31.07.2017

Çünkü gri.

İnsan bazı şeyleri ulaşamayacağı raflara yerleştiriyor. Sanırım ben bir sürü şeyi o raflara yerleştirdim. Şimdi de ne kadar çok çabalasam da boyum yetmiyor. Parmak uçlarımda yükseliyorum, boyumun yettiği yere kadar. İşte, dokunmak üzereyim raflara! Tam ulaşacak gibi oluyorum; boyum yetmiyor. Etrafıma bakıp sandalye arıyorum, iki dakika önce tam şurada duran sandalye buharlaştı mı? Yoksa ulaşamayacağım rafların bana kurduğu tuzağa mı çekildi o da? 

Şimdiye dek önüne çıkan bütün zorlukları aştın mı? Peki şimdi neden bu raflara yetişemiyorsun? Çünkü aklın tutuyor seni, çünkü aklın zorlukları sindirip kolaylıkları savuşturdu. Sen de aklına boyun eğdin, o ulaşamayacağın raflara kolayca halledebileceğin şeyleri teker teker yerleştirdin. Yoruldun. Çoktan yoruldun. Son bir güç aramaya çıktın. Ama şimdi ne yaparsan yap hep kırmızı ışık yanıyor. Bazen sarı da yanmıyor değil. Seni heyecanlandıran aptal sarının ardında yeşil ışık yok. Aksi gibi hep o kırmızı! Oysaki siyah, beyaz ve gri olsa çok iyi anlaşırdınız. Hatta sadece hep gri olsa... Çünkü gri.

*
Ve sonra bir film seyredip iyi hissetmek istedin. 
Fakat o da ne? 
Kursağında bir kırıklık...

Filmler beni neden kırabiliyor? Filmler beni neden kırıyor? Filmi yapanlar filmi film olarak görmediğimi bilseydi kırılgan bir son yapabilir miydi? Keşke yaratılan o dünyalara bu kadar sıkı sıkıya bağlı, daha doğrusu bağımlı olmasaydım. O zaman kırılmazdım. Fakat kırıldım; tam kursağımdan kırıldım.

Ben bazen bazı insanlara inanmak istiyorum. Çünkü bazı insanlarda büyüleyici bir şey görüyorum. Bir filmi bekliyordum. Uzunca bir süredir. Sonunda o filme gittim. Uzunca bir süre önce. O kadar zirveye koymuştum ki mutlu sonu, o insanları... O kadar zirvedelerdi ki kimsenin onları yere çekmeye gücü yetmezdi. Kendi güçleri hariç.

Birbirlerini daha da yukarı taşıdılar ama oldukları zirve ikiye ayrıldı onlar yükseldikçe. Ve mutlu oldular. Fakat yutulamayan bir mutluluk çeşidi ürettiklerinin farkında bile değillerdi. İki hayalperestin mutluluğunda yaşanmamış büyük bir detay vardı. O detay birkaç dakikayla mutlu son köşesinde gösterildi. Ama gerçek son değildi. Belki de sen hangisini seçersen o SON'du. Fakat ben gerçek olanın hangisi olduğunu biliyordum. Çünkü seçtiğim son nereden bakarsan bak 'gerçek' değildi. Ben de seçmedim.

Filmler de griymiş gibi davrandıktan sonra gri olmadıkları bir sona imza atıyorlar. Fakat ben gri başlayıp gri gelişip gri ölmek istiyorum. Bir filmi daha hiçbir zaman ulaşamayacağım raflara yerleştirmek istemiyorum. Esasen bu kadar ciddiye almamam gerekirdi değil mi? Alıyorum; omuz silkerek!

SIR değil: Bazı filmlere inanmak istiyorum. Ve ulaşmak.


13.07.2017

Bedensiz İnsan Birikintisi

İnsan koleksiyonumu toplamayı bir türlü başaramadım. Ama sanırım artık benim insan koleksiyonum yavaş yavaş oluşmaya başladı. Henüz çok küçük. Fakat nihayetinde insan biriktirmeye başladım. Hem bu koleksiyon öyle cansız cansız yerinde de durmuyor. Konuşuyor, bağırıyor, hata yapıyor ve affediliyor. Affetmeyi öğreniyor. Affetme bilgeliğine erişen her insan daha mutlu, daha az kırılgan olurken daha fazla insan biriktiriyor. Bazen geriye dönüp baktığımda koleksiyonumdan çıkardığım parçalar beni bir boşluğa itip ölüme terk ediyor. O ellere o gücü veren benim! Kendime acımam yok. Belki koleksiyonumdaki her parçayı affedebilirim. Fakat temel parçanın kendisini affetmesi başka bir şey. Hiç pişmanlık duymadığım diğer parçalar ise uykularımda bile durmadan acıtan birer yaraya dönüşüyor. Zira bazen insanlar da zaman gibi durdurulamaz bir acıya dönüşüyor. Fakat bazen koleksiyonumuzdaki en önemli parçalar biz istemesek de bedenin artık can kaybetmesiyle koleksiyonumuzdan çıkar ve yerine iskeleti ile ruhunu bırakır; 'bedensiz insan birikintisi'. Ve bu noktada kimse son canını kaybeden insana: "Gel de yakan top oynayalım, belki yeni bir can kazanırsın." demez. Belki pişmanlık duyduğum parçaları geri alma şansına bir gün erişebilirim. Fakat bir iskeleti nasıl geri alabilirim, bilmiyorum. Sanırım bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Yine de benimle yakan top oynar mısın? Çocukluğumdaki gibi cesur değilim ama o canı alıp başka birine vermek için bütün cesaretimi toplayacağım ve o topu yakalayacağım!
SIR: "Bilmiyorum." demenin benim için ne kadar zor olduğunu artık biliyorsun.
Bazı ruhlar uzun bir müziğin içinde sonsuza dek dans eder.

12.07.2017

Kaldırımdan Aşağısı Uçurum

"Amacımı kaybediyorum. Bütün amaçlarımı kaybediyorum." dedi, alnını kırıştırıp.
"Belki de bu dünyada yeterince iyi yüzemiyorum." diye devam etti.

Yön duygum da yok, kayboluyorum, yönümü bulamazsam kıyıya varamam. Varamıyorum şu gezegenin hiçbir kıyısına... Belki de yüzmeyi bırakmam gerekiyordur. Ben bu okyanustan çıkmak istiyorum. Çıkmak için boğulmam gerekiyorsa, istiyorum. Çünkü zaten boğuluyorum. Amaçsızlık insanın aklından mantığı çıkarıyor.

Amacımı kaybettim. Hiçbir yere ulaşmak istemiyorum. Hiçbir şey bir amaç değil. Sadece oyalanıp ölmeye programlanmış robotlarız. Aklımı işgal eden koca bir yığın gereksiz zorundalık var. Üstelik bu zorundalıkları ben yarattım. Yaşamak bile zorunda olduğum için yaptığım bir şey haline geldi. Sanki bir gün gerçek bir amaca sahip olabilirmişim gibi hissediyorum. Ama biliyorum, bu beni sadece hayatta tutan bir düşünce. Yüzmeyi bırakmamak için beynimin uydurup beni korumaya aldığı bir yazılım.

Hayatım hiçbir amaca hizmet etmek için var olmadı. Bir robot kitlesinin yanında hiçbir şey ifade etmiyorum. İnsanın gerçek bir amacının olması müthiş bir şey olmalı. Hayatım boyunca hep uydurma amaçlara tutundum. Diğer robotlar gibi şeyler istemedim. Bazen istedim. Fakat sahte amaçlar ürettim. Sahte isteklere tutundum. Gerçek olan bir şey kalmamıştı bu yüzyılda! Kendi gerçeğimi yaratmalıydım. Beynimdeki her şey etime acı veriyor. Daha fazla katlanamıyorum, gerçekliği yaratmak zor, yoktan var etmek oldukça zor. Dişlerimi sıkıp soluğumu tutmaktan yoruldum. Soluğumu tutmak istemiyorum. Fakat ya bir gün istersem?

Ben zaten amaçsız yaşamak istiyorum. Belki de benim amacım budur. Amaçsızlık bir amaç olursa mantığını kaybeder. Fakat amaçsızlık mantığa ihtiyaç duymaz. Her şeyi geride bırakmak fakat ardına bir anlığına bile bakmamak, bunu aklından dahi geçirmemek mümkün mü? Ve geleceği yok etmek.

Bir uçurumdan atlamak.
Ve ölmemek.

Mümkün mü yere çarpmamak? Sadece uçurumla yer arasındaki rüzgara çarpılmak! En sevdiğin müziği duymak, o boşlukta. Gülümsemek, sonsuza dek! Çünkü yere çakılmak yok. Yavaşça alıp hızla verdiğin bir soluk gibi ölüm. Fakat 'yaşamak' kaldırımların kenarlarından dengeni sağlayıp düşmeden yürümek. Düştüğünde tutamadığın bir soluk!

Sesi alnına karıştı. O an büyük bir taş aldım elime, sessizliği tam 12'den vurdum:

"Ben zaten hep düşerim, kaldırımdan aşağı. Sen uçurumdan atlayacak mısın, onu söyle."

SIR: Belki o da uçurumu vururdu 12'den. Fakat önce kaldırımdan düşmesi gerekiyordu.

27.06.2017

Hiçbir zaman mı?

