28.02.2017

Bazı gezegenler nefretten küçük.

Çok iyi tanıdığımı bildiğim insanlara bir anda uzaydan bakmaya başladım. O kadar derin bir üzüntü yerleşti ki karnıma. Asırlarca yıpranmış bir üzüntüyü yemiş gibi hissettim. Neden birbirimize sarılmıyoruz? Söylesene. Neden birbirimize gülmüyoruz da ağızlarımızdan tükürükler saçarak birbirimizden nefret ediyoruz? Söylesene. Sonsuza kadar hayatta kalıp hiçbir zaman gülmeyecek gibi hissediyorum. Söylesene, neden böyle hissediyorum? Böyle hissetmeyi hiç sevmiyorum. Ama hissediyorum. Durdursana. Durdur. Bu hissi durdur. Beni uzayda tutup yakala ve sarıl. Bana gül. Gülerken gözlerinin kenarlarında samimi kırışıklıklar oluşuyor, onları göster bana. Bana nefreti gösterme, tükürük bezlerinin sağlıklı olduğunu ispat etmeye kalkma. Ben bu hayatta bir şeyi sevmiyorsam nefrettir o. Sen de nefreti sevme! Sevilecek çok şey varken ne bu gaye?

İnsan neden nefret etmek için bir şeyler seçer kendine? Söyle. Hadi! Nefret seçmelerinden iki dakika arta kalırsa tükürük bezlerini durdur ve konuş benimle. Neden sevmiyorsun? Neden kimse birbirini sevmez sanıyorsun? Oysaki ben hakikaten severim, ben hakikaten çok severim, ben çok çok çok fazla severim. Sen azıcık sevsene. Beynindeki oluşan tüm fikirlerin önüne sevmeyi koy, öyle düşün. Çünkü bu kadar fikir bu kadar sığ olmamalı. Çünkü insan, insandan nefret etmemeli. İşte bu nefretle kendinden nefret etmen gerekmiyor mu? İnsan kendine tükürür mü? İnsan kendi yüzüne tüküremezdi. Fakat sen bunu başardın. Başkalarının suratına tükürürken kendi suratına tükürme imkansızlığını yok ettin. Bravo. Alkış! Şak şak şak şak şak!

İnsanlar kötü mü? Bazıları mı? Ama bu bazılarının içinde yaşadığı topluluğun hepsi mi? Sen mi karar vereceksin? Ah, bir topluluk mu seçtin nefret edesin? Etme. Etmesen olmaz mı? Bence olur. Tamam, kötü insan diye bir şey var. Bir sürü kötü insan var. Fakat iyi insan diye bir şey de varken neden hep kötü, kötü, kötü? Üç harf az mı geliyor? Ben de bazen bu Dünya adlı soluk mavi nokta*dan nefret ediyorum. Ama suç onun mu? Suç içindekilerde değil mi? Suç Dünya'da değil. Zaten ben de Dünya'dan nefret etmiyorum, lafın gelişi bir nefret bile utanmama yetti işte, bak! Sen de utan. Utanmak güzel bir şey, tadına bak. Bazen rahatsız edici olabiliyor. Fakat esasında çok güzeldir. Ama tadına bakmaya korkuyorsun. Çok biliyorsun değil mi? Çok sevmek kadar çok biliyorsun. Ama bilmiyorsun işte! Bir ünlem işareti gibisin. Hep dimdik, hep kızgın, hep uyarıcı, hep katı, hep dikkat çekici! Evet, dikkat çekicisin, bu kadar nefretle nasıl olmayacaktın ki!

Sarılalım. Ama nefretine sarılmak istemiyorum. Onu bırak. Çok bilmişliğini, yargılayıcı kirli adaletini ve sevginin yanındaki sizlik'i bırak. Ben uzaya ait değilim, yaşam koşullarıma uymuyor. Fakat Dünya da senin yüzünden uymuyor. Nereye gidebilirim? Keşke herkesin kendine ait bir gezegeni olsa. Çünkü biz bir gezegeni paylaşamadık. Fakat o zaman da gezegenimin rengini ya da yüzölçümü bakımından büyüklüğünü kıskandın diye gelir fethetmeye kalkardın değil mi? Yapardın tabi. Çünkü her yer senin olsun, çünkü uzaya gidebilsen beni es geçer nereleri kapsam diye düşünürdün. Ama ölürdün. Çünkü sarılmadın, gülmedin ve kendi kibrinde boğuldun. 

Sevmiyorum, dedin. İpe sapa gelmeyen sözde sebepler uydurdun. Sevme. Sevme, tamam. Sev-me! Çok üzgünüm. Ben de böyle şeylere üzülüyorum. İnsanların birbirlerinden dil, din, ırk (...) ayrımı yaparak birbirlerini sevmemesine üzülüyorum. Bir de iyi diye kafama yerleştirdiğim insanlara uzaydan bakmaya başladığımda çok üzülüyorum. Uzaydaki o boşluk insana ne hissettirebilirse, Dünya'dayken o boşluğun içine düşüyorum. Belki de çok yanlış bir zamandayım. Fakat tüm zamanları kaplıyorsun.

