24.01.2017

Tırnak İzleri

"Dedektif."
Yanıt vermedi.
"Bu kez gerçekten deliriyorum."
Koşarak çıktı karanlıktan. Yüzüme dokundu, gözlerimi inceledi telaşla, yüzümün rengi midesini bulandırdı.
"Ne oldu sana? Bu halin ne?"
"Sakin kalmak istemiyorum Dedektif."
"Sakin görünüyorsun."
"Tırnaklarımı sadece kendi avuçlarıma batırmak istemiyorum."
Avuçlarımı tutup parmaklarımı tek tek etimden çekti. Bütün tırnaklarım avuçlarıma izini bırakmıştı.
"İnsanlar mı?"
"İnsanlar mı Dedektif?"
"Büyük bir şey mi oldu?"
"Küçük şeyler Dedektif, küçücük şeyler beni büyük öfkelendiriyor. Sanırım bu kez gerçekten deliriyorum."
"Sen hep delirirsin Suçlu. Ama gerçekte değil."
Başımı iki yana salladım.
"Gerçekte."
"Bu olamaz."
Gözlerim kızardı.
"Usandım."
"Neyden?"
"Küçük şeylerden. Küçük şeyler. Ben kendimi kontrol edebiliyorum."
"Edebiliyor musun?"
"Bazen edemiyorum. Ama insanları hiç kontrol edemiyorum Dedektif. Ve bu bana büyük bir acı ve büyük bir öfke veriyor. Acı ve öfke birleşip çığ gibi üzerine düşünce delirmez mi insan?"
"Delirir mi?"
"Acı ve öfke birleşince ortaya delilik çıkar. Ben delirdim. Çok aklı başında bir delilik halindeyim. Öfkeden boğazım acıyor ama bana sen bile deli demiyorsun."
"Deli değil öfkelisin."
"Hayır. Bu kez sahiden deliyim."
"Ne bu halin? Çok sakinsin. Bu sakinliğe delilik fazla değil mi?"
Acının kıyısından bir saniyelik güldüm ve kıyıdan çekildim.
"Delilik sakinlikte Dedektif. Sakin olmadığım o anı görmek istemezsin."
"Neden?" 
"Bağırdım Dedektif. Çığlık attım. Çok çığlık attım. Suratım muhtemelen beyazlamıştı. Şimdi muhtemel bir sarı. Ben çığlık atamam ama attım. Müthiş bir çığlıktı Dedektif ama duymamalıydın. Sesimi içime gömemezdim."
Üzüldüğünü hissettim ama hiçbir şey söylemedi.
"İnsanlarla sorunum var Dedektif. Kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Bunu artık kabul ediyorum."
Suskunluğunu bozmadı.
"Ben çok iyi çığlık atabiliyormuşum bak! Bunu da öğrenmiş olduk. Çok yeni olmasa da delirdiğimi de anlıyoruz."
"Neden çığlık attın?" diye burukça sordu.
Yutkundum.
"İnsanlar her şeyi kendilerine ait sanıyorlar. Bağırmadan da öyle olmadığını anlamıyorlar. Birçok kez anlatmaya çalıştım. Sakince anlattığımda hiçbir şeyi o paslanmış beyinlere ulaştıramadım. Kulakları duyuyordu ama beyinlerine kadar sesimin ulaşması için daha yüksek sesle konuşmam gerekiyordu. Her bağırdığımda anlamaya yaklaştıklarını görüyordum. Esasında hiçbir zaman anlamıyorlardı. Nedense bunu bilmeme rağmen bağırmam gerekiyordu. Tahammül sınırını geçtiğim zamanlarda delirmenin ortasına atlıyordum. Ama bağırdığımda kendim olmuyordum. Ben kendim olmamak kaydıyla birileri bir şeyleri anlasın diye bağırdım Dedektif. Ve bağırdığımda öfke ile acı birleşip bana çığlık attırdılar. Beni deliliğe mahkum ettiler. Sonra derin derin nefes aldım. İlk kez bu kadar acı ve öfke karışımının ardından ağlamadım Dedektif. Oturdum, sakin olmaya çalıştım, göğe baktım, nefesler aldım, nefesler verdim. Sakinleşemedim."
"Ne zaman sakinleştin?"
"Sana seslendiğimde."
Derin bir nefes aldık.
"Sonra ne olacak?" diye sordu.
"Delirmeye devam edeceğim. İnsanların bir dili olduğunu zannetmiyorum, birçok dille birlikte savaşın ortasına çekiştirecekler beni. Ama bu sefer hiçbir şey yapmayacağım. Çünkü esasında deli olmak hiç bana göre değil. Biliyorsun."
Başını salladı. Biliyordu.
"İçimdeki tüm sözcüklerin önüne bir duvar öreceğim. Bana yardım eder misin?"
"Elbette Suçlu, elbette."
Bir anda fikir değiştirdim. Dedektif de delirirse bizi kim kurtarabilirdi?
"Olmaz. Sen bu işe karışma. Ben çağırmadan da sakın gelme."
"Nasıl istersen."
"Dedektif." diye konuştum yanıt bekler bir tınıyla.
"Suçlu." diyerek gözlerini iyice açıp bana baktı.
"Sanırım büyük şeyler beni delirtmiyor. Etkilenmiyorum. Küçük şeyleri ise kontrol edemiyorum. Sanırım bu beni delirtiyor."