Uzun parmaklarını ensemde gezdirdi.
"İşte buradayım." diye fısıldadı.
Nefesi ensemde yayılırken gözlerimi yumdum.
"Her zaman." diye fısıldadım.
Parmakları güçsüzleşti. Gözlerimi araladım.
"Alınma." diye mırıldandım, "Seninle ilgili değil."
"Her zaman," dedi, "Benimle ilgilidir."
Gözlerimi kıstım. Haklı olabilirdi. Ama değildi.
"Kendimi bir şeylere adayamıyorum."
"Bana da mı? Bana adayabilirsin, Suçlu. Bana ne zaman istersen adayabilirsin!"
"Ben her şeyde varım, Dedektif. Ben her şeyde azar azar varım. Özellikle bir şeyde var olup tamamlanmak bana eksilmek gibi geliyor. Zaten, tamamlanacağını sanmak biraz aptallık olmuyor mu? Bir pilin şarjı bile bitmek için tamamlanıyor. Bir şeye kendini adamak onu olabilecek en iyi hale getirmeyi gerektirir. Sonra da bitmeyi. Ama ben endişe doluyum, kasvetliyim. Bu şekilde kendimi hiçbir şeye adayamam."
"Hata yapmaktan ölesiye korkuyorsun."
"Hani çocuklar elini sobaya yaklaştırdığında 'cıss elin yanar' derler ya...Ben bütün yaptıklarımda her an elim yanacakmış gibi korkuyorum. O 'cıss' sesini kulaklarımda duyuyorum. Ben hep o sobanın etrafında elimi gezdiriyorum."
"Kulaklarını tıka, gözlerini yum, gerekirse duygularını kapat!"
"Bu mümkün değil!"
"İçinde seni tutan bir şey mi var?"
Gözlerimi yumdum.
"Sen varsın."
Omuz silkti.
"Çık dışarı!" diye bağırdı.
Kaşlarımı çattım.
"Böyle demen yeterli, Suçlu!" diye çığırdı.
Başımı hızlıca iki yana salladım.
"İstemiyorum."
"Hiçbir zaman mı?"
"Hiçbir zaman."
Kısa bir nefes çekip gözlerimi açtım.
"Kendimi sürekli bu şeyin içinde buluyorum. Hiçbir zaman hiçbir şey için yeterli olmamak nedir, biliyorum ve istediğim şeyleri tamamlayacak unsurların bende olmadığını görüyorum. Bu beni durduruyor. Ama istemeye devam ediyorum. Sürekli istiyorum, sürekli! Durduğumda bile durmaksızın istemeye devam ediyorum. Hayal ediyorum ve hayal ettiklerimin arasında sıkışıp kalıyorum."
"Peki neden kendini istediğin şeye adamıyorsun? Belki o zaman tamamlayabilirsin."
"Tamamlayamam, Dedektif! Yapamam. Benim istediğim şey insanların ağzına bir parmak bal çalmak, fakat insanlar bir parmak baldan sonra daha fazlasını istemeye başlar. Tıpkı benim gibi. Biz insanlar müthiş bir doyumsuzluk içindeyiz. Şaşırmak, Dedektif, şaşırmaya bayılıyoruz."
"Bu kötü bir şey mi?"
"Bu değil ama şaşıracak bir şeyin kalmaması kötü. Sonrasında her şey yapay geliyor. Her şeye şaşıramazsın ve hayat şaşırmaktan ibaret değil. Birçok duygu var."
"O halde diğer duygulara odaklan. Sevilmezse kaygısını bırak, onaylanmak zorunda değilsin."
"Değilim. Ama bir parçam, büyük bir parçam, onaylanmayı ölesiye istiyor."
"Mutluluğa böyle ulaşamazsın."
"Geçenlerde az kalsın ulaşıyordum!"
"Aa! Sonra ne oldu?"
"Tam mutluluğun kaynağına ulaşıyordum ki insanlara çarptım."
"Ah şu insanlar!"
"Kimse kimsenin ne yaşadığını bilmiyor. Zaten kimse kendisinin ne yaşadığını da bilmiyor. Yani kimse kendi hikayesini bilmiyor."
"O halde kimse bir hikaye yazamaz."
"Kimse gerçek bir hikaye yazamaz. Fakat gerçek bir hikaye yaşar. Ne yaşadığı mühim değil. Zaten hiçbir zaman olmadı. Çünkü kimse kendini tanımıyor."
"Ben seni tanıyorum."
"Keşke tanısan ve anlatsan."
"Bunu kaldıramazsın diye endişe ediyorum."
"Hani beni tanıyordun? Bunu ben bile biliyorum!" diye güldüm.
"İçinde bir özgürlük kıpırtısı, bir özgürlük ateşi. Sanki beynine paslı bir kelepçe vurmuşlar, bu sana engel olamamış ve sen onu kırıp parçalarına ayırıp kurtulacaksın. Yapacaksın!"
"Yapacağım, değil mi? Çünkü az kaldı."
"Her zaman azdır."
SIR: Zamanın içinde sıkışıp kaldım. Sonsuzluk böyle bir şey galiba.

24.06.2017

Sonsuz Karmaşa

Her kitap kendi dünyasını taşır. Fakat hiçbir kitap gerçek dünyayı omuzlarına almaz. İstese bile yapamaz. Gerçek dünyada kurgu yoktur, her şey sonsuz bir karmaşa içindedir. Ben kitap okurken gerçek dünyayı tutan elimi bıraktım. Bütün o sonsuz karmaşayı bırakıp bir kurguya teslim oldum. Ne müthiş bir teslimiyet! 

Kitaplarda bile bazen her şey istediğin gibi gitmez. Çünkü kitap da olsa kurgusu sana ait değildir. İşte bu noktada gerçek dünya devreye giriyor. Hayallerin, kurgun, bıraktığını sandığın elin işte bu noktada kırılma yaşıyor. Ben bu noktada gerçek dünyayı tutan elime bakıyorum. Hangisi gerçek? Ve sonuçta bunun sağlaması sende saklıdır. Hangisini istersen ya da hangisini istemezsen. İki seçenek de sonsuz karmaşa dolu.

Bazen olmasını istediğin şeylerin karşısında oturup vaktini kaçırırsın ve sonraki hiçbir vakit önceki vakti kurtarmaya yetmez. Aslında umudumun bitmediği falan yok. Bütün umutlarım bitiyor, sonra yenisi başlıyor. Çünkü hayat, damarlarımda gizlice gezinen bir eroin. İlginçtir ki bu gerçek dünyayla kurgu dünyasının kurduğu bir bağ. Bu yok olursa geriye var olacak ne kalır, bilmiyorum.

Adım olmasın, özgür olayım. İnsan ismine kelepçelidir. İki kelepçem var. Hatta üç! Birini açşam diğeri fırlatmama engel olur. İkisini fırlatsam üçüncüsü paslanmış ve gereksiz. Her şeyden koşarak gitmek, bu fanusun içinde yüzen tek balık olarak kalmak istiyorum. Ne büyük bencillik ama! Evet, muhteşem! Balıklar da balık olduğunu biliyorlar mıdır dersin? Kim bilir adları nedir? Belki bir adları bile yoktur ve özgürdürler.

Dışarısı hayat kokuyor, ben burnumu kapatıyorum. Rüyalarında koku alamazsın, değil mi? Ben alıyorum. Yazdan nefret ederim. Ama bu, hayat kokmadığı anlamına gelmez. Yeşil kokuyor, arasına mavi karışmış. Bazen yolda giderken müziğimin kulaklarımdan taşıp bütün dünyaya hükmetmesini ve herkesi o gizin içine çekmesini istiyorum. Ama elim hoparlör tuşuna gitmiyor. Zaten gitse de bütün dünya duymazdı, değil mi? Hem duysa ne olur? Herkes müziği aynı pencereden duymuyor.

İçimde güç yok ama hala soluk alıp vermek için son gücüyle mücadele eden ciğerlerim var. O güç bana ait değil. Ciğerler bile sanki benim değil. Bazı zamanlar bütün organlarımın bedenimi kontrolüm dışında yönettiğini düşünüyorum. Aptallıktan değil, öyle hissettirdiler. Ama şimdi ben ne dersem onu yapıyorlarmış gibi geliyor. Fakat bu beynimin işiyse ben mi o'yum o mu ben, bu konuda kafam bir hayli karışık. Aslında zaten hiç istemeyeceğim kadar yalnızım, hatta şu lacivert gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar. Ama sırf yeryüzündeki bütün insanlar yalnız diye ve bütün insanlar kadar! Sırf birbirimizden korkuyoruz diye, hayat geldiği gibi gidiyor. Hiç yaşanmamış gibi.

Hayatın kokusu sindi üzerime.
Zehri avuçlarımı örterken,
Midemde yeşerdi dünya.
Üzerime konuşlanırken ağaçları,
Kökleri ayak bileklerimi kavradı önce,
Sonra tutup çekti,
Her bir zerresinde sürüklemeye.
SIR: Ve ben hayatı sürüklenirken doladım dilime.



8.05.2017

O çocuk benim kafamda.

Belki  de bunu yazmalıyım.
Belki de  bunu yazmamalıyım.
Böyle bir şey nasıl yazılır?
Nasıl taşınır?

Boğazımı kurutan...
Ben en çok...
Ben en çok çocuklara kıyamam.
Ben en çok çocuklara ağlarım.
Belki de yalnız, çocuklara!
Çünkü çocuksan savunmasızsın,
Çünkü çocuksan savunulmaya ihtiyacın var.
Fakat bu ihtiyaca kör gözlerle çevrili ise çevren,
O zaman hemen büyümen lazım.
Büyü çocuk,
Ben büyüdüm.

*

Dün...
Bakırköy...
Bir sınav sonrası...
Bir mağaza...
Bir "anne"
Bir kız çocuğu!
Bir ben,
Onlarca insan!
Kasa kuyruğundaki insanlar...
Önümde bir "anne" ve şeker yerine dayak yiyen bir çocuk...

*

"Gördük sınavlarını!" diye bağırdı kadın, "Çalışmıyorsun!!!"
Çocuk bir şey mırıldandı ama duyulmadı, 'gık' diyemeyecek bir hali var. 
Kadın birkaç adım ileri gidip mağazada dolaştı.
Çocuğun tam arkasından, "Her şey sınav değildir." dedim, duydu, başını biraz yana çevirecek gibi oldu ama durdu. Kadın geldi.
Kadın hayatımda gördüğüm belki de en sert vuruşu yaptı ve kendi çocuğunun kafasına lap diye vurdu. O 'lap' sesi sahiden duyuldu! Donakaldım. Kadın yine birkaç adım uzaklaştı. 
"Ne yapıyorsunuz?" dedim, duymadı. 
Çocuğun başına dokundum, yüzü biraz bana döndü, gözleri dolu, saklamaya çalışıyor. Yüzünde izler vardı, ilk değildi bu!!!
Kadın geri döndü.
"Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Niye vuruyorsunuz çocuğa?" dedim.
Adeta bir kaplan gibi üzerime geldi.
"Sana ne! Sana ne!!!" dedi, içindeki tüm sevgiyi çocukluğunda bırakmış bir kadın.
"Emniyet müdürlüğüne de 'sana ne' diyebilecek misiniz?" dedim.
"Derim, sana ne!" diye çıkıştı kızını kolundan tutup çekiştirirken.
"Ne demek sana ne? Çocuk daha o! Niye vuruyorsunuz, vurmayın!" dedim hayretle.
"Hak etti." dedi, çocukluğundaki sevgiyi büyüklüğüne taşıyamayan bir kadın.

Kızını çekiştirip sırada ilerilere gitti. Şimdi fark ediyorum, aramızda büyük bir boşluk oluştu. Etrafıma baktım. Kimsenin umurunda değildi. Yer ayaklarımın altındaydı fakat değildi sanki, endişeyle doldum, titredim.

"Pekala! O zaman fotoğraflarınızı çekeceğim." diyerek telefonumu çıkarttım ve kadına doğru giderek kamerayı suratına tuttum ve fotoğraflarını çektim.

Umurunda değildi.

Umurunda olan tek şey içinden yerlere kadar saçılan nefreti, öfkesiydi. Neye bu kadar öfkeliydi? 
Tabi ki çocuğuna. Birkaç adım ileriye giden çocuğuna bağırdı yine, "Gel buraya!!!"

Çocuk hemen koştu yanına. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, ağlamak birikmiş içine. Onun da fotoğrafını çektim aceleyle. Boş olan kasaya gittiler. Yanlarındaki kasaya geçtim. Elimde bir isim, herhangi bir adres olmadığından dolayı kasadaki kadına kamera kayıtlarını sordum, o alanı çekiyormuş. Çünkü elimdeki fotoğraflar bir şeyi ispat etmezdi, zaten elim titrediğinden bir fotoğraf bulanık çıkmış. Kayıtları herkese veremezlermiş ama Emniyet alabilirmiş. Kadın ve çocuk bir anda kayboldu, etrafıma baktım göremedim. 

Mağazadan çıktım, etrafa baktım, bir sürü insan, kalabalık.

