek için de yataktan kalkmaya üşeniyorsun. Fakat donuyorsun. Kalksana! Omuz silkiyorsun. Tıpkı benim gibi. Çünkü umut koleksiyonları dağılmaya mahkum.

Sevgili umut koleksiyonum, seni yerlerden toplamaktan bıktım usandım. Kusura bakma. Ben senden geçtim.
Sır: Ben, umudunu kaybettiğini söylediğinde bile umudunu asla kaybetmeyen o insanım.

Yorumlar

  1. İşte böyle vazgeçiyoruz koleksiyonumuzdan. Bahsettiğiniz sesi çamurlu hatta daha pis insanların söyledikleri yüzünden. Neden bunu yapıyorlar, bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. Geçenlerde sesi çamurlu bir beyefendiye denk geldim blog dünyasında ben de işte. Bir an o bahsettiğiniz koleksiyondan vazgeçecek gibi oldum, ama vazgeçmedim. Siz de öyle yaparsınız umarım.

    Duygulandıran bir yazıydı, kaleminize sağlık!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilirsiniz, umutsuz insan olmayı hiç istemem. Lakin beni bu umut mahvetti. Bir de umutsuz insan olmayı deneyeceğim. Belki bu kez umut benim peşimden koşar. Umarım karşılaştığınız hiçbir insan sizin umut koleksiyonunuzu dağıtamaz. Bu hoş yorum için teşekkürler, efendim. Sevgilerle...

      Sil
  2. Umut etmek bazen çok yorucudur, kimi zaman vazgeçer insan. Bu kadar yorgunluğa rağmen bir şeylerin beklentisi içinde yaşamak koyar insana. İşin en kötü tarafı ise gerçekten umuda sarılanlar için bu vazgeçişte bile arkayı dönüp hep bakmak vardır geride bıraktığın umut koleksiyonuna.

    Umut etmek hem içine çektiğin nefestir hem de boğazını sıkıp seni nefessiz bırakan ellerin sahibidir..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umut etmek, öyle yorucu bir eylem ki... Bir yerde nefesi kesiliyor demek ki insanın. Geriye bakmaya bile gücü kalmıyor. O dağınıklığı görmeyi istemiyor insan. Dediğiniz gibi, hem soluğum, hem soluğumu sıkan elin sahibi işte! Bu güzel yorum için teşekkürler, sevgiler...

      Sil
  3. Güzel ve Akıcı yazınız için teşekkür ederim, blogumu izlemeye alırsanız sevinirim... https://hastaliktakip.blogspot.com.tr/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ederim. Bloğunuza bakacağım. :)

      Sil
  4. Umut, bir serçedir dal yorulur ama serçe yorulmaz demiş şair :). Çok severim bu sözü. İadei ziyarete gelmiştim bu hüzünlü ve bir o kadar kelimelerin aktığı güzel ve anlamlı bir yazıyla karşılaştım. Çok etkilendiğimi söylemek istiyorum. Artık hiç Umudum yok dediğimiz zaman bile Umut vardır hep. Kırıntısı bile olsa Umuttur işte. Ben yoruldum artık Umudu bıraktım o benim peşimden koşsun demek bile Umudun kanıtıdır. Saçıldığı yerden koleksiyonunuzu toplamanız ve bir daha dağılmasına izin vermemeniz dileğimle. Sevgiyle kalın.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel söylemiş: "Ummaktır yaşamak."
      Belki de umut koleksiyonum kendi kendini toplamayı öğreniyordur, adından vazgeçemez zira. :) İadei ziyaret ve bu samimi yorumunuz için teşekkür ederim. Sevgiler...

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tuşların Tıkırtısı: Tak tak taka tak!

Vincent van Gogh’u Anlamak

Farkında mıyım?