10.02.2017

Tuşların Tıkırtısı: Tak tak taka tak!


Neden yazmıyorum?
Neden yazamıyorum?

Bu aralar pek yalnız kalmıyorum. Aslında bayağı yalnız kalıyorum ama yalnız kalmış gibi hissetmiyorum. Anladın mı? Elbette anladın. Hem sen anlamayacaksın da kim anlayacak ki! Bak yine omuz silktim kendime. Şu an sayfayı hemen kapatabilirim ama yapmayacağım. Neden mi? İki tane neden mi? Peki.

Geçenlerde bilgisayarımın klavyesine şeftali suyu döktüm. Elim çarptı döküldü işte. Ortadaki tuşlar ve dokunmatik yer şeftaliyle kaplandı ama şeftali hiç kıpırdamadı. Peçeteyle silip hemen ters çevirdim bilgisayarı. Hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Ama ertesi gün acı gerçekle yüzleştim. Ortadaki tuşlara basarken yapışıp duruyor sanki, çok büyük bir sorun değilmiş gibi duruyordu ama parmaklarımı yoruyordu ve aklımı. Ayrıca ben yazarken tuşların tıkırtısını duymayı isterim, severim. Ortadaki tuşlar beni hiç takmıyormuş gibi çıtını çıkarmayınca asabım bozuluyor.

Kolum bile ağrıdı. Yıllardır şu bilgisayarın üstüne bir şey dökmemiştim. Acaba biraz su döksem şeftali temizlenir mi? Kıs kıs gülüyorum şu an kendime. Götür temizlettir işte teknik serviste. Üşeniyorum. Suyu klavyeye dökmek daha az efor. Hatta yeni bir bilgisayar almak bile. Ama şu sıralar o çok sevdiğim teknolojiye tuzakmış gibi bakıyorum, para tuzağı, vergi tuzağı, neler neler! Çoğu ülkede elinin kiriyle alabileceğin teknolojiyi burada elini versen alamıyorsun. Alınca da tuzağa düşmüş gibi hissediyorsun. Ben öyle hissediyorum.

Bu aralar aksilikler peşimi bırakmıyor ya da bilgisayarımın. Kulaklık girişi bozulmuştu, yaptırdım. Kart girişi hala bozuk. Sonra eve getirip yere düşürdüm, menteşesini kırdım galiba ama hala bana mısın demeyip çalışıyor emektar. Hem ekranın bir küçük vidası da yüzüme doğru uçup isyan etti ama o kadarına hakkı var. Ne diyorum? Aptal bir bilgisayardan bahsediyorum işte. Ama dur, bir yerlerde ilgini çekecek şeyler yazabilirim. Ya da yazmam, benim şeftalili klavyem, benim kararım. Sen bana bakma, bazen böyle deli deli davranırım.

***

Sanki hiçbir şey yolunda değilmiş gibi ya da ben her şeyin yoluna girdiği o doğru yolda değilim. Sanırım yanlış yolda olmayı çok güzel başarıyorum. Hep bir şeyler olması gerektiğini zannediyorum, kendime hiç fırsat vermeden inadıma yenik düşüp bildiğimi okumaya devam ediyorum. O kadar yoruldum ki. Geri dönsem daha fazla yorulacağımı biliyorum. Yürümeye devam etsem yanlış yolun sonunda her şeyin yoluna girdiği o doğru yola sapabileceğim bir yol var mı bilmiyorum. Durmanın faydası da yok, onu da biliyorum.

Yoluma bir bisiklet koysalar hemen o doğru yola pedal çeviririm. Ama bu yolda benden başka hiçbir şey yok. Her yer çorak. Susuzluktan ölebilirim. Yanlış yol ıssız. Yine de güzel. Yürüyorum yürüyorum ama bir yerde durmam gerektiğini biliyorum. Belki de bazı yolların sonu yoktur, sonsuzluğa karışıp sürekli baştan sona yürüyorumdur. Bir an dursam ve bunu fark etsem ışınlanmayı bile bulabilirim. Hem zaten ben arada sırada ışınlanıyorum galiba. Ama konumuz bu değil. Konumuz bağlantısız saçmalıklar silsilesi.