Elimde isim yok.
Adres yok.
O çocuk benim kafamda. 
Bu beni mahvediyor.

Hayatımda belki de ilk kez tansiyonum düştü, sanırım olan buydu. Nefes almak bile güç geldi, arabaya binip hemen eve gittim, merdivenleri dakikalar sonrasında çıkabildim.
"Kendime geldikten sonra," dedim, "o ismi de o adresi de bulacağım."  
Yapabileceğim ya da birilerinin yapabileceği ne varsa yapılmalıydı. 
"Dur!" denmeliydi. 

Birilerine anlattım bunları. Birkaç tane, "Sen ne yapabilirsin ki?" duydum, "Sen niye karışıyorsun?" Bu daha da kötü hissettirdi. Çünkü insanlar, hiçbir şey yapılamayacağını sanıyor. Hiçbir şeyden haberleri yok.

Soğukkanlılığıyla övünen ben, dün Bakırköy Özgürlük Meydanında soğuk kanımı bıraktım. Belki de en sevmediğim duygudur, çaresizlik. Ama benden daha çaresiz biri vardı, kafamda. Benden daha savunmasız, benden daha üzgün, daha... çocuk.
SIR: Sır değil ama çocukların da hakları var.

6.05.2017

Hiçbir Yer'e Bağlanacak Var

"Ben bir yere bağlanmak istemiyorum."
"Kim ister ki?"
"Bir sürü insan ister." 

Bir ev alırsın, bağlanırsın. Bir araba alırsın, bağlanırsın. Bir hayvan sahiplenirsin, bağlanırsın. Ailene bağlanırsın, arkadaşlarına, aşkına. Bir şehre bağlanırsın, bir trafik lambasına, bir telefona, bir bilgisayara. Ben bir yere bağlanmak istemiyorum. 
*
Bazen metroda çığlık atmak istiyorum. O an herkes 'deli' bakışlar fırlatacak, biraz utanacağım ama rahatlayacağım. Çünkü delirmedim. Videosu internete düşünce insanlar içten içe bunu yapmak isteyecek. Çünkü herkes delirmek üzere. Teoride özgürüz, pratikte yokuz. Henüz değil. Neden bağlanıyoruz? Baskı çalışmalarını sevdiğimizden olsa gerek ki, hepimiz birbirimizi baskılıyoruz, atamadığımız çığlıklar içimizde patlıyor. 

Çünkü delirmedik, değil mi?

*

Bisikletime binip sırt çantamı alıp hiçbir yere, bağlantısızca pedal çevirmek istiyorum. Fakat burada her yer yokuş ve ciğerler yokuş aşağı daha iyi çalışıyor, ya da düz yolda. Gitmek istiyorum. Her gidişin sonunda aynı yere dönmek istemiyorum. Bir seyahatin ardından sırf bağlarımın olduğu şehir orası diye İstanbul'a dönmek istemiyorum mesela. Sadece gitmek var kafamda. Dünyanın en dip köşelerine gitmek. Farklı kültürleri, farklı insan ilişkilerini sanatsal bir keşfediş içinde görmek, duymak, yaşamak istiyorum.

Bazı belgeseller beni dünyanın en dip köşelerine götürüyor. Ama ben kamera olmak istiyorum. Para istemiyorum, kariyer istemiyorum, ev ya da araba istemiyorum, bir hayvana tanrı olmak istemiyorum. Metroya da binmek istemiyorum. Her zaman güzel ya da her zaman çirkin şeyler görmek de istemiyorum. 

İnsanoğlunun temelinde ne var sahi? Sınırların kalkmasını ve tüm sınır destekçilerinin çenelerinin sonsuza kadar kapanmasını istiyorum. Savaş ve barış yerine, standart olalım istiyorum. Standartlık zannedildiği kadar standart değil. Toplumsal baskılar yüzme bilmiyorsa onları hiç üşenmeden tek tek okyanusa itmek istiyorum. 

Ev almak, araba almak, bir hayvan sahiplenmek, insanlara bağlanmak, yeni bir bilgisayar, harika bir kariyer istediğim zamanlar oldu. Ama sonunda düşününce bunların hepsinin yaşadığım dünya tarafından ustaca zihnime yerleştirilmiş olduğunun farkına vardım. Bir eve ihtiyacım yoktu, her yerde yaşayabilirdim. Bir arabam olmasa da olurdu, bisikletim bile olmasın, yürüyebilirdim. Paraya ise tüm bunları almak için ihtiyacım vardı ve hayal ettiğimi sandığım şeyleri almak için çalışmalıydım, bu sistemin içinde alabilirsem iyi düzeyde bir eğitimden sonra iyi bir meslek sahibi olabilir, kariyer yapabilir ve sonunda mutlu bile olabilirdim. 

Bir ev, bir araba ve biraz para ile mutluluğu bedenime yerleştirebilir miydim? Paranın, tuğlanın ve boyanın tadı güzel olsaydı, belki. (Boyanın kokusu güzel ama konumuz bu değil.) Ev aldım diye hayatımın sonuna kadar o eve, bir işim var diye o işe ve topluluğum var diye de bir eşe ve çocuğa sahip olmam gerekiyor ve istemediğim halde istiyormuşum gibi davranıp koca bir hayatı hiç edebilirim. Bu bir hiç midir? Değildir. Fakat her hiçlik insanın kendisine mahsustur. Bu taslak, tarafımdan kelimenin tam anlamıyla: REDDEDİLDİ!* Bunun yerine tüm toplumsal baskılardan sıyrılıp yaşamaya çalışacağım. Ama bunun için bile bir eve, bir işe ve biraz paraya ihtiyacım var. Sonra mı? Sonra özgürüm. Kaç yaş sonrası bilmeden. Fakat zihinde her şey mümkündür. O taslağın farkındalığı içinde olmak dahi halihazırda bir özgürlüktür. Hem şimdiden bir evim bile var. Büyük ev şu Dünya! Gidebildiğim kadar gidebileceğim, kalabildiğim kadar kalabileceğim, keşfedebildiğim kadar keşfedebileceğim bir ev.

*

Bir evim var; Dünya. Bir arabam var; yürüyen bacaklarım. Bir işim var; araştırmacı zihnim! Dünya'nın bütün dillerini, bütün insanlarını, bütün parçalarını, evrenin her boşluğunu ve doluluğunu keşfetmek istiyorum. Bildiğim ve bilmediğim ne varsa tekrar tekrar keşfetmek!!! Ve hiçbir yere bağlanmak! Nitekim; her şeye bağlanıyoruz, hayallerimize bağlanamıyoruz. Biraz da hayallerimize bağlanalım. Yaşadığımız dünya tarafından değil, kendi yarattığımız dünya tarafından oluşturulan hayallerimize!
SIR: Hiçbir Yer'de kalacak var.

1.05.2017

Beynimi Isıran Sinekler

Bazen tüm soruları cevapsız bırakacak kadar soluksuz kalıyorum. Ağzımı açmaya gücüm yok. Sonrasında sese dönüşmeye hiç gücüm yok. Burnumdan yorgun bir soluk alıp güçsüzce geri verip susacak kadar yaşam barındırıyorum içimde. Kendimi bir dondurucuya kapattım. Durdurdum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmak istemiyorum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmaktan geri kalıp tüm soruları def ediyorum. Sorulara ihtiyacım yok. Soruların da benim cevaplarımı merak ettiğini zannetmiyorum.

Kafamda milyon tane sinek uçuşuyor. Milyonlarca vızıldama! Beynimi ısırıyorlar. Bazen sıkışıyormuş gibi hissediyorum. Sıkıştırılmış gibi. Kendi boğazıma sarılıyorum. Ben boğulursam sinekler panik halinde kaçışıp gider, değil mi? 

Peki ya sinekler zaten ölüyse?

*

"Her şeyin üstesinden gelebiliriz." 
"Gelebilir miyiz?"

Bazı zamanlarda birbirimize söylediğimiz bir yalandır aslında. Oysaki her şeyin aynı anda üzerimize çullanacağını bilseydik, söylemezdik. Kim bilir, belki yine de söylerdik. İnsan, güçlü olduğunu bilmekten müthiş bir haz duyuyor. Bu hazza yenilirken gücümüzden azaldığını görmeyi unutuyoruz. Şuralarda bir yerde 'yaşamak' olacaktı. Sahi, birileri aklımda sönük bir kelime bırakmış olmalı. Ama yaşamak... Yaşamak hiç de öyle bahsedildiği gibi sönük bir şey değil. Kulaklarımı dolduran en doyurucu şarkılar kadar canlı. Gözlerimi kapattığımda sıktığım boğazı bıraktıracak kadar canlı bir doku. Ve ben bu dokunun tam içindeyim. O canlı dokuya ellerimle, kollarımla, tüm bedenimle bir sarmaşık gibi sarılıp büyüyorum. 

Kaybettiğim gücü bütünleştirmek için güçsüzlüğümü kabul ediyorum. O güçsüzlüğün içinde; yazma duyumu kaybetmiş olabilirim. Ya da bir şeyler anlatmaya güç bulamıyorum. Diğer bir ihtimal ise milyonlarca sinek ve bu en güçlü sebep. Yazmak için güç gerekir mi? Beni yazmaya iten güç bu sıralar ellerini sırtıma daha fazla bastırıp itmekten aciz. Bir şeyler yazıyorum fakat anlatıyor muyum? Anlatmak lazım, elbet. Ben bu sıralar bir şeyleri anlatamıyorum. Ya da karaladığım her şey sineklerden ibaret ve ben sineklerle anlaşamıyorum. Her şeyi karman çorman ediyorlar! Ve evren buna kayıtsız kalmayıp kendini benden koruyor. Evrenin tüm manalarının kenara ayrılmış ve benden saklanmış olduğuna inanıyorum. Geriye kalan manasızlıklarla boğuşuyorum. O güç, sinek ısırıklarına mağlup olacak gibi. Fakat yenilmeyi sevmiyorum. Hem insan hiç sineklere yenilir mi? İnsan, düşüncelere yenilir. Düşünceler uçuşmaya başladığında sineklere dönüşür. 

"Kimse bu kadar sinekle hayatta kalamaz!"

Sinirlendiler. Sinekler birlik olup aşağı doğru hücum ediyor, beynimden çıkıp yeni bir adrese yöneliyor. Göğüs kafesim içine doğru çöküyor. Sinekler de birleşince hayli ağır oluyor, bir insanın göğüs kafesini göçertecek kadar ağır. Göçüğün altında can çekişen dokuları duyuyorum. Belki de benim, o eli itmeye zorlamam gerekiyordur. 

Ben o gücü şimdi ittim. Elleri sırtımda. Hissediyorum.
SIR: Güçsüz bir sırrın kimseye faydası olmaz.

4.04.2017

Dünya, çekirdeğinde yaşayabilir miyim?

Doğru duydun Dünya, yaşam koşullarımı hazırla, çekirdeğine geliyorum! 
Neden mi? 
Başımı iki yana sallıyor ve sorunu duymazlıktan geliyorum. 
Sen duy beni, sen!