***

Çekingen bir fısıltı.
"Suçlu."
Ona odaklandım.
"Söyle."
"İyi misin?"
"Değilim. Fakat delirmeye devam etmeme gerek kalmadığını tüm sakinliğimle bildirmek isterim."
"İnsanlar mı?"
"Sanırım delirdiğimi düşünüp beni şimdilik rahat bıraktılar. Ben de bunu bozmadım Dedektif. Bazen olayları deşmemek gerekiyor ve özellikle küçük ama büyük olanları."
Gülümsedi. Derin bir nefes aldım.

Bazı zamanlarda hiç yapamayacağını sandığın şeyleri yapıyorsun ve hiç yapmak istemediklerinle, yapamayacağını sandığın şeylerin aynı olduğunu fark ediyorsun. Ve bir gün ikisini bir arada yaptığında kendine şaşkın bir bakış atmaktan başka bir tepkiye yer veremiyorsun. Bazen çığlık oluyorsun, bazen atik çekingen bir Dedektif, bazen azılı bir Suçlu, bazen mavi yeşil terliğini çamura kaptırdı diye ağlayan bir çocuk ve bazen sadece insan oluyorsun. Sanırım en zoru bu. Kimse de başaramıyor bir türlü. Bir yerde mutlaka o yücelttiğimiz insanlığın anlamına takılıp tökezliyoruz. Teoride belki insanız fakat pratikte hepimiz insanlığı o çamura kaptırıyoruz. Olsun. Geri dönüp alırız. Fakat çamura battık bir kere. Şimdi ben pozitif miyim negatif mi? Ne tarafa gitsem diğer tarafın hatırı kalıyor. Oralarda bir yerdeyim. Uzakta ve yakında. Fakat tam içinde. İçinde.

İçimdeki Dedektif

SIR: Yemiş yemiş bitirmiş, akşama sancı başlamış.

15.01.2017

Yaşam pratikte ben teoride.

Sanki nefesimi tutuyorum, bekliyorum. Son birkaç aydır geceleri beyaz tavanı seyretmeden uyumuyorum. Doğrusu sabaha karşı. Üşüyorum ve sıcaklıyorum. Hevessizim ve çok hevesli. Her şeyi kabullendim. Sanki bütün söyleyeceklerim daha söylenmeden,bitmiş. Bütün söylemekte olduklarım toz. "A" diyorum toz oluyor, "Z" diyorum yok oluyor. Aslında ne yapmak istedim? Kendimi mecbur hissettiklerimin ortasında delirirken sadece yaşamak ve yaşam kelimesinin ortasına düşmek istedim. Denizin kenarında yürürken çok dikkatli olmayı umursamayıp denize düşmek istedim. Yolda yürürken aniden düşmek istedim. Bir arabaya yanlışlıkla çarpıp yerle bir olmak istedim.

Nefesimi tutup beklemek istemedim. Sessiz sakin bir hayatı istemedim. Gürültüyü istedim ama kendimden sakladım. Kulaklarım acısın ve hatta kanasın istedim. Benim tüm hayatım boyunca kendimi korumaya çalıştığım şey o çok istediğim hayattı. Hep erteledim, hep, hep, hep... Şu geçsin, şunu da yapayım, bunu da yapayım, ileride pişman olmayayım diye diye pişmanlıklar silsilesi yarattım. Uzak durduğum her şeyden pişman oldum. Her şey değil. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hep gurur duydum. Hala da duyuyorum ama bir yerde hata yaptım. Hep cesur olduğumu kendime yedirdim. Ama hep korkak oldum. Hep çok heyecanlı, hep çok stresli, hep korkak hep... Sonunda elime ne geçti? Hiç. Olmadığım olduğum gibiyim. Hiçbir değişim yok. Hiçbir gerçek yasam deneyimi, hiçbir yaşam belirtisi yok. Hiçbir gerçek pişmanlık yok. Teorilerden ibaretim, gerçekliğim yok. Nefesimi tutuyorum. Düşünmemeye odaklı bir nefes. Bir nefes... Pratikte yokum. Yaşam pratikte ben teoride. Yanlış konuya çalıştım. Batırdım.

