15.01.2017

Yaşam pratikte ben teoride.

Sanki nefesimi tutuyorum, bekliyorum. Son birkaç aydır geceleri beyaz tavanı seyretmeden uyumuyorum. Doğrusu sabaha karşı. Üşüyorum ve sıcaklıyorum. Hevessizim ve çok hevesli. Her şeyi kabullendim. Sanki bütün söyleyeceklerim daha söylenmeden,bitmiş. Bütün söylemekte olduklarım toz. "A" diyorum toz oluyor, "Z" diyorum yok oluyor. Aslında ne yapmak istedim? Kendimi mecbur hissettiklerimin ortasında delirirken sadece yaşamak ve yaşam kelimesinin ortasına düşmek istedim. Denizin kenarında yürürken çok dikkatli olmayı umursamayıp denize düşmek istedim. Yolda yürürken aniden düşmek istedim. Bir arabaya yanlışlıkla çarpıp yerle bir olmak istedim.

Nefesimi tutup beklemek istemedim. Sessiz sakin bir hayatı istemedim. Gürültüyü istedim ama kendimden sakladım. Kulaklarım acısın ve hatta kanasın istedim. Benim tüm hayatım boyunca kendimi korumaya çalıştığım şey o çok istediğim hayattı. Hep erteledim, hep, hep, hep... Şu geçsin, şunu da yapayım, bunu da yapayım, ileride pişman olmayayım diye diye pişmanlıklar silsilesi yarattım. Uzak durduğum her şeyden pişman oldum. Her şey değil. Yaptıklarımdan ve yapmadıklarımdan hep gurur duydum. Hala da duyuyorum ama bir yerde hata yaptım. Hep cesur olduğumu kendime yedirdim. Ama hep korkak oldum. Hep çok heyecanlı, hep çok stresli, hep korkak hep... Sonunda elime ne geçti? Hiç. Olmadığım olduğum gibiyim. Hiçbir değişim yok. Hiçbir gerçek yasam deneyimi, hiçbir yaşam belirtisi yok. Hiçbir gerçek pişmanlık yok. Teorilerden ibaretim, gerçekliğim yok. Nefesimi tutuyorum. Düşünmemeye odaklı bir nefes. Bir nefes... Pratikte yokum. Yaşam pratikte ben teoride. Yanlış konuya çalıştım. Batırdım.

                                           ***

Telefonumun kamerası ya da başka herhangi bir süper kamerayı görmekte olduğum muhteşem dünyaya çeviriyorum ve gözlerimi görüntüye çeviriyorum. İçimdeki olağanüstülüğün morali bozuluyor, sönüp kalıyor sanki Dünya. Benim mi gözlerim çok canlı, çok güzel, çok farklı görüyor yoksa kameram mı gerçeği algılamıyor? Elbette ki sorun bende değil sevgili kamera, sende! Çünkü senin canlı gözlerin yok. Gün batımını benim gördüğüm turunculukta göremiyorsun ve bu senin suçun. Senin yüzünden o aptal programlara girip rengini gördüğüm en yakın renge getirmeye çalışmak zorunda kalıyorum. Bazen neden hiçbir şeyin gözlerimizi karşılayamadığını merak ediyorum. Hiçbir şey bir canlının gözünden görüldüğü gibi kaydedilemiyor, hiçbir şey o kadar geniş alanı alamıyor. 

***

Gökyüzüne kafayı taktım. Çocukken de büyük bir takıntımdı. Tek takıntım. Geceleri herkes uyuduktan sonra balkona gidip pimapenleri sonuna kadar açar, gökyüzündeki bütün yıldızları bir işaret bekler gibi izlerdim. Her an benimle konuşacakmış gibi dururlardı. Ama asla konuşmazlardı. Kaydıklarında üzülürdüm, öldükleri apaçık belliydi. Yıldızlar da insanlar gibi ölüyordu. Ölmek güzel miydi bilmiyorum ama ölümü izlemek güzel değildi. İnsanlar yıldızların kaymasını izlemeye ve heyecanlanmaya bayılırdı ve hatta dilek tutmaya. Ben de sürekli aynı şeyi dilerdim: "Ölme." Sabah olduğunda onları görememek beni mutsuz etse de akşamın geleceğini bilirdim. Mucizeviydi. Havada asılı kalmış gibiydiler ve sadece hava karardığında zaten orada olduklarını görürdüm. Hala geceleri pimapenleri açıp onlara bakıyorum, üşüsem de uzunca bir süre bunu hissetmiyorum. Yıldızlara dokunamıyorum.

Bulut fotoğrafı çektiğimde de içimdeki olağanüstülük kendini kenara fırlatılmış gibi hissediyor. O kadar güzel bir bulut nasıl bir kamera tarafından bu kadar sönük kaydedilebilirdi! Bir süre sonra fotoğraf çekmeyi azalttım ve giderek yok olmaya yüz tuttu. Dünya hiçbir zaman benim aklımda kalan görüntüler kadar canlı ve güzel bir fotoğrafın içine dahil olmayacaktı. Her zaman soluk görünecekti, her zaman efektlere ihtiyaç duyacaktı ve ben efektsiz halini zaten hafızamda taşıyordum. O halde neden fotoğraf çekecektim ki? O  fotoğrafları çekerken sadece diğer insanlara da gözlerimin gördüğü o olağanüstülüğü göstermeye çalışıyordum. Ama bunun imkansız olduğunu fark edip gördüklerimin bana yetmesi gerektiğini anladım. 