Kalp ritimlerimi bozan ve manasızca Dünya'nın sonu gelmiş gibi hissettiren her şeyden nefret ediyorum. Çünkü Dünya bir kağıt parçasıyla yok olmuyor ama ben bir anda allak bullak oluyorum. Ve sonra; ne önemsiz kaygılar, diye söylene söylene... Eriyip bitiyorum. Evet, kesinlikle kendimi eritiyorum. Odadaki lamba açık olduğu halde yakılan mum gibi manasızca yanıyorum, eriyorum ve nihayetinde bitmeye toparlanıyorum bir çay tabağında.  Gözümde büyütüp üzerime yıktığım dağların altında eziliyorum. Ne büyük aptallık. Oysaki ben hiç böyle hayal etmiyorum kendimi. Ama hayal etmediklerimi yaşatıyorum kendime. Kendimi hiç hayal etmediğim birine dönüştürüyorum. Eh, bizatihi kendime işkence ediyorum.

Şok dalgası. Yüzüm kireç, gözlerim sarı, ellerim ve ayaklarım buz kovasının içine daldırılmış gibi soğuk, bedenimin her bir zerresi titriyor ve kasılmaktan felç geçirdiğimi düşündüğüm o 20 dakikanın üzerinden sadece çeyrek saat geçti. Sakinleştim. Çünkü Dünya hala dönüyor, rüzgar uzun, boş, karanlık sokaktan geçiyor, ben de yokuş aşağı canlıyım. Dönen Dünya'nın içinde dönüyorum. Hayatımdan silmek istediğim dakikalarla birlikte. Dakikalar çoğalıp yıllara dönüşüyor.

Şimdi ne yapacağım? O manasız kaygılar, soğuk şoklar, nefret edilesi sonlar hep hayatımın bir parçası olmaya devam mı edecek? Etmesin. İstemiyorum. Ben bir daha manasız şeyler yüzünden ölecekmiş gibi hissetmek istemiyorum. Bir süre daha böyle hissedeceğimi biliyorum. Fakat gerçekten öldüğüm ana kadar da bu histen kurtulamayacağımı daha çok biliyorum. Belki o zaman da.

*

Biliyor musun, robotluk hiç bana göre değil. Sen de bir robot değilsin ya! Doğduğum andan itibaren hep belli bir kalıbın içine konmaya çalışıldım. O kalıplara asla yerleşemedim, her kalıbı kırıp parçaladım, hırsla, öfkeyle, bana dayatılanların karşısında dişlerimin arasına yerleştirdiğim tutkuyla. Bu çok güzel bir kalıp olsa da ben kalıp istediğimi hiç hatırlamadım. Çünkü ben, asla bir kalıbın içine girmek istemedim. Ben kalıp istemedim. İsteyeceksem de istemeden sunulan her şeyden hırsla, öfkeyle ve tutkuyla nefret ettim.

Bir hayalin içinden başımı kaldırıp gerçekliğime tutunmak istemedim. Fakat tutunmam için bir kalıba daha yerleştirildim. Kırılan bir kalıp daha! Sanırım ben gerçekliğe tutunup bir hayalin içinde yaşamayı beceremiyorum. Gerçekliğim ilgimi çekmiyor. Kitaplardaki gerçeklik ise benim tutunmaktan asla kaçınmadığım bir hayalden ibaret. Fakat öyle değil. Öyle değil! Tek savunmam bu. Çaresizce çırpınışı gibi bir balığın, suya çok uzakken de yaşayabileceğini düşünen. Fakat ölüyorum. Yaşamak için uyanmam gerek. Fakat ölmek buysa çok güzel. Bütün yargısız infazları bu gezegende bırakıp kendine hayalden bir gerçeklik yaratmak istiyorsun. Fakat, fakat, fakat... Fakat, su zannettiğin kadar uzakta değil. Çırpındıkça daha da yaklaşıyorsun. Ve su dolu gezegene düşüyorsun. Her gün.

Mümkünse yargısız infazları bu gezegenden sıyırıp atmak istiyorum, Dünya! Evet gezegen derken senden bahsediyordum, sen bir gezegensin. Diğer gezegenlere hiç benzemiyorsun. Midende sindiremediğin kadar şey taşıyorsun. Bir kussan rahatlayacaksın. Eminim, sen de istiyorsun. Hatta daha birçok şeyi. Fakat, senin de çok fakatın var be! Fakatlarına çarpıyoruz. Nereye elimizi atsak Dünya başımıza yıkılıyor! Başım da dizlerime. Dizlerim çekirdeğine. Yokluğum varlığına. Bence biraz yaşam koşuluyla yer açabilirsin bana. Hem böylelikle bir gün sahiden kusmaya karar verirsen beni kusamazsın, değil mi? Çünkü aslında en sevdiğim gezegen sensin. Kus, gezegen! Önce beni çekirdeğine sakla. Jüpiter'i de bu kadar kıskanma.
SIR: Gezegenler de kusar.



12.03.2017

Yaşamsızlık Hissi

Sandalyesinde kıpırdamadan oturuyor. Sırtı bana dönük fakat koyu ceketinin altındaki dik duruşu ve beni beklerken sol elini yumruk yapıp masaya ufak ufak heyecanla vuruşu onu ele veriyor. Kararlı adımlarla ona doğru yürümeye başladım. Yanında durdum.
"Birbirimizin hayatına girmeseydik nasıl olurduk, hiç düşündün mü?"
Ağzımdan dökülen sözcüklerle elindeki yumru birden gevşeyip açıldı. Yüzüme baktı, belli belirsiz gülümsedi. Yerinden kalkıp karşısındaki sandalyeyi geri çekti ve oturmam için başıyla yönlendirdi. Oturdum. Karşıma geçip sandalyesine yerleşti ve ışıldayan gözlerini büyük bir ilgiyle yüzümde gezdirdi. Bense sadece gözlerindeki ışıltıya yoğunlaşmış durumdaydım.
"Mutlu olur muyduk?" diye devam ettim.
"Yoksa mutluluğu bilmeden mi yaşardık? Acıyı yaşamanın yolu hep çok kolay olmuştur. Fakat mutluluk bulunan bir şey değil. Ben seninle mutluyum, acılıyım. Ama mutluyum."
"Acelecisiniz." diye söze atıldı.
"Buraya benden yarım saat önce gelen biri mi söylüyor bunu?"
Elini boynuna götürdü, gömleğinin yakasını açmak ister gibi gerildi.
"Nereden biliyorsunuz?"
Elimle girişte duran ağaçla kaplanmış masayı gösterdim.
"Şu ağacı görüyor musunuz? Bir kez dönüp bakmadınız değil mi?"
Elimi takip ederek yüzünü ağaca döndü.
"Geldiğiniz vakit gelip orada oturuyorum. Suretinizi görmesem de sizi seyretmeye koyuluyorum."
"Bu haksızlık." diye yarı isyankar bir sesle kendine hakim olmaya çalışarak bana döndü.
Onu tanımasam bana öfkelendiğini düşünürdüm.
"Niçin olsun?" diye sordum manasız bir merakla.
Başını masaya eğdi. Elini fark etmeden yumruk yapıp ufak ufak masaya vurmaya başladı. Heyecanlı ve gerilmişti.
"Sizi yarım saat fazla görebilirdim, Nilüfer."
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Uzak gelmeyen samimi bir keder vardı gözlerinde.
"Bu hakkı elimden nasıl alırsınız!"
"Hak mı?"
"Evet, hak!"
"Arkanızı dönüp bakmadınız, Arif. İtiraf etmesem böyle bir haktan haberiniz dahi olmazdı."
"Lakin birinin bundan haberdar olması yeterli değil midir?"
"Sizi habersizce seyretmek hoşuma gidiyor. Elinizi yumruk yapıp ufak ufak masaya vurup heyecanla beni bekleyişinizi, o sırada aklınızdan geçen bütün düşünceleri hayal etmeyi, bazen karşınızdaki boş sandalyeye bakıp yüzünüzde beliren gülümsemeyi görmeyi, sırtınızdan bütün bunları görebilmeyi seviyorum, Arif. Bu sizin için yeterli olmalı."
Ben konuşurken yüz ifadesi yumuşadı fakat elindeki yumruk hala bir taş misali duruyordu, sadece masaya vurmayı bırakmıştı, o kadar. Elimi yavaşça eline götürdüm ve yumruğu açtım, avucuna elimi yerleştirdim, elimi kavradı. Bakışlarını gözlerime yöneltip kararlı bir sesle konuştu.
"Mutluluğu bilmeden yaşardık."
Bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti.
"Fakat esas acıyı da bilmezdik, Nilüfer. Mutluluğun ve acının sahtesini tadardık. Ve sahte olduklarını bilmeden bir ömrü bitirirdik. Senin yer almadığın bir ömür ne tatsız bir yaşamdan ibaret olurdu, kim bilir!"
Mutluluk ve mutsuzluk birbirine bağımlıydı, aralarına sürülmüş bir acı vardı . Biri olmadan diğeri olamıyor ve bütün ömür yaşamsızlık hissiyle geçip gidiyordu. Ta ki biri var olma aşkıyla yanıp tutuşana dek!
Arif'in Nilüfer'i

28.02.2017

Bazı gezegenler nefretten küçük.

Çok iyi tanıdığımı bildiğim insanlara bir anda uzaydan bakmaya başladım. O kadar derin bir üzüntü yerleşti ki karnıma. Asırlarca yıpranmış bir üzüntüyü yemiş gibi hissettim. Neden birbirimize sarılmıyoruz? Söylesene. Neden birbirimize gülmüyoruz da ağızlarımızdan tükürükler saçarak birbirimizden nefret ediyoruz? Söylesene. Sonsuza kadar hayatta kalıp hiçbir zaman gülmeyecek gibi hissediyorum. Söylesene, neden böyle hissediyorum? Böyle hissetmeyi hiç sevmiyorum. Ama hissediyorum. Durdursana. Durdur. Bu hissi durdur. Beni uzayda tutup yakala ve sarıl. Bana gül. Gülerken gözlerinin kenarlarında samimi kırışıklıklar oluşuyor, onları göster bana. Bana nefreti gösterme, tükürük bezlerinin sağlıklı olduğunu ispat etmeye kalkma. Ben bu hayatta bir şeyi sevmiyorsam nefrettir o. Sen de nefreti sevme! Sevilecek çok şey varken ne bu gaye?

İnsan neden nefret etmek için bir şeyler seçer kendine? Söyle. Hadi! Nefret seçmelerinden iki dakika arta kalırsa tükürük bezlerini durdur ve konuş benimle. Neden sevmiyorsun? Neden kimse birbirini sevmez sanıyorsun? Oysaki ben hakikaten severim, ben hakikaten çok severim, ben çok çok çok fazla severim. Sen azıcık sevsene. Beynindeki oluşan tüm fikirlerin önüne sevmeyi koy, öyle düşün. Çünkü bu kadar fikir bu kadar sığ olmamalı. Çünkü insan, insandan nefret etmemeli. İşte bu nefretle kendinden nefret etmen gerekmiyor mu? İnsan kendine tükürür mü? İnsan kendi yüzüne tüküremezdi. Fakat sen bunu başardın. Başkalarının suratına tükürürken kendi suratına tükürme imkansızlığını yok ettin. Bravo. Alkış! Şak şak şak şak şak!