Çok geç. Çok geç doğdum! Sanki bir şeyler yanlış gitmiş, yanlış yüzyılda, yanlış gezegende, yanlış, yanlış, yanlış, yanlış! Dünya'nın bütün yanlışlarının arasına doğmuş gibiyim. Kendime bir zaman dilimi seçemiyorum, bir gezegen, bir insan topluluğu seçemiyorum. Bu yüzyıla doğdum ve kendimi geri alamıyorum. Doğduğumuz andan itibaren yaşayacağımız ve öleceğimiz yer, zaman, mekan belli oluyor. Ama biliyor musun, ben bugün uzaya çıkacağımı bilmiyordum. Sağol, ünlem! Sayende uzaya da çıktım. Fakat dedim ya, yaşam koşullarıma uymuyor. Ama geri dönemiyorum, istemiyorum ki döneyim. Çünkü klavyende hırsla bastığın harfler birleşiyor ve benim gözlerime kadar ulaşıyor. Ve sen klavyene yeniliyorsun, ünlem! Sen klavyenle baş edemiyorsun, nefretini taşırıyorsun zamana. Uzaya gelme, ben yalnız da ölürüm.
SIR: Biliyorum Jüpiter, bir gaz bulutundan ibaretsin fakat onca mesafeye rağmen çoğu insandan  daha sıkı sarılıyorsun.

26.02.2017

Birbirlerine Çarpan Çocuklar

"Yaşıtlarım aptalca şeyler yapıyor."
"Sen yapmıyor musun?"
"Ben onlar gibi değilim. Onların duygularını ve düşüncelerini paylaşmıyorum, mantığıma sığmayan şeyleri istemiyorum."
"Belki de anormal olan sensin."
Başını iki yana salladı.
"Aptalca şeyleri ben yapmıyorum."
"Hayır. Seni yargılamıyorum. Belki de olması gereken onlardır. Sen çoğunluğun arasındaki azınlıksın. Sen Dünya'nın bir gezegen olduğunu düşünüp gökyüzüne bakarken dışındaki yuvarlak çizgiyi ve evreni hayal ederken onlar sadece bulutları seyrediyor. Sen evrenin sonsuzluğunu düşünürken onlar insan ilişkileriyle ilgileniyor. Sen Dünya'nın Güneş'in etrafında ve dahi kendi etrafında döndüğünü düşünürken onlar bir aynanın karşısında kendi etrafında dönüyor. Belki de bu durumda o yaşıtların ergenliğin gerektirdiği normallikte iken anormal olan senin onlar gibi davranmıyor olmandır. Çoğunluğa dahil değilsen yani farklı olduğunu düşünüyorsan anormal olan sensin, onlar değil."
"Anormallik kötü bir şey mi?"
"Neden olsun?"
"Normalliğin dışı olduğu için."
"Varsayılan normallik genel kitlenin kararıdır. Fakat azınlığın kararı kötüdür, diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü kalabalık insan kitlesi korkunç bir sağırlık içerisindedir, ağız üstüne ağız biner, ses üstüne ses çıkar, baş üstüne baş gelir. Fakat azınlıklar birbirlerini dinler, çocuk. Burada herkes birbirini duyar, burada fikirler önemlidir. Buradaki insanlar içindeki gerçekliği görmek için mücadele verir. Anormal azınlık denilen bu naçizane kitle, normali normal olarak görüp anormali de normal olarak görebilen insanlardan oluşurken, işte bu anormal denilen kitle, normal denilen genel insan kitlesinin aşırı bağnaz tutumuyla adlandırılmıştır."
Başını salladı. Gülümsedim. Hayatı boyunca sıradan olmadığı için gurur duymasını istedim, duyacaktı da. Çünkü sonunda kendini kabullenmeyi başaracak ve diğer insanların normallik yargısı içinde boğulacaksa bile sıradan olmayan insanları bulduğunda kendini yalnız hissetmeyecekti. Her bulduğunda biraz daha nefes alacaktı. Diğerleri birbirlerinin arkasından iş çevirirken o buna katlanmak istemeyecekti, aklına geleni dürüstlükle söyleyip samimiyetle gülerken diğerleri onun bu samimiyetinin üstüne tüm samimiyetsizliklerini sürerek bakacaktı ama o çok üzülse de bunu göstermemek için çaba sarf edecekti. Bazen de etmeyecekti ve yüz ifadesindeki hiçbir değişimi saklamayacaktı. İnsanlar birbirlerine sahte samimiyet ile güldükten sonra birbirlerinden nefret edecekti ve o bunu görecekti. Fakat o ne samimiyetsiz gülücükleri ne de nefreti taşımak isteyecekti içinde. O sadece hissettiği ve düşündüğü gibi hareket edip yaşamak ve yaşatmak isteyecekti. Fakat kendine her saniye büyük bir öfkeyle çarpan milyonlarca insanın arasında yürürken nasıl olup da umudunu yere düşürmeden taşıyacaktı? Taşıyacaktı işte! Çünkü bir gün umudunu sabırla taşıyan birine tesadüf edecekti. Her seferinde umudunu kaybettiğini söyleyip yine de içindeki tüm kırıntıları toplayıp taşımaya devam eden birine çarpacaktı! O zaman yükü hafifleyecekti, insanlar ona çarpmayı bırakmasa da o bunu hissetmeyi bırakacaktı. Çünkü bazı çarpışmalar güzeldir ve o çarpışmalar diğer bütün çarpışmaları yenerdi.
Kurulmamış Diyaloglar
SIR: Hep çocuk kaldılar.