                                           ***

Telefonumun kamerası ya da başka herhangi bir süper kamerayı görmekte olduğum muhteşem dünyaya çeviriyorum ve gözlerimi görüntüye çeviriyorum. İçimdeki olağanüstülüğün morali bozuluyor, sönüp kalıyor sanki Dünya. Benim mi gözlerim çok canlı, çok güzel, çok farklı görüyor yoksa kameram mı gerçeği algılamıyor? Elbette ki sorun bende değil sevgili kamera, sende! Çünkü senin canlı gözlerin yok. Gün batımını benim gördüğüm turunculukta göremiyorsun ve bu senin suçun. Senin yüzünden o aptal programlara girip rengini gördüğüm en yakın renge getirmeye çalışmak zorunda kalıyorum. Bazen neden hiçbir şeyin gözlerimizi karşılayamadığını merak ediyorum. Hiçbir şey bir canlının gözünden görüldüğü gibi kaydedilemiyor, hiçbir şey o kadar geniş alanı alamıyor. 

***

Gökyüzüne kafayı taktım. Çocukken de büyük bir takıntımdı. Tek takıntım. Geceleri herkes uyuduktan sonra balkona gidip pimapenleri sonuna kadar açar, gökyüzündeki bütün yıldızları bir işaret bekler gibi izlerdim. Her an benimle konuşacakmış gibi dururlardı. Ama asla konuşmazlardı. Kaydıklarında üzülürdüm, öldükleri apaçık belliydi. Yıldızlar da insanlar gibi ölüyordu. Ölmek güzel miydi bilmiyorum ama ölümü izlemek güzel değildi. İnsanlar yıldızların kaymasını izlemeye ve heyecanlanmaya bayılırdı ve hatta dilek tutmaya. Ben de sürekli aynı şeyi dilerdim: "Ölme." Sabah olduğunda onları görememek beni mutsuz etse de akşamın geleceğini bilirdim. Mucizeviydi. Havada asılı kalmış gibiydiler ve sadece hava karardığında zaten orada olduklarını görürdüm. Hala geceleri pimapenleri açıp onlara bakıyorum, üşüsem de uzunca bir süre bunu hissetmiyorum. Yıldızlara dokunamıyorum.

Bulut fotoğrafı çektiğimde de içimdeki olağanüstülük kendini kenara fırlatılmış gibi hissediyor. O kadar güzel bir bulut nasıl bir kamera tarafından bu kadar sönük kaydedilebilirdi! Bir süre sonra fotoğraf çekmeyi azalttım ve giderek yok olmaya yüz tuttu. Dünya hiçbir zaman benim aklımda kalan görüntüler kadar canlı ve güzel bir fotoğrafın içine dahil olmayacaktı. Her zaman soluk görünecekti, her zaman efektlere ihtiyaç duyacaktı ve ben efektsiz halini zaten hafızamda taşıyordum. O halde neden fotoğraf çekecektim ki? O  fotoğrafları çekerken sadece diğer insanlara da gözlerimin gördüğü o olağanüstülüğü göstermeye çalışıyordum. Ama bunun imkansız olduğunu fark edip gördüklerimin bana yetmesi gerektiğini anladım. 

Bazen beynimin içindeki bütün fotoğrafları, bütün videoları bir HDMI kablosu yardımıyla televizyona bağlamak ve herkese göstermek istiyorum. Sanırım bunu yapamadığım için yazıyorum. Sanırım bunu yapamadığım için hep çok stresliyim. İçimde doğduğumdan beri patlayan bir yanardağ var, hiç sönmüyor, sürekli lavlarını püskürtmeye devam ediyor ama bir türlü beynimi aşıp dışarı çıkamıyor. Belki de bu yüzden. Gördüklerimi kimseye gösteremediğim için. Belki de sadece bu yüzden sabahlara karşı gözlerim acıyor. Ben beyninde çok büyük şeyler yaşayan bir insanım. Bu yüzden her şey bana yetersiz, her şey imkansız, her şey sönük ve cansız geliyor. Beynim beni o kadar canlı bir dünyaya hapsediyor ki ben bir türlü o canlılıktan kopup kameranın gösterdiği dünyaya dönemiyorum ve bu yüzden acı çekiyorum. Bazen katlanılmaz oluyor.