İnsanlar kötü mü? Bazıları mı? Ama bu bazılarının içinde yaşadığı topluluğun hepsi mi? Sen mi karar vereceksin? Ah, bir topluluk mu seçtin nefret edesin? Etme. Etmesen olmaz mı? Bence olur. Tamam, kötü insan diye bir şey var. Bir sürü kötü insan var. Fakat iyi insan diye bir şey de varken neden hep kötü, kötü, kötü? Üç harf az mı geliyor? Ben de bazen bu Dünya adlı soluk mavi nokta*dan nefret ediyorum. Ama suç onun mu? Suç içindekilerde değil mi? Suç Dünya'da değil. Zaten ben de Dünya'dan nefret etmiyorum, lafın gelişi bir nefret bile utanmama yetti işte, bak! Sen de utan. Utanmak güzel bir şey, tadına bak. Bazen rahatsız edici olabiliyor. Fakat esasında çok güzeldir. Ama tadına bakmaya korkuyorsun. Çok biliyorsun değil mi? Çok sevmek kadar çok biliyorsun. Ama bilmiyorsun işte! Bir ünlem işareti gibisin. Hep dimdik, hep kızgın, hep uyarıcı, hep katı, hep dikkat çekici! Evet, dikkat çekicisin, bu kadar nefretle nasıl olmayacaktın ki!

Sarılalım. Ama nefretine sarılmak istemiyorum. Onu bırak. Çok bilmişliğini, yargılayıcı kirli adaletini ve sevginin yanındaki sizlik'i bırak. Ben uzaya ait değilim, yaşam koşullarıma uymuyor. Fakat Dünya da senin yüzünden uymuyor. Nereye gidebilirim? Keşke herkesin kendine ait bir gezegeni olsa. Çünkü biz bir gezegeni paylaşamadık. Fakat o zaman da gezegenimin rengini ya da yüzölçümü bakımından büyüklüğünü kıskandın diye gelir fethetmeye kalkardın değil mi? Yapardın tabi. Çünkü her yer senin olsun, çünkü uzaya gidebilsen beni es geçer nereleri kapsam diye düşünürdün. Ama ölürdün. Çünkü sarılmadın, gülmedin ve kendi kibrinde boğuldun. 

Sevmiyorum, dedin. İpe sapa gelmeyen sözde sebepler uydurdun. Sevme. Sevme, tamam. Sev-me! Çok üzgünüm. Ben de böyle şeylere üzülüyorum. İnsanların birbirlerinden dil, din, ırk (...) ayrımı yaparak birbirlerini sevmemesine üzülüyorum. Bir de iyi diye kafama yerleştirdiğim insanlara uzaydan bakmaya başladığımda çok üzülüyorum. Uzaydaki o boşluk insana ne hissettirebilirse, Dünya'dayken o boşluğun içine düşüyorum. Belki de çok yanlış bir zamandayım. Fakat tüm zamanları kaplıyorsun.

Çok geç. Çok geç doğdum! Sanki bir şeyler yanlış gitmiş, yanlış yüzyılda, yanlış gezegende, yanlış, yanlış, yanlış, yanlış! Dünya'nın bütün yanlışlarının arasına doğmuş gibiyim. Kendime bir zaman dilimi seçemiyorum, bir gezegen, bir insan topluluğu seçemiyorum. Bu yüzyıla doğdum ve kendimi geri alamıyorum. Doğduğumuz andan itibaren yaşayacağımız ve öleceğimiz yer, zaman, mekan belli oluyor. Ama biliyor musun, ben bugün uzaya çıkacağımı bilmiyordum. Sağol, ünlem! Sayende uzaya da çıktım. Fakat dedim ya, yaşam koşullarıma uymuyor. Ama geri dönemiyorum, istemiyorum ki döneyim. Çünkü klavyende hırsla bastığın harfler birleşiyor ve benim gözlerime kadar ulaşıyor. Ve sen klavyene yeniliyorsun, ünlem! Sen klavyenle baş edemiyorsun, nefretini taşırıyorsun zamana. Uzaya gelme, ben yalnız da ölürüm.
SIR: Biliyorum Jüpiter, bir gaz bulutundan ibaretsin fakat onca mesafeye rağmen çoğu insandan  daha sıkı sarılıyorsun.

26.02.2017

Birbirlerine Çarpan Çocuklar

"Yaşıtlarım aptalca şeyler yapıyor."
"Sen yapmıyor musun?"
"Ben onlar gibi değilim. Onların duygularını ve düşüncelerini paylaşmıyorum, mantığıma sığmayan şeyleri istemiyorum."
"Belki de anormal olan sensin."
Başını iki yana salladı.
"Aptalca şeyleri ben yapmıyorum."
"Hayır. Seni yargılamıyorum. Belki de olması gereken onlardır. Sen çoğunluğun arasındaki azınlıksın. Sen Dünya'nın bir gezegen olduğunu düşünüp gökyüzüne bakarken dışındaki yuvarlak çizgiyi ve evreni hayal ederken onlar sadece bulutları seyrediyor. Sen evrenin sonsuzluğunu düşünürken onlar insan ilişkileriyle ilgileniyor. Sen Dünya'nın Güneş'in etrafında ve dahi kendi etrafında döndüğünü düşünürken onlar bir aynanın karşısında kendi etrafında dönüyor. Belki de bu durumda o yaşıtların ergenliğin gerektirdiği normallikte iken anormal olan senin onlar gibi davranmıyor olmandır. Çoğunluğa dahil değilsen yani farklı olduğunu düşünüyorsan anormal olan sensin, onlar değil."
"Anormallik kötü bir şey mi?"
"Neden olsun?"
"Normalliğin dışı olduğu için."
"Varsayılan normallik genel kitlenin kararıdır. Fakat azınlığın kararı kötüdür, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü kalabalık insan kitlesi korkunç bir sağırlık içerisindedir, ağız üstüne ağız biner, ses üstüne ses çıkar, baş üstüne baş gelir. Fakat azınlıklar birbirlerini dinler, çocuk. Burada herkes birbirini duyar, burada fikirler önemlidir. Buradaki insanlar içindeki gerçekliği görmek için mücadele verir. Anormal azınlık denilen bu naçizane kitle, normali normal olarak görüp anormali de normal olarak görebilen insanlardan oluşurken, işte bu anormal denilen kitle, normal denilen genel insan kitlesinin aşırı bağnaz tutumuyla adlandırılmıştır."
Başını salladı. Gülümsedim. Hayatı boyunca sıradan olmadığı için gurur duymasını istedim, duyacaktı da. Çünkü sonunda kendini kabullenmeyi başaracak ve diğer insanların normallik yargısı içinde boğulacaksa bile sıradan olmayan insanları bulduğunda kendini yalnız hissetmeyecekti. Her bulduğunda biraz daha nefes alacaktı. Diğerleri birbirlerinin arkasından iş çevirirken o buna katlanmak istemeyecekti, aklına geleni dürüstlükle söyleyip samimiyetle gülerken diğerleri onun bu samimiyetinin üstüne tüm samimiyetsizliklerini sürerek bakacaktı ama o çok üzülse de bunu göstermemek için çaba sarf edecekti. Bazen de etmeyecekti ve yüz ifadesindeki hiçbir değişimi saklamayacaktı. İnsanlar birbirlerine sahte samimiyet ile güldükten sonra birbirlerinden nefret edecekti ve o bunu görecekti. Fakat o ne samimiyetsiz gülücükleri ne de nefreti taşımak isteyecekti içinde. O sadece hissettiği ve düşündüğü gibi hareket edip yaşamak ve yaşatmak isteyecekti. Fakat kendine her saniye büyük bir öfkeyle çarpan milyonlarca insanın arasında yürürken nasıl olup da umudunu yere düşürmeden taşıyacaktı? Taşıyacaktı işte! Çünkü bir gün umudunu sabırla taşıyan birine tesadüf edecekti. Her seferinde umudunu kaybettiğini söyleyip yine de içindeki tüm kırıntıları toplayıp taşımaya devam eden birine çarpacaktı! O zaman yükü hafifleyecekti, insanlar ona çarpmayı bırakmasa da o bunu hissetmeyi bırakacaktı. Çünkü bazı çarpışmalar güzeldir ve o çarpışmalar diğer bütün çarpışmaları yenerdi.
Kurulmamış Diyaloglar
SIR: Hep çocuk kaldılar.

17.02.2017

Kendini Sıfırlayan Adam

"Kendini sıfırlamaktan hiç korkmuyorsun." diyerek zafer kazanmış gibi gülümsedim.
Gözlerini kısıp tebessüm etti.
"Bu ne demek?"
Başımı eğip kaldırdım.
"Cesursun. Benim asla kaldıramadığım bir cesurluk. Hiçbir şeyin kendinden daha önemli olmasına izin vermiyorsun, kendinden o kadar eminsin ki her gün yeniden hayatını sıfırlayabilirsin, her gün yeniden başa dönebilirsin ve istediğin yere kadar gelip hiçbir kaygı duymadan bunu tekrar tekrar yapabilirsin."
"Peki neden gülümsüyorsun?"
Duraksadım. Tekrar gülümsedim.
"Hoşuma gidiyor."
Gülüşüm katlanarak arttı ve yüzümde gizlice yayıldı.
"Hal böyle olunca benim yapamadığım şeyleri yapabilen insanların atmaktan kaçındığı o mütevazi zafer çığlıklarını ben atmak istiyorum. Tamamen içimden gelen bir şey." diye sürdürdüm konuşmamı.
"Imm..." diye mırıldandı kaşlarını kaldırırken.
"Imm..." dedim taklidini yaparak.
Güldü ve bir şey söylememi bekledi. Gözlerimi yumup oyunbaz bir kederle açtım.
"Bu kadar kısa konuşmak zorunda mısın? Hiç değilse ağzından üç harften fazlası çıksın."
"Sen benim yerime de konuşursun. Dert değil." diye söylendi.
Bir kahkaha patlattım. Elimi ince bir hamleyle masaya vururken:
"Vay canına! Kurduğun en uzun cümle bu oldu!" diye konuştum.
Bir şey demeden yüzüme baktı ama usulca sakladığı gülümsemesini görebiliyordum. Titreyen dudakları gülüşünü zorlukla zaptediyordu. Onun bu haline dayanamayıp yine söze atıldım.
"Biliyorum. Bazen çok konuşuyorum. Hatta çoğu zaman. Ama inan, sustuğum zamanlara denk gelsen böyle çok konuşmama sevinirdin."
"Buna neden sevineyim?" derken ters bir bakış attı.
Sahici bir merak değildi, öylesine ve huysuz bir soruydu. Canımı tarifsiz bir üzüntüye sürüklüyordu. Keyifsizce omuz silktim.
"Bilmem."
"Senin bilmediğin bir şey var mı?" diye çıkıştı.
Kısaca konuşup susmalıydım artık!
"Yok." diye sertçe baktım.
Susmakla ilgili fikrimi değiştirip sır verir gibi yüzüne yaklaştım.
"Ama aramızda kalsın çocukken sık sık bilmediğim şeylere 'biliyorum' yanıtını verdiğim için başım epey ağrıdı. O yüzden artık bildiklerimi de bilmezden geliyorum."
Güldüğünü gördüm. Bu kez eminim.
"Bir şey hoşuna mı gitmedi sil gitsin yenisini yaparsın." diye konuştum gözlerimi yüzünden çekip etrafta gezdirirken.
"Hiçbir şeyi sildiğim yok." diye konuştu.
Kaşlarımı kaldırıp beklentiyle baktım. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki içinde kocaman bir bezmişlik taşıyordu ve asla patlamasına izin vermeyecekti. Fakat taşma ihtimalini gözardı ederek dudaklarını serbest bıraktı. Beklentili bakışlarım canlandı.
"Sadece gitmek için derin çabalar sarf ettiğim yerin manasını kaybettiğimde, geldiğim noktada fikrimi değiştiren bir güç var olmaya başladığında ve umudum kırıldığında." deyip kısa bir es verdi kendine.
"Toparlanamayacak kadar kırıldığımda, o kırıkların ayağıma batmasına izin vermeden süpürüp ortadan kaldırıyorum, o kadar."
Son kelimesini söylerken gözlerini benden kaçırdı, sustu ve ağzını bıçak açmayacak gibi durdu.
"Ve yeni bir fikre tutunuyorsun. Kendine." dedim, hayran kalmış ifademle.
"Kendime." dedi.
Vay canına, çok az gülümsüyor, fakat güzel!
                                                                                                                          Kurulmamış Diyaloglar
SIR: "Güzelliğin şerefine alevli bir keman eşiliğinde dans et benimle!" *TCW
video

14.02.2017

Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti.