17.02.2017

Kendini Sıfırlayan Adam

"Kendini sıfırlamaktan hiç korkmuyorsun." diyerek zafer kazanmış gibi gülümsedim.
Gözlerini kısıp tebessüm etti.
"Bu ne demek?"
Başımı eğip kaldırdım.
"Cesursun. Benim asla kaldıramadığım bir cesurluk. Hiçbir şeyin kendinden daha önemli olmasına izin vermiyorsun, kendinden o kadar eminsin ki her gün yeniden hayatını sıfırlayabilirsin, her gün yeniden başa dönebilirsin ve istediğin yere kadar gelip hiçbir kaygı duymadan bunu tekrar tekrar yapabilirsin."
"Peki neden gülümsüyorsun?"
Duraksadım. Tekrar gülümsedim.
"Hoşuma gidiyor."
Gülüşüm katlanarak arttı ve yüzümde gizlice yayıldı.
"Hal böyle olunca benim yapamadığım şeyleri yapabilen insanların atmaktan kaçındığı o mütevazi zafer çığlıklarını ben atmak istiyorum. Tamamen içimden gelen bir şey." diye sürdürdüm konuşmamı.
"Imm..." diye mırıldandı kaşlarını kaldırırken.
"Imm..." dedim taklidini yaparak.
Güldü ve bir şey söylememi bekledi. Gözlerimi yumup oyunbaz bir kederle açtım.
"Bu kadar kısa konuşmak zorunda mısın? Hiç değilse ağzından üç harften fazlası çıksın."
"Sen benim yerime de konuşursun. Dert değil." diye söylendi.
Bir kahkaha patlattım. Elimi ince bir hamleyle masaya vururken:
"Vay canına! Kurduğun en uzun cümle bu oldu!" diye konuştum.
Bir şey demeden yüzüme baktı ama usulca sakladığı gülümsemesini görebiliyordum. Titreyen dudakları gülüşünü zorlukla zaptediyordu. Onun bu haline dayanamayıp yine söze atıldım.
"Biliyorum. Bazen çok konuşuyorum. Hatta çoğu zaman. Ama inan, sustuğum zamanlara denk gelsen böyle çok konuşmama sevinirdin."
"Buna neden sevineyim?" derken ters bir bakış attı.
Sahici bir merak değildi, öylesine ve huysuz bir soruydu. Canımı tarifsiz bir üzüntüye sürüklüyordu. Keyifsizce omuz silktim.
"Bilmem."
"Senin bilmediğin bir şey var mı?" diye çıkıştı.
Kısaca konuşup susmalıydım artık!
"Yok." diye sertçe baktım.
Susmakla ilgili fikrimi değiştirip sır verir gibi yüzüne yaklaştım.
"Ama aramızda kalsın çocukken sık sık bilmediğim şeylere 'biliyorum' yanıtını verdiğim için başım epey ağrıdı. O yüzden artık bildiklerimi de bilmezden geliyorum."
Güldüğünü gördüm. Bu kez eminim.
"Bir şey hoşuna mı gitmedi sil gitsin yenisini yaparsın." diye konuştum gözlerimi yüzünden çekip etrafta gezdirirken.
"Hiçbir şeyi sildiğim yok." diye konuştu.
Kaşlarımı kaldırıp beklentiyle baktım. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sanki içinde kocaman bir bezmişlik taşıyordu ve asla patlamasına izin vermeyecekti. Fakat taşma ihtimalini gözardı ederek dudaklarını serbest bıraktı. Beklentili bakışlarım canlandı.
"Sadece gitmek için derin çabalar sarf ettiğim yerin manasını kaybettiğimde, geldiğim noktada fikrimi değiştiren bir güç var olmaya başladığında ve umudum kırıldığında." deyip kısa bir es verdi kendine.
"Toparlanamayacak kadar kırıldığımda, o kırıkların ayağıma batmasına izin vermeden süpürüp ortadan kaldırıyorum, o kadar."
Son kelimesini söylerken gözlerini benden kaçırdı, sustu ve ağzını bıçak açmayacak gibi durdu.
"Ve yeni bir fikre tutunuyorsun. Kendine." dedim, hayran kalmış ifademle.
"Kendime." dedi.
Vay canına, çok az gülümsüyor, fakat güzel!
                                                                                                                          Kurulmamış Diyaloglar
SIR: "Güzelliğin şerefine alevli bir keman eşiliğinde dans et benimle!" *TCW
video

14.02.2017

Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti.