Bazen beynimin içindeki bütün fotoğrafları, bütün videoları bir HDMI kablosu yardımıyla televizyona bağlamak ve herkese göstermek istiyorum. Sanırım bunu yapamadığım için yazıyorum. Sanırım bunu yapamadığım için hep çok stresliyim. İçimde doğduğumdan beri patlayan bir yanardağ var, hiç sönmüyor, sürekli lavlarını püskürtmeye devam ediyor ama bir türlü beynimi aşıp dışarı çıkamıyor. Belki de bu yüzden. Gördüklerimi kimseye gösteremediğim için. Belki de sadece bu yüzden sabahlara karşı gözlerim acıyor. Ben beyninde çok büyük şeyler yaşayan bir insanım. Bu yüzden her şey bana yetersiz, her şey imkansız, her şey sönük ve cansız geliyor. Beynim beni o kadar canlı bir dünyaya hapsediyor ki ben bir türlü o canlılıktan kopup kameranın gösterdiği dünyaya dönemiyorum ve bu yüzden acı çekiyorum. Bazen katlanılmaz oluyor.

Perde... Odanın penceresini açıp yatağa geri kıvrıldım. Dışarıda yerlerdeki karın çoğunu eritmeyi başarmış bir yağmur yağıyor. Perde... Rüzgar da ona eşlik ediyor. Perde.. Perde hafif bir esintiyle kıvrakça dans ediyor. Ben o kıvraklığı görüyorum. Ama bir başkası perdenin dans ettiğini görmüyor. Çünkü kameranın gösterdiği gerçek Dünya'da perdeler dans etmezdi. Perde dansını zirveye taşımaya başladı. Giderek daha da fazla hareket ediyor ve ben perdenin üşüdüğünü düşünüp kalkıp pencereyi kapatıyorum. Ama daha çok rüzgarın kızgınlığından korkuyorum. Perde... Nesnelerin canı yoksa bile bir hayatı var. Düşün. Var. Çünkü nesneler de rüzgardan etkilenir. Çoğu zaman katlanılmaz oluyor.

%60 öldüm'e çok önemli not: %100 yaşıyorum.
SIR:Açmış bakmış dolabı şeker de sanmış ilacı.

10 yorum:

  1. Altı çizilecek o kadar çok cümle var ki...
    Ben de fotoğraf çekerdim, çok severdim. Soluk gelmeye başladığında bulutlar, vazgeçtim. Sonra denize düşmek istedim işte.
    Ardından perdeler de üşür, yıldızlar da ölür.
    Kaleminize sağlık, efendim. Duygu dolu bu yazı için de teşekkürler! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Keşke bu kadar dikkatli olmasak da düşsek, çocukluktaki gibi.
      Çok teşekkür ederim! :)

      Sil
  2. Yani ne yorum yapılmalı ki enfes bir yazı olmuş. İlk bölüm de biri beni izlemiş ve yazmış hissine kapıldım :)) Ve kameraların insanın gördüğü gibi görememesini Allah'ın bir lütfu olarak ve bizim şükretmemiz gereken bir nimet olarak düşünüyorum. Yıldızlarla olan bağınız harika, ya gökyüzü masallardan çıkmış gibi. Bakmıyor çoğumuz gökyüzüne, ne yazık. Daha da kötüsü bakmadığının farkında değil. Ne deyim yıldızlardan süzülmüş yazınız yüreğinize sağlık :)))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim :) Hep bakalım gökyüzüne! Sevgiler... :)

      Sil
  3. Yazarak var olduğunu düşünmekte yanılmıyorsun. Hatta yazarak var ediyorsun aynı zamanda. Yazdıklarını okurken ben de var olduğumu hissediyorum çünkü. Özellikle ilk 2 paragrafta vardım. Kesinlikle vardım... Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne mutlu bana. Çok teşekkürler. Yorumunuz çok kıymetli. :) sevgiler...

      Sil
  4. Harika bir yazı olmuşş.... ilk kez geldim ve çok sevdim blogunuzu. bende sizi beklerim takipteyim. emeğinize sağlıkk :) sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. :) Hoş geldiniz, ben zaten takibinizdeyim ama kendimi belli etmedim henüz yorumla. Yakında belli edeceğim. :) Sevgiler...

      Sil
  5. "Dünya hiçbir zaman benim aklımda kalan görüntüler kadar canlı ve güzel bir fotoğrafın içine dahil olmayacaktı." Ah... Ortak ahlar çekiyoruz başka şehirlerde aynı yıldızlara bakıp aynı gökyüzünü izleyerek.
    İçinde hem her şeyi sonsuz bir derinlikte hissedip hem hissiz bir taş gibi arada sıkışıp kalan ruhunu hissediyorum canım Yeliz. :)
    Yüreğine sağlık arkadaşım. Sahi sevgi ile...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En içimi sıkan kısmı alıp yazmışsın işte, anlıyorsun beni besbelli!!! :)
      Hissediyorsun tabi, biliyorum, hissediyorum canım benim! :)
      Bu şahane yorumların çok kıymetli, hepsi için ayrı ayrı teşekkür ederim.
      En sahisinden en güzel sevgi ile... :)

      Sil