İçten içe saçmalık doluyuz. Güzel ve acı kokan türündeniz saçmalığın. Alenen sustuklarımız yönetiyor bizi, lakin konuşamıyoruz Sezen, dudaklarımıza dikiş atmış acı çekiyoruz ve bizi bizden başka kimse kurtaramaz. Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti. Hayatımızı, sesimizi, soluğumuzu aldı bizden bu gurur illeti. Yok olup gittik gururdan ibaret kaldık. Bence biz artık var olmanın yarısını bile hak etmiyoruz. İçten içe istiyoruz fakat gurur Sezen, gurur dedim ya anlasana. Hayatı, kulağımızı dolduran o müthiş sesi, kesik kesik birkaç soluğu istiyoruz fakat almaya gururumuz yetmez. Zira bunlar gururla alınmıyor.

"Sevda" çok yaşlı bir kelimeymiş, Ben bilmem ama sen bilirsin. Gözümü korkutmuştu. Haklıymışım da, hakikaten derin bir kelimeymiş. Sevda... Birini sevmekle ilgili, orası muhakkak ama sürekli bir sevmek bu zannımca. Sıkı bir şal gibi boynuna dolanan bir koku, ısı, ten, göz ve uzun süreli çarpıntı. O sıkı şal nereden geliyor bilmiyorum ama sevmenin ötesine geçirip bir insanı tanımlıyor. Sev ama    -da'sı var bu adamın-kadının. O da sarhoş bir kaya misali oturuyor içine. Sevda oluyor kalıyor, gitmeye mecali yok. Bir ömür hissediyorsun artık kaçarın yok, bir anlığına bile unutmak mümkün şey değil. Hele kavuşamadıysan sevda asıl o zaman sevda oluyor zannımca. Her zamanki gibi bilmediğim her şey hakkında yaptığım gibi ipe sapa gelmez fikirlerimle kurcalıyorum sevdayı da! Çok abes bir kelime, basit ve ucuz gelirdi fakat ben nereden bilebilirdim zaten. Çok kurcalamamak lazım.

Neyse Sezen, diyeceğim şu ki sen nasıl bir ya da birkaç sevdayı o muazzam sesinin gezindiği boynuna doladın da bunca şarkıyı yazdın ve kulaklarıma işledin kendini? Hadi anlat. Bana anlat. Hem şimdi nereden çıktı bilmiyorum ama ben bazen pes etmek istiyorum. Uzaklaşıp yok olmak istiyorum. Neden yok olmak zorunda olduğumu da bilmiyorum. Yok olmadan pes etmek mümkün mü? Pes ederek rahat bir nefes verip dert edinmemek istiyorum. Acı çekmeden vazgeçmenin bir yolu olmalı. Ama sen bu yolu arayışımı daha da zorlaştırıyorsun. Benim bu yolu bulmam lazım Sezen. Yok olmadan yok olmam lazım. Çünkü hakikatte ben hiçbir vakit yok olmak istemiyorum. Zamanın başından sonuna dek var olmak ve hatta zamanın önüne ve ötesine geçmek istiyorum. Daha bir ülkeyi keşfedemeden bütün evreni keşfetmek istiyorum. Bilmem kaç ışık yılı ötesindeki hayatları görmek ve bilmek istiyorum Sezen. Fakat esas konumuz bu değil miydi? Değildi Sezen, olay sadece bir konudan ibaret değildi. Zira bir bedende bir şeyden fazlası vardı. Konu hiçbir zaman bir değildi. Sen de gurur fazlalığından muzdarip misin Sezen? Kaybettirir mi kazandırır mı?
SIR: Ben gurur fazlalığının kazandırdığını hiç görmedim fakat görmek istiyorum.

13.02.2017

Dur-ma!


Birini hayatımızdan çıkarmaya ya da birinin hayatından kendimizi çıkarmaya neden karar veririz? Bunun birçok sebebi olabilir. Herkesin birtakım ölçütleri vardır bu konuda. Birisi kırıldığı için karar verir, başka birisi kızdığı için. Ama en çok da zarar gördüğünü anladığı için gider insan. Aslında birinin hayatından gitmeyi düşündüğünüz anda zaten gitmiş oluyorsunuz. Bu biri kim olursa olsun. İnsanlar bizim hayatımızdan çıkmıyor. Biz insanların hayatından gidiyoruz. Bazen gitmemiz gerekiyor. Çünkü o insanların gitmemizi sağlayacak hataları oluyor ve artarak kırılacağımızı bildiğimiz için sessizce gidiyoruz. Kimse gittiğimizi anlamıyor. Uzun bir süre sonra orada olmadığımızı fark ediyorlar ve biz çoktan gitmiş oluyoruz. İnsanlar, "Dur!" deme fırsatı bulamadan. Sonra ise söylenecek ama asla söylenmeyecek diyaloglar birikiyor. Farklı farklı versiyonlarını geliştiriyoruz birbirimizden habersizce. Asla kurulmayacak bir diyaloğun asla var olmayacak yüzlerce haliyiz.
Kurulmamış Diyaloglar

SIR: Kendimizle konuşmayı başka insanlarla konuşmaktan daha çok seviyoruz.



11.02.2017

Omuzlarımdan Dökülen Sırlar

Bazı şeyler yalan olarak kalmalı. Yalan bir kenarda kurumaya bırakılırken beyazlığıyla da övünmemeli. Bazı yalanların ardındaki rast gelmiş hissedilmiş müthiş doğrulukla bütünleştiğinde iyi olabilir. Dürüstlük bazen insanları hakikaten kırıp üzebilir. Bu zamana kadar böyle düşüneceğimi sanmazdım. Ancak bir insanın mutluluğu bu tür bir yalanın ardındaki doğruluk payında saklıyken niçin dürüst olmalıydım ki? Elime ne geçecekti? Dürüst bir kalp kırıcı olacaktım, her zamanki gibi. Ama bu kez öyle olmak istemedim. Bu kez birinin elinden gülüşünü, içinin kıpır kıpırlığını almak istemedim. Bu kez yalan söylemek istedim.Fakat yalan da söylemedim. Sadece dürüst olmadım. 

İçimdeki beni isteksizce dürttü: "Hey, öyle olmadığını ama öyle denk geldiğini biliyorsun değil mi? Söylemeyecek misin?" Karşımdaki gülücüğe aynı sıcaklıkta fakat eksik bir masumlukta karşılık verdim. Ben bugüne kadar dürüstlükle çok fazla insanı paramparça ettim. İşime gelmediği anlarda, bana bir şey sorulmadığı zamanlarda, susarsam yalan olmaz diye kendimi avutmalarım bir elimin parmaklarını geçemedi. Ama keşke geçseydi. Çünkü ben susarken daha çok bağırıyordum ve bunu fark etmem hiç de kısa sürmedi. Sustuğum zamanlarda bile doğruları haykırıyordum. Çünkü o doğrular beni boğuyordu. İçimden çıkmak için bin bir türlü yol arıyordu. İmalar, doğruluğun yan yolundan sokulan kötü laflar... oysaki sadece omuzlarından şöyle bir tutup gerçekleri sakince dile getirmek yeterliydi. Ama yapmıyordum. Çünkü imalar gerçekler kadar çarpıcı, kırıcı ve dağıtıcı bir etkiye sahip değildi. İmalar sadece rahatsız ediciydi, gerçekler kadar büyük hasarlar vermezdi. İşte bu yüzden çok fazla dürüst olmamak gerekiyor. 

Eğer yalan veya sır ortaya çıktığında birileri, sahiden sıcacık birileri, sahiden içindeki tüm organları boyunca o kırılmayı hissedecekse dürüstlük o organların hiçbirinden daha mühim değil. Sizin bir anlık dürüstlüğünüz bazılarının bir ömür kırgınlığı olabilir. Ve siz sadece bir an dürüst olmaktan vazgeçtiğiniz için bir ömür kendinize kırgın kalabilirsiniz. İşte bu da fedakarlığın tanımıdır. Dürüstlük bazen çok da iyi bir meziyet değildir. Yalanlar hiç değildir. Fakat bazı yalanlar söylenmediğinde sır olup doğruya dönüşür. Ufacıktır; can yakıcıdır, büyüktür; can alıcıdır. Çok fazla, çok büyük. Nasıl sığıyor bir bedene bu kadar sır, hiç anlamıyorum. Omuzlarım da bu yüzden ağrıyor zaten. Sırların dökülüp gitmesine mani olmak için dik durmaya zorlandığım için, kendim tarafından. Fakat neden? Güzel ve çirkin olan her şey için. İkisi birbirine karışmasın diye. Taşıyamıyorum, diye söylene söylene taşıyorum tüm çirkin güzellikleri.

Ve omuzlarımdan tuttum kendimi,
On parmağın var,
Kendine ait bir yalanın yok.
Tuttuğun tüm sırlar yalan dolan,
Hiçbiri sana ait değilken,
İçindeki doğrularda boğulan niçin sen?
Bırak herkes kendi yalanında boğulsun.
Ve sen bugün hiç sır tutma.
SIR: Benim de organlarım var.  Hissediyorum.

10.02.2017

Tuşların Tıkırtısı: Tak tak taka tak!


Neden yazmıyorum?
Neden yazamıyorum?

Bu aralar pek yalnız kalmıyorum. Aslında bayağı yalnız kalıyorum ama yalnız kalmış gibi hissetmiyorum. Anladın mı? Elbette anladın. Hem sen anlamayacaksın da kim anlayacak ki! Bak yine omuz silktim kendime. Şu an sayfayı hemen kapatabilirim ama yapmayacağım. Neden mi? İki tane neden mi? Peki.