İçten içe saçmalık doluyuz. Güzel ve acı kokan türündeniz saçmalığın. Alenen sustuklarımız yönetiyor bizi, lakin konuşamıyoruz Sezen, dudaklarımıza dikiş atmış acı çekiyoruz ve bizi bizden başka kimse kurtaramaz. Gururumuz Sezen, gururumuz bizi ezdi geçti. Hayatımızı, sesimizi, soluğumuzu aldı bizden bu gurur illeti. Yok olup gittik gururdan ibaret kaldık. Bence biz artık var olmanın yarısını bile hak etmiyoruz. İçten içe istiyoruz fakat gurur Sezen, gurur dedim ya anlasana. Hayatı, kulağımızı dolduran o müthiş sesi, kesik kesik birkaç soluğu istiyoruz fakat almaya gururumuz yetmez. Zira bunlar gururla alınmıyor.

"Sevda" çok yaşlı bir kelimeymiş, Ben bilmem ama sen bilirsin. Gözümü korkutmuştu. Haklıymışım da, hakikaten derin bir kelimeymiş. Sevda... Birini sevmekle ilgili, orası muhakkak ama sürekli bir sevmek bu zannımca. Sıkı bir şal gibi boynuna dolanan bir koku, ısı, ten, göz ve uzun süreli çarpıntı. O sıkı şal nereden geliyor bilmiyorum ama sevmenin ötesine geçirip bir insanı tanımlıyor. Sev ama    -da'sı var bu adamın-kadının. O da sarhoş bir kaya misali oturuyor içine. Sevda oluyor kalıyor, gitmeye mecali yok. Bir ömür hissediyorsun artık kaçarın yok, bir anlığına bile unutmak mümkün şey değil. Hele kavuşamadıysan sevda asıl o zaman sevda oluyor zannımca. Her zamanki gibi bilmediğim her şey hakkında yaptığım gibi ipe sapa gelmez fikirlerimle kurcalıyorum sevdayı da! Çok abes bir kelime, basit ve ucuz gelirdi fakat ben nereden bilebilirdim zaten. Çok kurcalamamak lazım.

Neyse Sezen, diyeceğim şu ki sen nasıl bir ya da birkaç sevdayı o muazzam sesinin gezindiği boynuna doladın da bunca şarkıyı yazdın ve kulaklarıma işledin kendini? Hadi anlat. Bana anlat. Hem şimdi nereden çıktı bilmiyorum ama ben bazen pes etmek istiyorum. Uzaklaşıp yok olmak istiyorum. Neden yok olmak zorunda olduğumu da bilmiyorum. Yok olmadan pes etmek mümkün mü? Pes ederek rahat bir nefes verip dert edinmemek istiyorum. Acı çekmeden vazgeçmenin bir yolu olmalı. Ama sen bu yolu arayışımı daha da zorlaştırıyorsun. Benim bu yolu bulmam lazım Sezen. Yok olmadan yok olmam lazım. Çünkü hakikatte ben hiçbir vakit yok olmak istemiyorum. Zamanın başından sonuna dek var olmak ve hatta zamanın önüne ve ötesine geçmek istiyorum. Daha bir ülkeyi keşfedemeden bütün evreni keşfetmek istiyorum. Bilmem kaç ışık yılı ötesindeki hayatları görmek ve bilmek istiyorum Sezen. Fakat esas konumuz bu değil miydi? Değildi Sezen, olay sadece bir konudan ibaret değildi. Zira bir bedende bir şeyden fazlası vardı. Konu hiçbir zaman bir değildi. Sen de gurur fazlalığından muzdarip misin Sezen? Kaybettirir mi kazandırır mı?
SIR: Ben gurur fazlalığının kazandırdığını hiç görmedim fakat görmek istiyorum.

13.02.2017

Dur-ma!


Birini hayatımızdan çıkarmaya ya da birinin hayatından kendimizi çıkarmaya neden karar veririz? Bunun birçok sebebi olabilir. Herkesin birtakım ölçütleri vardır bu konuda. Birisi kırıldığı için karar verir, başka birisi kızdığı için. Ama en çok da zarar gördüğünü anladığı için gider insan. Aslında birinin hayatından gitmeyi düşündüğünüz anda zaten gitmiş oluyorsunuz. Bu biri kim olursa olsun. İnsanlar bizim hayatımızdan çıkmıyor. Biz insanların hayatından gidiyoruz. Bazen gitmemiz gerekiyor. Çünkü o insanların gitmemizi sağlayacak hataları oluyor ve artarak kırılacağımızı bildiğimiz için sessizce gidiyoruz. Kimse gittiğimizi anlamıyor. Uzun bir süre sonra orada olmadığımızı fark ediyorlar ve biz çoktan gitmiş oluyoruz. İnsanlar, "Dur!" deme fırsatı bulamadan. Sonra ise söylenecek ama asla söylenmeyecek diyaloglar birikiyor. Farklı farklı versiyonlarını geliştiriyoruz birbirimizden habersizce. Asla kurulmayacak bir diyaloğun asla var olmayacak yüzlerce haliyiz.
Kurulmamış Diyaloglar

SIR: Kendimizle konuşmayı başka insanlarla konuşmaktan daha çok seviyoruz.