Perde... Odanın penceresini açıp yatağa geri kıvrıldım. Dışarıda yerlerdeki karın çoğunu eritmeyi başarmış bir yağmur yağıyor. Perde... Rüzgar da ona eşlik ediyor. Perde.. Perde hafif bir esintiyle kıvrakça dans ediyor. Ben o kıvraklığı görüyorum. Ama bir başkası perdenin dans ettiğini görmüyor. Çünkü kameranın gösterdiği gerçek Dünya'da perdeler dans etmezdi. Perde dansını zirveye taşımaya başladı. Giderek daha da fazla hareket ediyor ve ben perdenin üşüdüğünü düşünüp kalkıp pencereyi kapatıyorum. Ama daha çok rüzgarın kızgınlığından korkuyorum. Perde... Nesnelerin canı yoksa bile bir hayatı var. Düşün. Var. Çünkü nesneler de rüzgardan etkilenir. Çoğu zaman katlanılmaz oluyor.

%60 öldüm'e çok önemli not: %100 yaşıyorum.
SIR:Açmış bakmış dolabı şeker de sanmış ilacı.

8.01.2017

Herkes mutlu ya da kimse mutlu değil.

Amaçlar değişiyor. Hayaller ertelemelere doymuyor. Ben? Ben, olmadığım gibi olmaya devam ediyorum. Bazen eksildikçe eksilmeme rağmen tamamlandığımı var sayıyorum. Bir şarkıya tesadüf ediyorum. Tüm eksiklerimi fazla fazla iade ediyor. Ya da beni çarpanlarıma ayırıyor. Bugüne kadar ne kadar kırılıp kendimi toparladıysam, toparladıklarımı yeniden yere saçıyor. Omuz silkiyorum. Hiçbir şey için üzülmeme sözü veriyorum. Minik şeylere tepki veren ruhuma engel olmaya çalışıyorum artık. Kalbimin çok hızlı çarpmasına, bünyemin ters yüz olmasına izin vermeme sözleri veriyorum kendime. Kanımın yüzüme hücum etmesini istemiyorum. Etrafımdaki insanların durmasını istemiyorum. Her sabah gözlerimi açtığımda halüsinasyon görmemeye çalışmaktan vazgeçiyorum. Kabulleniyorum laciverti.


Bazen diğer tüm seçenekleri yok sayıp iki şey olduğunu sanıyor insan. O ikilikteyim. Herkes mutlu ya da kimse mutlu değil. Yalnız kaldığın o anda kimse oluyorsun. Ama yalnız olmadığın anda herkessin. İnsan üzülüyor. Üzülmeli de zaten. Neden bilmiyorum ama mutsuzluk güzel his, yaratıcı. Acılar yaratıcı. Kalp kırıkları klişe fakat yaratıcı.

Sadece yaz. Yazmak, boyamak gibi değil. Anlatmak gibi. Ya da belki boyamak. Boyamak da anlatmak. Beyaz bir sayfayı ya da beyaz bir ekranı bedeninde var olan bütün düşüncelerin ve duyguların rengine boyamak. Anlatmak da değil belki. Konuşmak. Fakat hangi renklerle? Ben çoğunlukla beyaz sayfaları siyaha boyadığımı fark ediyorum, bazen araya çocukluk girip sıcak renklere çevirmese hepten karanlığa boğulacağım. Ama neyse ki bir zamanlar çocuktum ve hala bir yerimde yaşar.

(Az sonra bilerek yazım hatası yapacağım, içim hiç rahat değil ama bunu yenmem lazım.)

***

Yo! (bkz: yazım hataları fobisi) Ön yargıları kıramıyorum. Olmuyor. Birinin kafasında öyle bir zaruret var ki, adı da ön yargı. Yahu başka bir insanın kafasına girip bütün ihtimalleri onun yerine değerlendirip sonra da olumsuz sonuçlarda boğulan insanlar var. Ben asıl onların kafasının içine girip bir arkadaşa bakıp da çıkacaktım demek istiyorum. Varsayıyorum ki, "Bu fikri onaylamaz." diyor birisi, "Yahu!" diyorum, "Onun yerine düşünmesene, git sor!" Ama, "Yok" diyor, "Zaten onaylamayacak." Sanırsın kafasında bir paralel evren kurmuş da gidip sormuş o da yok, olmaz demiş. Bu kafa nasıl bir kafa ben anlamıyorum. Açıklamalar yapıyorum. Bak kardeşim, o iş öyle olmuyor. Sen tüm somutluğunla gidip o somut ağzını açıp o somut sesinle cümleleri kurup sonuna da somuttan bir soru işareti eklemeyi ihmal etmeyip cevabı karşı tarafın kendi hür iradesiyle vermesini bekleyeceksin, o da sana o muhteşem somut ağzıyla cevap verecek.