Geçenlerde bilgisayarımın klavyesine şeftali suyu döktüm. Elim çarptı döküldü işte. Ortadaki tuşlar ve dokunmatik yer şeftaliyle kaplandı ama şeftali hiç kıpırdamadı. Peçeteyle silip hemen ters çevirdim bilgisayarı. Hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama ertesi gün acı gerçekle yüzleştim. Ortadaki tuşlara basarken yapışıp duruyor sanki, çok büyük bir sorun değilmiş gibi duruyordu ama parmaklarımı yoruyordu ve aklımı. Ayrıca ben yazarken tuşların tıkırtısını duymayı isterim, severim. Ortadaki tuşlar beni hiç takmıyormuş gibi çıtını çıkarmayınca asabım bozuluyor.

Kolum bile ağrıdı. Yıllardır şu bilgisayarın üstüne bir şey dökmemiştim. Acaba biraz su döksem şeftali temizlenir mi? Kıs kıs gülüyorum şu an kendime. Götür temizlettir işte teknik serviste. Üşeniyorum. Suyu klavyeye dökmek daha az efor. Hatta yeni bir bilgisayar almak bile. Ama şu sıralar o çok sevdiğim teknolojiye tuzakmış gibi bakıyorum, para tuzağı, vergi tuzağı, neler neler! Çoğu ülkede elinin kiriyle alabileceğin teknolojiyi burada elini versen alamıyorsun. Alınca da tuzağa düşmüş gibi hissediyorsun. Ben öyle hissediyorum.

Bu aralar aksilikler peşimi bırakmıyor ya da bilgisayarımın. Kulaklık girişi bozulmuştu, yaptırdım. Kart girişi hala bozuk. Sonra eve getirip yere düşürdüm, menteşesini kırdım galiba ama hala bana mısın demeyip çalışıyor emektar. Hem ekranın bir küçük vidası da yüzüme doğru uçup isyan etti ama o kadarına hakkı var. Ne diyorum? Aptal bir bilgisayardan bahsediyorum işte. Ama dur, bir yerlerde ilgini çekecek şeyler yazabilirim. Ya da yazmam, benim şeftalili klavyem, benim kararım. Sen bana bakma, bazen böyle deli deli davranırım.

***

Sanki hiçbir şey yolunda değilmiş gibi ya da ben her şeyin yoluna girdiği o doğru yolda değilim. Sanırım yanlış yolda olmayı çok güzel başarıyorum. Hep bir şeyler olması gerektiğini zannediyorum, kendime hiç fırsat vermeden inadıma yenik düşüp bildiğimi okumaya devam ediyorum. O kadar yoruldum ki. Geri dönsem daha fazla yorulacağımı biliyorum. Yürümeye devam etsem yanlış yolun sonunda her şeyin yoluna girdiği o doğru yola sapabileceğim bir yol var mı bilmiyorum. Durmanın faydası da yok, onu da biliyorum.

Yoluma bir bisiklet koysalar hemen o doğru yola pedal çeviririm. Ama bu yolda benden başka hiçbir şey yok. Her yer çorak. Susuzluktan ölebilirim. Yanlış yol ıssız. Yine de güzel. Yürüyorum yürüyorum ama bir yerde durmam gerektiğini biliyorum. Belki de bazı yolların sonu yoktur, sonsuzluğa karışıp sürekli baştan sona yürüyorumdur. Bir an dursam ve bunu fark etsem ışınlanmayı bile bulabilirim. Hem zaten ben arada sırada ışınlanıyorum galiba. Ama konumuz bu değil. Konumuz bağlantısız saçmalıklar silsilesi.

Aklımızdan geçen her şey mantıklı olmak zorunda mı? Bence değil. Ama aklımızdan dışarı çıkan şeyler sanırım mantıklı olmalı. Buna tamamen inanmayarak saçma şeylerin de mantıklı olabileceği gerçeğini kavramış bulunmaktayım. Bir umut. Her ne kadar umutluyuz diye zırvalasak da dibe vurduk. Hepimiz mutlaka o kirli dibi gördük. Umut falan etmeyi ben bırakalı çok zaman oldu. Sürekli aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten ve aynı şeyleri yaşamaktan yoruldum, birlikte yorulduk. Doğrusuyla, yanlışıyla. Belki de o yol doğruyken de yanlışken de aynı yoldur. O yola adını veren bizleriz. İstesek bir göl yaratırız şu çorak arazide, yeşil çimenler koyarız etrafına, sonra da her şeyin güzel olacağına dair sözler saçarız etrafımıza. Laf.

Lafta varız ama icraatta yokuz maalesef ki. Bu yüzden de bu sıkılmalarımız bu laflarımız hep boşa gidiyor. Bir şey için yüzlerce kez umut edince olmuyorsa umut etmeyi bırakmak gerek. Çünkü ikimiz de bu sonsuzluğun içinde yorulduk. Artık ciddi olalım. O pembe bulutlardan inelim. Sürekli kendimizi kandırıp duruyoruz. Yalan söylüyoruz, kendimize ayıp ediyoruz. En realistimiz bile pembe bulutlara hevesli. Ben böyle düşünüyorum, sen ne düşünüyorsun? Ben seni pembe bulutlarda bırakmam ama sen orada duruyorsun işte. Yere inmek istediğini söylüyorsun ama öylece duruyorsun. Kendince haklı nedenlerin var. Fakat şu dünyada nedenden daha çok ne var? Belki de durduğun bulutun rengini hala pembe gören benimdir. 

Yaşamadığımızı düşünüyorsun. Haklısın. Keşke yaşasak. Yaşayanları, hakikatte yaşayanları çok kıskanıyorum. Yaşayanlar kim mi? Nasıl mı yaşanır? Özgürce, hiçbir maddi ve manevi şeyin bağımlısı olmadan yaşayanlar gerçek yaşayanlardır. Mutlaka vardır böyle insanlar. Gözümüzde büyütmediğimiz insanlardandır lakin. Öyle aklınıza ilk gelecek türden insanlardan değildir. Belki karşılaştınız fakat haberiniz yok. Ama hissettiniz. Aklıyla özgür olan ve aynı gezegende yaşadığınız insanların varlığını sadece hissedebildiniz. Belki de o sizdiniz ama bir türlü asfaltla barışamadınız. Zaten asfaltla barışmayın, küsün ona, o otomobilleri seviyor. Siz iyisi mi toprakla barışın, çiçekle, ağaçla, gri bulutla, yıldızlarla, güneşle, ayla, havayla, hatta ateşle. Evet, ateşle barışın ki sizi yakmayı bıraksın. Siz küssünüz diye ateş acıtıyor canınızı, yoksa o da sadece kendisi işte. Hem biz insanlar da istediği zaman birbirlerinin canını tıpkı ateşin yaptığı gibi yakmıyor mu?

***

Çok hayal kurduk ama sen hiç pembe bulut gördün mü? Görmedin. Çünkü pembe bulut yok. Gri var, beyaz var, maviye karışan beyaz var. Ama pembe yok. Pembe bulutlardan inmek için cesur olmak gerekiyor. Şimdi tam cesur olacağım... Ama tuşlar olmuş şeftali, ben olmuşum sinir küpü. Yazamıyorum. Bu kadar yazdığıma bakma. Günlerin birikintisi. Sinirlerim sahiden yıpranıyor. Tuşların tıkırtısı ile ben bir bütündük ve bunu kaybedince anlıyorum. Üzüldüğüm şeye bak. Zaten beni hep bu ufacık şeyler mahvetti. Dünya gibi.
SIR: Diğer gezegenlerle de barışın. Fakat en çok Plüton'la.

5.02.2017

Jüpiter'de işler yolunda gitmiyor.


Tedirginlikle etrafımı gözetledim ve önüme dönüp aynı tedirginlikle açtım ağzımı Dünya'ya.
"Biri var."
Kaşlarını çattı ve etrafıma bakındı.
"Nerede?"
"Jüpiter'de."
"Nasıl biri?"
Kahvemi iyice önüme çektim ve ellerimle sarılıp parmak uçlarımı ısıtmaya çalıştım.
"Bir insan."
"Ee? Ne olmuş yani?"
"Sıradan değil. Şimdiye kadar gördüklerimin dışında."
"Burada mı?"
"Jüpiter'de dedim ya!"
"Nasıl birinden bahsediyorsun?"
Huzursuzlandım ve yine etrafıma bakmaya başladım.
"Ne söylersem söyleyeyim yetersiz kalacakmış gibi. Sanki söylediklerimin dışında birçok anlam mevcut ama ben o kenarda biriken anlamları Jüpiter'e sığdıramıyorum."
"Neden sığdırmaya çalışıyorsun ki?"
"Çünkü boynumun borcu."
Bir kahkaha patlattı ve dakikalarca gülmesini bitirmesini bekledim. Artık gülmekten sıkılınca şöyle bir yüzümü inceledi. Kahvem buz gibi olmuştu ve sıcak kahveyle aram olmadığından bunu pek umursamadım. Anlatmak istiyordum.
"Bitti mi?" diye sordum.
"Bitti."
Kısa bir nefes aldım.
"Bütün cümlelerimin sonuna üç nokta koymak istedin mi hiç?"
"Bütün cümleler senin mi sanıyorsun? Burada ben de varım!"
"Şimdi seninle hiç uğraşamayacağım Dedektif!"
"Uğraşmazsan hatırım kalır. Ne olur uğraş! Ne olur!"
Burnumdan solumaya başladım.
"Tekrarlamak istemiyorum."
"Bilmiyorum."
"Hayret!" diye tısladım.
"Neden üç nokta?"
"Sürekli devam etsin istiyorum. Üç nokta tamamlayamadığım ve derinliği olduğunu düşündüğüm, daha doğrusu öyle hissettiğim cümlelerde aniden var oluyor."
"Kaçak mı dövüşeceksin yine?"
"Niçin öyle söyledin?"
"Sen gayet iyi biliyorsun. Öyle başka şeylere sığınıp anlatmaya bayılırsın zaten. Hadi bozmayayım seni."
Gözlerimi devirdim.
"Şimdi bozmamış mı oldun?"
"Elimde değil. Sanki benim dilim seni iğnelemek için var."
"Sankiyi oradan çıkartırsan..."
"Çıkardım say. Seni mi kıracağım!"
"Yok, efendim! Hiç kırar mısınız?"
"İğnemi çalamazsın Suçlu, çok uğraşma ve devam et."
"Konuyu sürekli saptırıyorum ama farkında değilim."
Sesini çıkarmadı ve devam etmemi bekledi, açtım ağzımı Dünya'ya, yumdum gözümü Jüpiter'e.
"İyi halt ettin. Anlat artık! Ne uzattın! Laf salatası!" diye bağırdı.
"Tamam. Tamam! Anlatıyorum. Ne diyordum... Hah! Biri var. Şimdi bu biri bir insan ve üç noktalı insanlardan. Hani böyle ağzını açınca ne söylerse söylesin nokta koyup gidemeyecek bir insan. Arada bir gezegen değiştiriyor ama Dünya'lı. Mesela kimsenin görmediği şeyleri görüyor. Muhtemelen film bitince jeneriği de bitmeden salondan çıkmıyor. İnsanların yüzünde samimiyeti arıyor fakat bir türlü bulamıyor işte! Esasında bütün mevsimleri seviyor ama birini sahipleniyor. Neden öyle yapıyor bilmiyorum, belki de bir şeylerin kendine ait olması hissiyatını seviyor. Hem ben de kışı sahipleniyorum."
"Bitti mi?"
"Sorun da orada ya. Bitmiyor. Yeterli tek bir cümle kuramıyorum. Kurabilirmiş gibi hissedip cümle yığınlarının arasında seninle dans ediyorum!"
"Kötümsersin."
"İyimser olmaktan iyidir."
"Bak hala!"
"Vincent van Gogh gibi. Onu hiç görmedim, onunla hiç konuşmadım, yaptığı bir şeye hiç dokunmadım. Ama..."
"Ama?"
"Sanırım anlıyorum. Anladığım şeylerle bağ kuruyorum. Belki biraz karışık bir bağ ama bu yüzyılda."
"Hayal kırıklığısın."
"Haklısın." diyerek gözlerimi Jüpiter'de açıp şu gezegenin aptal asfaltına doğru eğdim.
"Ben hep böyleyim değil mi Dedektif?"
"Böylesin Suçlu, böylesin. Bazen tam bir aptal oluyorsun. Bir de kendini akıllı sanmıyor musun! Ah, bu beni gerçekten sinirlendiriyor! Gizli bir suç işliyorsun. Sadece senle ben biliyoruz, gizli bir bölmede bunu konuştuk ve bitti tamam mı? Bir daha bu konuyu açmanı istemiyorum. Realist tarafında uslu uslu otur."
Boğazım düğüm düğüm oldu, gözlerim kızardı, burnumun direğine şimşekler çaktı, burnumu çektim ve kirpiklerimle mücadele ettim, boynumu sağa eğip kaldırdım.
"Esas kötümser olan kim biliyor musun? Sensin. Hatta belki de esas realist de sensin! Sürekli beni yaşamdan koparıp alan da belki yine sensin. Sürekli beni durduran, cesaretimin önüne ayağını uzatıp çelme takan, düştüğümde gülen ve dalga geçen hep sensin. Normal olmamı engelleyip önüme bir "a" ekleyen yine sensin. Bazen keşke hiç olmasaydın diyorum!"
Kırıldı.
"Bunları söylerken hiç utanmadın mı?"
Gözlerim kızardı.
"Sen bana hayal kırıklığı olduğumu söylerken utanmadıysan bunu cevaplamak bile istemiyorum." diye yanıtladım.
Kısa bir sessizliğin ardından içim sıkılarak sordum:
"Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsun?"
Acı dolu bir bakış attı.
"Ben senim. Unuttun mu?"
Göz kapaklarımın hareketini usulca izledi.
"Haklısın." diyerek kahve fincanımı önümden ittim ve Jüpiter kulaklarını tıkadı, Dedektif ise her zamanki gibi karanlığına çekildi.