11.02.2017

Omuzlarımdan Dökülen Sırlar

Bazı şeyler yalan olarak kalmalı. Yalan bir kenarda kurumaya bırakılırken beyazlığıyla da övünmemeli. Bazı yalanların ardındaki rast gelmiş hissedilmiş müthiş doğrulukla bütünleştiğinde iyi olabilir. Dürüstlük bazen insanları hakikaten kırıp üzebilir. Bu zamana kadar böyle düşüneceğimi sanmazdım. Ancak bir insanın mutluluğu bu tür bir yalanın ardındaki doğruluk payında saklıyken niçin dürüst olmalıydım ki? Elime ne geçecekti? Dürüst bir kalp kırıcı olacaktım, her zamanki gibi. Ama bu kez öyle olmak istemedim. Bu kez birinin elinden gülüşünü, içinin kıpır kıpırlığını almak istemedim. Bu kez yalan söylemek istedim.Fakat yalan da söylemedim. Sadece dürüst olmadım. 

İçimdeki beni isteksizce dürttü: "Hey, öyle olmadığını ama öyle denk geldiğini biliyorsun değil mi? Söylemeyecek misin?" Karşımdaki gülücüğe aynı sıcaklıkta fakat eksik bir masumlukta karşılık verdim. Ben bugüne kadar dürüstlükle çok fazla insanı paramparça ettim. İşime gelmediği anlarda, bana bir şey sorulmadığı zamanlarda, susarsam yalan olmaz diye kendimi avutmalarım bir elimin parmaklarını geçemedi. Ama keşke geçseydi. Çünkü ben susarken daha çok bağırıyordum ve bunu fark etmem hiç de kısa sürmedi. Sustuğum zamanlarda bile doğruları haykırıyordum. Çünkü o doğrular beni boğuyordu. İçimden çıkmak için bin bir türlü yol arıyordu. İmalar, doğruluğun yan yolundan sokulan kötü laflar... oysaki sadece omuzlarından şöyle bir tutup gerçekleri sakince dile getirmek yeterliydi. Ama yapmıyordum. Çünkü imalar gerçekler kadar çarpıcı, kırıcı ve dağıtıcı bir etkiye sahip değildi. İmalar sadece rahatsız ediciydi, gerçekler kadar büyük hasarlar vermezdi. İşte bu yüzden çok fazla dürüst olmamak gerekiyor. 

Eğer yalan veya sır ortaya çıktığında birileri, sahiden sıcacık birileri, sahiden içindeki tüm organları boyunca o kırılmayı hissedecekse dürüstlük o organların hiçbirinden daha mühim değil. Sizin bir anlık dürüstlüğünüz bazılarının bir ömür kırgınlığı olabilir. Ve siz sadece bir an dürüst olmaktan vazgeçtiğiniz için bir ömür kendinize kırgın kalabilirsiniz. İşte bu da fedakarlığın tanımıdır. Dürüstlük bazen çok da iyi bir meziyet değildir. Yalanlar hiç değildir. Fakat bazı yalanlar söylenmediğinde sır olup doğruya dönüşür. Ufacıktır; can yakıcıdır, büyüktür; can alıcıdır. Çok fazla, çok büyük. Nasıl sığıyor bir bedene bu kadar sır, hiç anlamıyorum. Omuzlarım da bu yüzden ağrıyor zaten. Sırların dökülüp gitmesine mani olmak için dik durmaya zorlandığım için, kendim tarafından. Fakat neden? Güzel ve çirkin olan her şey için. İkisi birbirine karışmasın diye. Taşıyamıyorum, diye söylene söylene taşıyorum tüm çirkin güzellikleri.

Ve omuzlarımdan tuttum kendimi,
On parmağın var,
Kendine ait bir yalanın yok.
Tuttuğun tüm sırlar yalan dolan,
Hiçbiri sana ait değilken,
İçindeki doğrularda boğulan niçin sen?
Bırak herkes kendi yalanında boğulsun.
Ve sen bugün hiç sır tutma.
SIR: Benim de organlarım var.  Hissediyorum.

10.02.2017

Tuşların Tıkırtısı: Tak tak taka tak!


Neden yazmıyorum?
Neden yazamıyorum?

Bu aralar pek yalnız kalmıyorum. Aslında bayağı yalnız kalıyorum ama yalnız kalmış gibi hissetmiyorum. Anladın mı? Elbette anladın. Hem sen anlamayacaksın da kim anlayacak ki! Bak yine omuz silktim kendime. Şu an sayfayı hemen kapatabilirim ama yapmayacağım. Neden mi? İki tane neden mi? Peki.

Geçenlerde bilgisayarımın klavyesine şeftali suyu döktüm. Elim çarptı döküldü işte. Ortadaki tuşlar ve dokunmatik yer şeftaliyle kaplandı ama şeftali hiç kıpırdamadı. Peçeteyle silip hemen ters çevirdim bilgisayarı. Hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama ertesi gün acı gerçekle yüzleştim. Ortadaki tuşlara basarken yapışıp duruyor sanki, çok büyük bir sorun değilmiş gibi duruyordu ama parmaklarımı yoruyordu ve aklımı. Ayrıca ben yazarken tuşların tıkırtısını duymayı isterim, severim. Ortadaki tuşlar beni hiç takmıyormuş gibi çıtını çıkarmayınca asabım bozuluyor.