(Yazım hatası yapmadan önce bilerek yaptığımı belirttiğime göre henüz yenmiş sayılmam.)

Bu durum birçok kez birçok insanla başıma geldi. Bir şekilde ikna edip somutlaştırdım kafasındakileri ama sonra ne oldu? Sonra bir gün yine aynı ön yargıyla boğuşurken gördüm. Her seferinde birinin seni somutlara mı itmesi gerekiyor? Paralel evren de bir yere kadar. Bir olumlu ön yargı deneyiminden sonra niçin yine olumsuz ön yargılara boğuluyorsun? Çünkü onaylamaz, mı? Sonsuz boşluğun içine düş he mi?

Ben bazen o sonsuz boşluğun içine düşüyorum işte. Olumsuz şeyler kurmamaya çalışıyorum paralel evrenimde. Ama bazen kafamdaki paralel evrende bile olumsuzluklar yakama yapışabiliyor. Şimdi bilgisayarın beyaz tuşlarına melül melül bakıyorum mesela, yine mi düştüm acaba diye? Şarkıyı başa sarıyorum, çıkıyorum boşluktan. Bak, bir şarkı beni boşluktan çıkarabiliyor. Gülümsedim.

Ben bir şeylere başlamakta ve bitirmekte çok zorlanan biriyim. İçime bir türlü sindiremiyorum başlangıçları ve sonuçları. Beni bir yazının ortasına atın. Beni bir okyanusun ortasına atın. Beni bir insanın ruhunun ortasına atın, merhaba demeden. Çünkü ben merhabaları ve hoşçakalları sevmiyorum. Ben hızlı giden trenleri seviyorum. Hem tren yavaşken ya gitmeye ya da durmaya karar vermiş oluyor.  Ama ben gitmek ya da durmak istemiyorum. Ben ilk ya da son istasyonlarda bulunmayı istemiyorum. Ben tren ilk istasyona ve son istasyona hiç uğramadan sonsuzlukta devam etsin istiyorum. Belli ki sonsuzluğu seviyorum.

Seviyorum tabi. Çocukken de sürekli kafam buna takılırdı. Böyle sonsuz yaşama sahip doğaüstü karakterlere sahip filmleri, dizileri izlerken hep sonsuzluğu düşünürdüm. Zamanın başından itibaren sonsuzluğu yaşamak isterdim. Ömrüm bana hep çok az gelirdi. Hala öyle gelir. Az çünkü. Öleceğim zamanı bilsem de bir şey değişmez. Ben zamanın her yerinde bulunmak istiyorum. Hepimiz biraz ölmek isteriz. Bazen ben de isterim. Ama daha çok yaşamak isterim. Daha çok, daha eski ve daha yeni.

Çok hayalperestim. Fakat hayaller çok güzel değil mi? Gerçekler suratımıza atılan tokatlar gibi. Ama hayaller? Hayaller benim saçlarımı okşuyor, hayaller bana gülümsüyor, hayaller bir kış mevsiminde dışarıda kar yağarken ve bütün sokakları kaplarken beni sıcacık yapıyor. Bir yandan üşüyorum ama hissetmiyorum.

%50 realist %50 hayalperestim. O yüzden kim hangi yanımı görürse oraya bir etiket yapıştırmaktan vazgeçmiyor. Beni her gördüklerinde bir etiket daha! Realist tarafım etiketlerle dolu ama hayalperestliğime ulaşan etiket sayısı bir elin parmaklarını geçer mi? Geçmez. İmkansız değil. Zaten çok da önemli değil, demek istemiyorum. Kendi kendimi ters köşe yapmayı da pek bir sever oldum. Duruyorum. Dur-dum!

SIR: Bir gün bir gün bir çocuk eve de gelmiş kimse yok.




7.01.2017

%60 öldüm.

Sabahlardan nefret ediyor muyum sahiden?

Sabah 09:00'da uyanıp kahvaltı hazırladığım günleri özlemeye başladım. Kahvaltıdan ziyade mutfağa gidip pencereyi açınca yüzüme vuran güneşle birlikte inanılmaz bir mutlulukla dolup gülmeye başlamayı özledim. Düşüncesi bile gülümsetmeye yetiyorken neden sabahlardan böylesine koyu bir nefretle bahsediyorum? Çünkü sade. Uykusuz uyandığım sabahlarda bütün dünyadan, her şeyden, herkesten nefret ediyordum. Ta ki... Şaka şaka, hala ediyorum.