Haklısın işte. Bu zamanın içinde kendi ayağıma çelmeyi ben takıyorum, kendime ben gülüyorum, kendime ben acıyorum, kendimi ben kırıyorum; başkasının kırmasına gerek kalmıyor, temiz iş. Bence ne biliyor musun? Bence biz birbirimizi tamamlıyoruz. Birimiz bir şeye 'evet' diyorsa diğerimiz 'hayır' diyor ya hani, işte o zaman ne evet oluyoruz ne de hayır! O zaman hiçbir şey oluyoruz. Bu yüzden hiçbir şey olmuyor bu yüzyılda. Çünkü ben bu yüzyılda bir kişi olmayı beceremedim. İki yarım birbirini tamamlar ya hani, biz de bunu hep güzel bir şey zannederiz, öyle değil işte. Belki yarım olmamız gerekiyordur. Belki kendimi tamamlamak yerine hiç ait hissetmediğim soğuk bir metal yığınıyla buz kesmeliydim. Fakat ben metal yığınlarını sevmiyorum. Neyi seviyorum? Onu da bilmiyorum ama neyi sevmediğimi iyi biliyorum. Kendi kendimi kırdım bak, sanki... Sanki çok iyi bir arkadaşımı kırıp parçalamış gibi hissettim. Sanki...
İçimdeki Dedektif

SIR: Merhaba Jüpiter!

24.01.2017

Tırnak İzleri

"Dedektif."
Yanıt vermedi.
"Bu kez gerçekten deliriyorum."
Koşarak çıktı karanlıktan. Yüzüme dokundu, gözlerimi inceledi telaşla, yüzümün rengi midesini bulandırdı.
"Ne oldu sana? Bu halin ne?"
"Sakin kalmak istemiyorum Dedektif."
"Sakin görünüyorsun."
"Tırnaklarımı sadece kendi avuçlarıma batırmak istemiyorum."
Avuçlarımı tutup parmaklarımı tek tek etimden çekti. Bütün tırnaklarım avuçlarıma izini bırakmıştı.
"İnsanlar mı?"
"İnsanlar mı Dedektif?"
"Büyük bir şey mi oldu?"
"Küçük şeyler Dedektif, küçücük şeyler beni büyük öfkelendiriyor. Sanırım bu kez gerçekten deliriyorum."
"Sen hep delirirsin Suçlu. Ama gerçekte değil."
Başımı iki yana salladım.
"Gerçekte."
"Bu olamaz."
Gözlerim kızardı.
"Usandım."
"Neyden?"
"Küçük şeylerden. Küçük şeyler. Ben kendimi kontrol edebiliyorum."
"Edebiliyor musun?"
"Bazen edemiyorum. Ama insanları hiç kontrol edemiyorum Dedektif. Ve bu bana büyük bir acı ve büyük bir öfke veriyor. Acı ve öfke birleşip çığ gibi üzerine düşünce delirmez mi insan?"
"Delirir mi?"
"Acı ve öfke birleşince ortaya delilik çıkar. Ben delirdim. Çok aklı başında bir delilik halindeyim. Öfkeden boğazım acıyor ama bana sen bile deli demiyorsun."
"Deli değil öfkelisin."
"Hayır. Bu kez sahiden deliyim."
"Ne bu halin? Çok sakinsin. Bu sakinliğe delilik fazla değil mi?"
Acının kıyısından bir saniyelik güldüm ve kıyıdan çekildim.
"Delilik sakinlikte Dedektif. Sakin olmadığım o anı görmek istemezsin."
"Neden?" 
"Bağırdım Dedektif. Çığlık attım. Çok çığlık attım. Suratım muhtemelen beyazlamıştı. Şimdi muhtemel bir sarı. Ben çığlık atamam ama attım. Müthiş bir çığlıktı Dedektif ama duymamalıydın. Sesimi içime gömemezdim."
Üzüldüğünü hissettim ama hiçbir şey söylemedi.
"İnsanlarla sorunum var Dedektif. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Bunu artık kabul ediyorum."
Suskunluğunu bozmadı.
"Ben çok iyi çığlık atabiliyormuşum bak! Bunu da öğrenmiş olduk. Çok yeni olmasa da delirdiğimi de anlıyoruz."
"Neden çığlık attın?" diye burukça sordu.
Yutkundum.
"İnsanlar her şeyi kendilerine ait sanıyorlar. Bağırmadan da öyle olmadığını anlamıyorlar. Birçok kez anlatmaya çalıştım. Sakince anlattığımda hiçbir şeyi o paslanmış beyinlere ulaştıramadım. Kulakları duyuyordu ama beyinlerine kadar sesimin ulaşması için daha yüksek sesle konuşmam gerekiyordu. Her bağırdığımda anlamaya yaklaştıklarını görüyordum. Esasında hiçbir zaman anlamıyorlardı. Nedense bunu bilmeme rağmen bağırmam gerekiyordu. Tahammül sınırını geçtiğim zamanlarda delirmenin ortasına atlıyordum. Ama bağırdığımda kendim olmuyordum. Ben kendim olmamak kaydıyla birileri bir şeyleri anlasın diye bağırdım Dedektif. Ve bağırdığımda öfke ile acı birleşip bana çığlık attırdılar. Beni deliliğe mahkum ettiler. Sonra derin derin nefes aldım. İlk kez bu kadar acı ve öfke karışımının ardından ağlamadım Dedektif. Oturdum, sakin olmaya çalıştım, göğe baktım, nefesler aldım, nefesler verdim. Sakinleşemedim."
"Ne zaman sakinleştin?"
"Sana seslendiğimde."
Derin bir nefes aldık.
"Sonra ne olacak?" diye sordu.
"Delirmeye devam edeceğim. İnsanların bir dili olduğunu zannetmiyorum, birçok dille birlikte savaşın ortasına çekiştirecekler beni. Ama bu sefer hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü esasında deli olmak hiç bana göre değil. Biliyorsun."
Başını salladı. Biliyordu.
"İçimdeki tüm sözcüklerin önüne bir duvar öreceğim. Bana yardım eder misin?"
"Elbette Suçlu, elbette."
Bir anda fikir değiştirdim. Dedektif de delirirse bizi kim kurtarabilirdi?
"Olmaz. Sen bu işe karışma. Ben çağırmadan da sakın gelme."
"Nasıl istersen."
"Dedektif." diye konuştum yanıt bekler bir tınıyla.
"Suçlu." diyerek gözlerini iyice açıp bana baktı.
"Sanırım büyük şeyler beni delirtmiyor. Etkilenmiyorum. Küçük şeyleri ise kontrol edemiyorum. Sanırım bu beni delirtiyor."

***

Çekingen bir fısıltı.
"Suçlu."
Ona odaklandım.
"Söyle."
"İyi misin?"
"Değilim. Fakat delirmeye devam etmeme gerek kalmadığını tüm sakinliğimle bildirmek isterim."
"İnsanlar mı?"
"Sanırım delirdiğimi düşünüp beni şimdilik rahat bıraktılar. Ben de bunu bozmadım Dedektif. Bazen olayları deşmemek gerekiyor ve özellikle küçük ama büyük olanları."
Gülümsedi. Derin bir nefes aldım.

Bazı zamanlarda hiç yapamayacağını sandığın şeyleri yapıyorsun ve hiç yapmak istemediklerinle, yapamayacağını sandığın şeylerin aynı olduğunu fark ediyorsun. Ve bir gün ikisini bir arada yaptığında kendine şaşkın bir bakış atmaktan başka bir tepkiye yer veremiyorsun. Bazen çığlık oluyorsun, bazen atik çekingen bir Dedektif, bazen azılı bir Suçlu, bazen mavi yeşil terliğini çamura kaptırdı diye ağlayan bir çocuk ve bazen sadece insan oluyorsun. Sanırım en zoru bu. Kimse de başaramıyor bir türlü. Bir yerde mutlaka o yücelttiğimiz insanlığın anlamına takılıp tökezliyoruz. Teoride belki insanız fakat pratikte hepimiz insanlığı o çamura kaptırıyoruz. Olsun. Geri dönüp alırız. Fakat çamura battık bir kere. Şimdi ben pozitif miyim negatif mi? Ne tarafa gitsem diğer tarafın hatırı kalıyor. Oralarda bir yerdeyim. Uzakta ve yakında. Fakat tam içinde. İçinde.

İçimdeki Dedektif

SIR: Yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancı başlamış.