Kolum bile ağrıdı. Yıllardır şu bilgisayarın üstüne bir şey dökmemiştim. Acaba biraz su döksem şeftali temizlenir mi? Kıs kıs gülüyorum şu an kendime. Götür temizlettir işte teknik serviste. Üşeniyorum. Suyu klavyeye dökmek daha az efor. Hatta yeni bir bilgisayar almak bile. Ama şu sıralar o çok sevdiğim teknolojiye tuzakmış gibi bakıyorum, para tuzağı, vergi tuzağı, neler neler! Çoğu ülkede elinin kiriyle alabileceğin teknolojiyi burada elini versen alamıyorsun. Alınca da tuzağa düşmüş gibi hissediyorsun. Ben öyle hissediyorum.

Bu aralar aksilikler peşimi bırakmıyor ya da bilgisayarımın. Kulaklık girişi bozulmuştu, yaptırdım. Kart girişi hala bozuk. Sonra eve getirip yere düşürdüm, menteşesini kırdım galiba ama hala bana mısın demeyip çalışıyor emektar. Hem ekranın bir küçük vidası da yüzüme doğru uçup isyan etti ama o kadarına hakkı var. Ne diyorum? Aptal bir bilgisayardan bahsediyorum işte. Ama dur, bir yerlerde ilgini çekecek şeyler yazabilirim. Ya da yazmam, benim şeftalili klavyem, benim kararım. Sen bana bakma, bazen böyle deli deli davranırım.

***

Sanki hiçbir şey yolunda değilmiş gibi ya da ben her şeyin yoluna girdiği o doğru yolda değilim. Sanırım yanlış yolda olmayı çok güzel başarıyorum. Hep bir şeyler olması gerektiğini zannediyorum, kendime hiç fırsat vermeden inadıma yenik düşüp bildiğimi okumaya devam ediyorum. O kadar yoruldum ki. Geri dönsem daha fazla yorulacağımı biliyorum. Yürümeye devam etsem yanlış yolun sonunda her şeyin yoluna girdiği o doğru yola sapabileceğim bir yol var mı bilmiyorum. Durmanın faydası da yok, onu da biliyorum.

Yoluma bir bisiklet koysalar hemen o doğru yola pedal çeviririm. Ama bu yolda benden başka hiçbir şey yok. Her yer çorak. Susuzluktan ölebilirim. Yanlış yol ıssız. Yine de güzel. Yürüyorum yürüyorum ama bir yerde durmam gerektiğini biliyorum. Belki de bazı yolların sonu yoktur, sonsuzluğa karışıp sürekli baştan sona yürüyorumdur. Bir an dursam ve bunu fark etsem ışınlanmayı bile bulabilirim. Hem zaten ben arada sırada ışınlanıyorum galiba. Ama konumuz bu değil. Konumuz bağlantısız saçmalıklar silsilesi.

Aklımızdan geçen her şey mantıklı olmak zorunda mı? Bence değil. Ama aklımızdan dışarı çıkan şeyler sanırım mantıklı olmalı. Buna tamamen inanmayarak saçma şeylerin de mantıklı olabileceği gerçeğini kavramış bulunmaktayım. Bir umut. Her ne kadar umutluyuz diye zırvalasak da dibe vurduk. Hepimiz mutlaka o kirli dibi gördük. Umut falan etmeyi ben bırakalı çok zaman oldu. Sürekli aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten ve aynı şeyleri yaşamaktan yoruldum, birlikte yorulduk. Doğrusuyla, yanlışıyla. Belki de o yol doğruyken de yanlışken de aynı yoldur. O yola adını veren bizleriz. İstesek bir göl yaratırız şu çorak arazide, yeşil çimenler koyarız etrafına, sonra da her şeyin güzel olacağına dair sözler saçarız etrafımıza. Laf.

Lafta varız ama icraatta yokuz maalesef ki. Bu yüzden de bu sıkılmalarımız bu laflarımız hep boşa gidiyor. Bir şey için yüzlerce kez umut edince olmuyorsa umut etmeyi bırakmak gerek. Çünkü ikimiz de bu sonsuzluğun içinde yorulduk. Artık ciddi olalım. O pembe bulutlardan inelim. Sürekli kendimizi kandırıp duruyoruz. Yalan söylüyoruz, kendimize ayıp ediyoruz. En realistimiz bile pembe bulutlara hevesli. Ben böyle düşünüyorum, sen ne düşünüyorsun? Ben seni pembe bulutlarda bırakmam ama sen orada duruyorsun işte. Yere inmek istediğini söylüyorsun ama öylece duruyorsun. Kendince haklı nedenlerin var. Fakat şu dünyada nedenden daha çok ne var? Belki de durduğun bulutun rengini hala pembe gören benimdir. 