Şu an saat 06:10. 2 saat önce saat 04:10'du ve kalkıp komodinimin tozunu aldım. Çünkü sabahları ve öğlenleri uyanık değilim artık. Birkaç haftadır. Uykum önce saat 4'e sarktı. Sonra 5'e sonra 6'ya, şimdi de 7 ve buçuğa. Uyanmaya çalışınca ise göz kapaklarım bir tuğlaya dönüşüyor. Açarsam kırılacakmış gibi.

Bu saatlerde geliyorlar bana. Hafiften uykum geldi ya, hemen yazasım da geliyor. Sonra diyorum ki, tamam yazayım yatarım. Ama o iş öyle olmuyor. Yazmayı bitirince uyku falan kalmayacak yine. Ya bir film açacağım ya da beyaz tavanı seyre dalacağım. Arada bir yanı başımdaki pencereyi de açıp hava alırım. Pencere ne kadar açık kalırsa kalsın kapattığım anda içeride oksijen kalmamış gibi hissederim yine. Ama üşüyorum. Ama nefes alamıyorum. Ama planlar tamam.

Her Kasım sesim beni terk ederdi. Son 2 senedir olmuyor hayret! Ama son 2 senedir Kasımdan sonra uykularım sarkıyor. Hayret! Aklımda birkaç şey varken hepsini bitirmeden kalkıp yemek yemeye gidemiyorum, uyuyamıyorum. Ne diyorum? Yazasım bitti sonra devam edeceğim. Uyku.

***

Sonra

Hatta bir hafta sonra...

Yine bir sınav haftasındayım. Değerli finaller! Sınav takvimini açıp baktığımda mutluluktan havalara uçtum, bütün sınavlarım akşam sınavıydı ve sabahın köründe İstanbul'dan Kocaeli'ye onca yolu tepmek zorunda kalmayacaktım. Ta ki, son anda ortaya çıkan bir öğlen 13:00 sınavına kadar. Neyse, dedim, alt tarafı bir tanecik ne olabilir ki?

Neler olmadı ki! 1 saat erkenden çıktığım yolda kaza oldu, akıllı telefonum aklını kaybetti ve bozuldu, 1 saatim trafik canavarları tarafından yendi. Sınava 5 dakika kala kampüsten içeri girmeyi başardım fakat A ve B bloklarının tuzağına düşerek yanlış blokta olduğumu anladığım anda diğer bloğa koşarak gitmeye karar verdim. Ama arasındaki mesafe 10 dakika! Ben gidene kadar sınav bitecekti. Telefonum da yoldayken garip bir şekilde bozulmuştu ve çok sevdiğim kol saatim de esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuştu, koşarken denk geldiğim öğrencilere saati soruyordum. Sonuncusunda saatin 13:11 olduğunu öğrendim.

Suratım tahminlerime göre öncelikle sarı, sonra turuncuyu atlayarak acele bir kırmızı ve sonunda da moru sahiplenerek renkten renge girdi. Merdivenleri çıkarken dedim ki, tamam öldüm, şuraya bayılacağım, sonra kafamı iki yana salladım, hayır, dedim, ciğerler dayanın! Devam ettim. Sınıfa girdim ama araştırma görevlisi sınavı bitirdi ve profesörün odasına yollandım. Vizelerde de böyle blok karışıklığı yaşandığı ve takvimde blok belirtilmediği için affedildim, fakat %60 öldüm. Çünkü final %60 etkiliyordu. 

Bu çok sevgili güz döneminde sürekli dilimdeki tüyü bitiren cümle ise şu oldu: "Ders bırakamam, mezuniyetim yanar!" Bitirmek için esasında 1 yılım daha var fakat o konuya hiç girmeyelim, zira çok karışık ve ben okulu illa bu yıl bitireceğim diye kredileri zorlaya zorlaya bu günlere geldim ve kredimde artık bir kredilik yer bile kalmadı. Büt'leri de sevmiyorum ama zora gelince sarılırım o ayrı.

***

Daldan dala atlamayı ve ben buraya neden çıktım, niye çıktım, demeyi de bu aralar çok sever oldum sevgili Kardan Okur. Belirli bir noktada kalmayı beceremiyorum bir türlü. Çok büyük şeyler anlatmak istiyorum ama olmuyor. Aslında taslaklarda var öyle bir şeyler ama "Yayınla" butonuyla gerilimli bir bakışma töreni yapıp duruyoruz. Mesela bir şarkı açıyorum ben, yoksa yazamıyorum, tıkanıp kalıyorum. Tıkandığım anda birkaç dakika sonra şarkının durmuş olduğunu ve bu nedenle yazamadığımı fark ediyor ve şarkıyı tekrar başa sarıyorum. Okurken de bu böyle devam ediyor.