Yaşamadığımızı düşünüyorsun. Haklısın. Keşke yaşasak. Yaşayanları, hakikatte yaşayanları çok kıskanıyorum. Yaşayanlar kim mi? Nasıl mı yaşanır? Özgürce, hiçbir maddi ve manevi şeyin bağımlısı olmadan yaşayanlar gerçek yaşayanlardır. Mutlaka vardır böyle insanlar. Gözümüzde büyütmediğimiz insanlardandır lakin. Öyle aklınıza ilk gelecek türden insanlardan değildir. Belki karşılaştınız fakat haberiniz yok. Ama hissettiniz. Aklıyla özgür olan ve aynı gezegende yaşadığınız insanların varlığını sadece hissedebildiniz. Belki de o sizdiniz ama bir türlü asfaltla barışamadınız. Zaten asfaltla barışmayın, küsün ona, o otomobilleri seviyor. Siz iyisi mi toprakla barışın, çiçekle, ağaçla, gri bulutla, yıldızlarla, güneşle, ayla, havayla, hatta ateşle. Evet, ateşle barışın ki sizi yakmayı bıraksın. Siz küssünüz diye ateş acıtıyor canınızı, yoksa o da sadece kendisi işte. Hem biz insanlar da istediği zaman birbirlerinin canını tıpkı ateşin yaptığı gibi yakmıyor mu?

***

Çok hayal kurduk ama sen hiç pembe bulut gördün mü? Görmedin. Çünkü pembe bulut yok. Gri var, beyaz var, maviye karışan beyaz var. Ama pembe yok. Pembe bulutlardan inmek için cesur olmak gerekiyor. Şimdi tam cesur olacağım... Ama tuşlar olmuş şeftali, ben olmuşum sinir küpü. Yazamıyorum. Bu kadar yazdığıma bakma. Günlerin birikintisi. Sinirlerim sahiden yıpranıyor. Tuşların tıkırtısı ile ben bir bütündük ve bunu kaybedince anlıyorum. Üzüldüğüm şeye bak. Zaten beni hep bu ufacık şeyler mahvetti. Dünya gibi.
SIR: Diğer gezegenlerle de barışın. Fakat en çok Plüton'la.

5.02.2017

Jüpiter'de işler yolunda gitmiyor.