Dün kar yağdı buralara. Ama bayağı yağdı. Devam da ediyor. Dışarı çıkıp kar topu oynamak ve kardan adam yapmak istiyorum, belki kardan kadın da. Ama geçen yıl finallerin ortasında hastalanıp sınavların yarısını kaçırıp bütlere(ün ile leme de buradaymış gibi) otomatik bir kalış yaptığımdan dolayı burnumu bile pencereden dışarı uzatmaya korkuyorum. Sınavlar bitsin, yapacağım o kardan adamı, tabi yağmaya devam ederse. Bir de bugünkü sınav iptal edildi, çok sevindim. Küçük detay. Ama sahiden ben buraya neden çıkıp çıkıp duruyorum? Çünkü...

Burada duruyorum.                SIR: Sen de mecburen duruyor musun yoksa hala devam ediyor musun?

Videodaki filmi bir yerlerden hatırlıyorum 
ama adını bir türlü hatırlayıp bulamıyorum. 
Şarkıya ise çoktan mestim.

6.01.2017

Vincent van Gogh’u Anlamak

Self portrait with bandaged ear
Şimdi biri gelse ve bana dese ki, "Zaman makinesi icat ettim ve sadece bir kez zamanda yolculuk yapabilmene izin vereceğim. Hangi zamana gitmek istersin?" Farz edelim ki dedi. Hazır cevap  : "Vincent van Gogh'a gidelim."

Çok sevdiğim, ruhuyla sıkı sıkıya bağlı ve hatta bağımlı olduğum bir adamdır van Gogh! Onu ressamlığının, kardeşi Teo'ya yazdığı mektuplarının ve ruhsal bunalımlarının kıyılarında dolanıp sevdim. Anlamayı en çok sevdiğim ressam-ı insan! En çok gözlerini seviyorum. Dünyayı onun gözlerinden görebilmem için yaptığı tablolar, o yıldızlar, ayçiçekleri, yatak odası...

for amy - Ayçiçekleri
Vincent van Gogh'un hayatını tamamıyla düşündüğümde anlıyorum ki, Vincent hayatı boyunca sürekli olarak ruhunu başka bir ruhla bütünleştirmek istemiş. Buna derin bir ihtiyaç duymuş. Kadınlar tarafından reddedildiğinde ruhsal çöküntüler yaşamış. Bunu resimlerine, hayatındaki davranışlarına yansıtmış. Kendini saklayıp olmadığı biri gibi davranmamış, ne hissediyorsa içinde tutmamış, dışarıya da yansıtmış. Belki de onu farklı olduğu için yargılamak yerine onu anlamayı deneyen bir toplumla birlikte olsaydı ve hatta ruhunu bir kadınla bütünleştirebilseydi, eğer bir kadın, tek bir kadın onu kabul etseydi belki de hayatı bu kadar yıpratıcı geçmeyecekti.



Arles'teki Yatak Odası
Kim bilir belki yine de öyle olurdu. Çünkü hayatı algılama şekli şimdiye kadar yaşamış olan her insandan çok daha farklıydı. Bu yüzden ruhunu tamamlayacak olan insanla bir türlü karşılaşamıyordu. Kimse tarafından anlaşılmıyordu. Belki yalnız Teo anlıyordu. Bense onu hiç görmedim, onunla hiç konuşmadım, resimlerine hiç dokunmadım ama yaptığı bir resmi görmek... Vincent o anda, bakmakta olduğum resmi yaparken bana onunla aynı sandalyeye oturup resmin gerçek halini, bakmakta olduğu yeri, orayı onun gözlerinden görmeyi vadediyor. Bir ressam düşünün, yaptığı resimlerin görünmeyen bir kısmına gözlerini iliştirmiş. Vincent van Gogh böyle bir ressamdı. 

Yıldızlı Gece
Yaşadığı toplumlar genellikle onu sıradan olmadığı için 'deli' diye yaftaladı. Şahsen ben onun deli diye yaftalanmasını kendimce kaldıramıyorum. Toplumun zaten yıpratıcı dönemlerden geçen, ruhsal bunalımı yaşayan bir bireyi daha da dibe itmesi büyük haksızlık. Ancak şu da var ki; Farklı olmak delilikse, kabul ediyorum ki Vincent van Gogh çok usta bir deliydi.

Keşke biriniz şu zamaNzingoyu icat etse de beni Vincent'a götürse! Belki de bir gün Doctor Tardis'iyle gelir ve zamanın içinde dolaşırız.

Doctor Who 5x10 SPOİLER!!! 
for Amelie
 
SIR:  Anladım mı?

3.01.2017

Farkında mıyım?