Tedirginlikle etrafımı gözetledim ve önüme dönüp aynı tedirginlikle açtım ağzımı Dünya'ya.
"Biri var."
Kaşlarını çattı ve etrafıma bakındı.
"Nerede?"
"Jüpiter'de."
"Nasıl biri?"
Kahvemi iyice önüme çektim ve ellerimle sarılıp parmak uçlarımı ısıtmaya çalıştım.
"Bir insan."
"Ee? Ne olmuş yani?"
"Sıradan değil. Şimdiye kadar gördüklerimin dışında."
"Burada mı?"
"Jüpiter'de dedim ya!"
"Nasıl birinden bahsediyorsun?"
Huzursuzlandım ve yine etrafıma bakmaya başladım.
"Ne söylersem söyleyeyim yetersiz kalacakmış gibi. Sanki söylediklerimin dışında birçok anlam mevcut ama ben o kenarda biriken anlamları Jüpiter'e sığdıramıyorum."
"Neden sığdırmaya çalışıyorsun ki?"
"Çünkü boynumun borcu."
Bir kahkaha patlattı ve dakikalarca gülmesini bitirmesini bekledim. Artık gülmekten sıkılınca şöyle bir yüzümü inceledi. Kahvem buz gibi olmuştu ve sıcak kahveyle aram olmadığından bunu pek umursamadım. Anlatmak istiyordum.
"Bitti mi?" diye sordum.
"Bitti."
Kısa bir nefes aldım.
"Bütün cümlelerimin sonuna üç nokta koymak istedin mi hiç?"
"Bütün cümleler senin mi sanıyorsun? Burada ben de varım!"
"Şimdi seninle hiç uğraşamayacağım Dedektif!"
"Uğraşmazsan hatırım kalır. Ne olur uğraş! Ne olur!"
Burnumdan solumaya başladım.
"Tekrarlamak istemiyorum."
"Bilmiyorum."
"Hayret!" diye tısladım.
"Neden üç nokta?"
"Sürekli devam etsin istiyorum. Üç nokta tamamlayamadığım ve derinliği olduğunu düşündüğüm, daha doğrusu öyle hissettiğim cümlelerde aniden var oluyor."
"Kaçak mı dövüşeceksin yine?"
"Niçin öyle söyledin?"
"Sen gayet iyi biliyorsun. Öyle başka şeylere sığınıp anlatmaya bayılırsın zaten. Hadi bozmayayım seni."
Gözlerimi devirdim.
"Şimdi bozmamış mı oldun?"
"Elimde değil. Sanki benim dilim seni iğnelemek için var."
"Sankiyi oradan çıkartırsan..."
"Çıkardım say. Seni mi kıracağım!"
"Yok, efendim! Hiç kırar mısınız?"
"İğnemi çalamazsın Suçlu, çok uğraşma ve devam et."
"Konuyu sürekli saptırıyorum ama farkında değilim."
Sesini çıkarmadı ve devam etmemi bekledi, açtım ağzımı Dünya'ya, yumdum gözümü Jüpiter'e.
"İyi halt ettin. Anlat artık! Ne uzattın! Laf salatası!" diye bağırdı.
"Tamam. Tamam! Anlatıyorum. Ne diyordum... Hah! Biri var. Şimdi bu biri bir insan ve üç noktalı insanlardan. Hani böyle ağzını açınca ne söylerse söylesin nokta koyup gidemeyecek bir insan. Arada bir gezegen değiştiriyor ama Dünya'lı. Mesela kimsenin görmediği şeyleri görüyor. Muhtemelen film bitince jeneriği de bitmeden salondan çıkmıyor. İnsanların yüzünde samimiyeti arıyor fakat bir türlü bulamıyor işte! Esasında bütün mevsimleri seviyor ama birini sahipleniyor. Neden öyle yapıyor bilmiyorum, belki de bir şeylerin kendine ait olması hissiyatını seviyor. Hem ben de kışı sahipleniyorum."
"Bitti mi?"
"Sorun da orada ya. Bitmiyor. Yeterli tek bir cümle kuramıyorum. Kurabilirmiş gibi hissedip cümle yığınlarının arasında seninle dans ediyorum!"
"Kötümsersin."
"İyimser olmaktan iyidir."
"Bak hala!"
"Vincent van Gogh gibi. Onu hiç görmedim, onunla hiç konuşmadım, yaptığı bir şeye hiç dokunmadım. Ama..."
"Ama?"
"Sanırım anlıyorum. Anladığım şeylerle bağ kuruyorum. Belki biraz karışık bir bağ ama bu yüzyılda."
"Hayal kırıklığısın."
"Haklısın." diyerek gözlerimi Jüpiter'de açıp şu gezegenin aptal asfaltına doğru eğdim.
"Ben hep böyleyim değil mi Dedektif?"
"Böylesin Suçlu, böylesin. Bazen tam bir aptal oluyorsun. Bir de kendini akıllı sanmıyor musun! Ah, bu beni gerçekten sinirlendiriyor! Gizli bir suç işliyorsun. Sadece senle ben biliyoruz, gizli bir bölmede bunu konuştuk ve bitti tamam mı? Bir daha bu konuyu açmanı istemiyorum. Realist tarafında uslu uslu otur."
Boğazım düğüm düğüm oldu, gözlerim kızardı, burnumun direğine şimşekler çaktı, burnumu çektim ve kirpiklerimle mücadele ettim, boynumu sağa eğip kaldırdım.
"Esas kötümser olan kim biliyor musun? Sensin. Hatta belki de esas realist de sensin! Sürekli beni yaşamdan koparıp alan da belki yine sensin. Sürekli beni durduran, cesaretimin önüne ayağını uzatıp çelme takan, düştüğümde gülen ve dalga geçen hep sensin. Normal olmamı engelleyip önüme bir "a" ekleyen yine sensin. Bazen keşke hiç olmasaydın diyorum!"
Kırıldı.
"Bunları söylerken hiç utanmadın mı?"
Gözlerim kızardı.
"Sen bana hayal kırıklığı olduğumu söylerken utanmadıysan bunu cevaplamak bile istemiyorum." diye yanıtladım.
Kısa bir sessizliğin ardından içim sıkılarak sordum:
"Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsun?"
Acı dolu bir bakış attı.
"Ben senim. Unuttun mu?"
Göz kapaklarımın hareketini usulca izledi.
"Haklısın." diyerek kahve fincanımı önümden ittim ve Jüpiter kulaklarını tıkadı, Dedektif ise her zamanki gibi karanlığına çekildi.

Haklısın işte. Bu zamanın içinde kendi ayağıma çelmeyi ben takıyorum, kendime ben gülüyorum, kendime ben acıyorum, kendimi ben kırıyorum; başkasının kırmasına gerek kalmıyor, temiz iş. Bence ne biliyor musun? Bence biz birbirimizi tamamlıyoruz. Birimiz bir şeye 'evet' diyorsa diğerimiz 'hayır' diyor ya hani, işte o zaman ne evet oluyoruz ne de hayır! O zaman hiçbir şey oluyoruz. Bu yüzden hiçbir şey olmuyor bu yüzyılda. Çünkü ben bu yüzyılda bir kişi olmayı beceremedim. İki yarım birbirini tamamlar ya hani, biz de bunu hep güzel bir şey zannederiz, öyle değil işte. Belki yarım olmamız gerekiyordur. Belki kendimi tamamlamak yerine hiç ait hissetmediğim soğuk bir metal yığınıyla buz kesmeliydim. Fakat ben metal yığınlarını sevmiyorum. Neyi seviyorum? Onu da bilmiyorum ama neyi sevmediğimi iyi biliyorum. Kendi kendimi kırdım bak, sanki... Sanki çok iyi bir arkadaşımı kırıp parçalamış gibi hissettim. Sanki...
İçimdeki Dedektif

SIR: Merhaba Jüpiter!