Gözlerimi karşımdaki sokağa diktim. Kararlı bir ses kulağımı sarstı. Dikkat kesildim.
"Farkında mısın?"
Kendimi otomatik cevaplamaya aldım.
"Değilim."
"Daha neyin farkında olup olmadığını sormadım." diye isyan etti.
"Şu an hayatımın en farkındasız dönemindeyim. Ne söylersen söyle farkında olmayacağım."
"Farkımda ama yine de sormak istedim."
"Farkımda... Ne ilginç kelime. Birkaç kez söyledikten sonra tuhaf bir kelimeye dönüşüyor. Anlamı kaskatı bir hale geliyor."
"Bütün kelimeleri tekrar tekrar söylersen hepsi kulağa anlamsız gelmez mi?"
"Sadece kulağa mı?"
"Göze de gelebilir."
"Bilmem. Belki de anlamlı bir kelime bulabilirim."
"Anlamı aramaya mı çıktın?"
"Bu aralar her şeyde onu arıyorum. Fakat bulmak öyle zor ki Dedektif! Öyle zor ki! Bulabilecek miyim bilmiyorum. Özellikle aramıyorum. Ama kendimi ararken buluyorum."
"Kendini mi arıyorsun, anlamı mı?"
"Kendimi bulsam... Kendimi bulsam anlamı da bulacağım."
"Hangisi daha zor?"
"Soyutluk."
"Üçüncü bir seçenek mi vardı?"
"Soyutların peşinden koşuyorum Dedektif. Farkında değil misin? Farkında... İkisi de o kadar soyut ki! Bu yüzden ikisi de birbirinden daha zor. Sağa gitsem ruhum boşluğa düşüyor, sola gitsem bedenim!"
"Sadece yaşayamaz mısın?"
"Sadece yaşamak nedir?"
Sesi kesildi.
"Bana bir şey söyle!"
Soluğu kesildi.
"Her zaman diyecek bir şeyin vardır. Şimdi neden yok?"
Sesi soluğu geldi.
"Düşünüyorum da, sanırım cevabı buldum. Sadece yaşamak, sade yaşamak değildir."
"Sadece yaşamak, sade yaşamak değildir." diye tekrar ettim.
"Belki de bütün mesele sadeliktedir. Yaşam oldukça renkli fakat ben sadeliğin tonsuzluğuna büründüğümün farkında değildimdir Dedektif? " 
"Farkına vardığında bir şeyler değişecek mi?"
"Elimden bir şey gelmez gibi hissediyorum."
"Üşeniyorum, demiyorsun da!" diyerek güldü.
Gözlerimi kısıp ona bakmaya çalıştım.
"Hiç bir şey için uğraştığımı görmedin mi?" 
"Gördüm. Ama olumlu bir sonuç görmedim."
"Ama uğraştım."
"Evet ama senin için olmayan şeyler için uğraşıp kendine ait bir sonuç yaratmaya çalıştın. Başkasıyla ilgili bir makalenin sonucunu kendi makalene yazamazsın değil mi? Üstelik henüz makaleni yazmaya bile başlamadan bir sonucu sahiplenmen ne kadar doğru olur?"
"Belki de kendimle ilgili bir makale konusu bulamıyordumdur."
"Bulman gerekmiyor. Kendi hayatına dokunman gerekiyor."
"Kendi hayatıma dokunduğumda canlı bir dokuya rastlayamıyorum. Sanki yaşam benim dışımda her yerde. Bir çöp poşeti bile yaşamın o muazzam canına sahip. Fakat ben... Benim hiçbir yerimde yaşam yok."
"Olmadığına o kadar inandırmışsın ki kendini!"
"Olduğunu görmek istiyorum." diye tısladım.
"Göz kelimesini irdele o halde. Olumsuzlukların hepsini o çöp poşetine tıkarak buna başla!"
"Tamam. Önümüzdeki hafta başlayacağım."
"Dalga mı geçiyorsun?"
"Hayır. Olumsuzluklarımı çöp poşetine tıkmamı ve öyle başlamamı söylemedin mi?"
"Evet. Fakat ne ilgisi var?"
"Zannettiğin kadar kısa sürede tıkabileceğimi zannetmiyorum. Oldukça fazlalar."
"Ah!" diye soludu.
Gözlerini devirdi ve konuştu.
"Aklını mı yuttun?"
"Keşke..." diye fısıldadım.
"Farkında mısın, demiştin. Neyin?"diye sordum.
"Farkında mısın?" diye yineledi.
"Farkında mıyım?" dedim manasızca.
Alay eder gibi bir ses takındı.
"Delireceksin, değil mi?"
"Delirteceksin, değil mi?"
"Delirteceğim."
SIR: Delilikle bir derdim var.
İçimdeki Dedektif