Aklımızdan geçen her şey mantıklı olmak zorunda mı? Bence değil. Ama aklımızdan dışarı çıkan şeyler sanırım mantıklı olmalı. Buna tamamen inanmayarak saçma şeylerin de mantıklı olabileceği gerçeğini kavramış bulunmaktayım. Bir umut. Her ne kadar umutluyuz diye zırvalasak da dibe vurduk. Hepimiz mutlaka o kirli dibi gördük. Umut falan etmeyi ben bırakalı çok zaman oldu. Sürekli aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten ve aynı şeyleri yaşamaktan yoruldum, birlikte yorulduk. Doğrusuyla, yanlışıyla. Belki de o yol doğruyken de yanlışken de aynı yoldur. O yola adını veren bizleriz. İstesek bir göl yaratırız şu çorak arazide, yeşil çimenler koyarız etrafına, sonra da her şeyin güzel olacağına dair sözler saçarız etrafımıza. Laf.

Lafta varız ama icraatta yokuz maalesef ki. Bu yüzden de bu sıkılmalarımız bu laflarımız hep boşa gidiyor. Bir şey için yüzlerce kez umut edince olmuyorsa umut etmeyi bırakmak gerek. Çünkü ikimiz de bu sonsuzluğun içinde yorulduk. Artık ciddi olalım. O pembe bulutlardan inelim. Sürekli kendimizi kandırıp duruyoruz. Yalan söylüyoruz, kendimize ayıp ediyoruz. En realistimiz bile pembe bulutlara hevesli. Ben böyle düşünüyorum, sen ne düşünüyorsun? Ben seni pembe bulutlarda bırakmam ama sen orada duruyorsun işte. Yere inmek istediğini söylüyorsun ama öylece duruyorsun. Kendince haklı nedenlerin var. Fakat şu dünyada nedenden daha çok ne var? Belki de durduğun bulutun rengini hala pembe gören benimdir. 

Yaşamadığımızı düşünüyorsun. Haklısın. Keşke yaşasak. Yaşayanları, hakikatte yaşayanları çok kıskanıyorum. Yaşayanlar kim mi? Nasıl mı yaşanır? Özgürce, hiçbir maddi ve manevi şeyin bağımlısı olmadan yaşayanlar gerçek yaşayanlardır. Mutlaka vardır böyle insanlar. Gözümüzde büyütmediğimiz insanlardandır lakin. Öyle aklınıza ilk gelecek türden insanlardan değildir. Belki karşılaştınız fakat haberiniz yok. Ama hissettiniz. Aklıyla özgür olan ve aynı gezegende yaşadığınız insanların varlığını sadece hissedebildiniz. Belki de o sizdiniz ama bir türlü asfaltla barışamadınız. Zaten asfaltla barışmayın, küsün ona, o otomobilleri seviyor. Siz iyisi mi toprakla barışın, çiçekle, ağaçla, gri bulutla, yıldızlarla, güneşle, ayla, havayla, hatta ateşle. Evet, ateşle barışın ki sizi yakmayı bıraksın. Siz küssünüz diye ateş acıtıyor canınızı, yoksa o da sadece kendisi işte. Hem biz insanlar da istediği zaman birbirlerinin canını tıpkı ateşin yaptığı gibi yakmıyor mu?

***

Çok hayal kurduk ama sen hiç pembe bulut gördün mü? Görmedin. Çünkü pembe bulut yok. Gri var, beyaz var, maviye karışan beyaz var. Ama pembe yok. Pembe bulutlardan inmek için cesur olmak gerekiyor. Şimdi tam cesur olacağım... Ama tuşlar olmuş şeftali, ben olmuşum sinir küpü. Yazamıyorum. Bu kadar yazdığıma bakma. Günlerin birikintisi. Sinirlerim sahiden yıpranıyor. Tuşların tıkırtısı ile ben bir bütündük ve bunu kaybedince anlıyorum. Üzüldüğüm şeye bak. Zaten beni hep bu ufacık şeyler mahvetti. Dünya gibi.
SIR: Diğer gezegenlerle de barışın. Fakat en çok Plüton'la.

8 yorum:

  1. Çimenlere ihtiyacımız var. Kuru dallara, dökülmüş yapraklara basmaya, çıtırdılarını, tıkırtılarını duymaya ihtiyacımız var. Bir bakıyoruz ki üzerine asfalt dökülmüş, o sesler yok. Ve bu asabımıı bozuyor, ayağımız bile yoruluyor... :)
    Sonu olmayan yollar asfaltsız yollar, onlar ıssız-çorak, evet. Ama güzel.
    Soluk mavi noktadadan bir ateş almak, o ateşle bir sigara yakmak gerek :)
    Kaleminize sağlık, efendim! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En çok da yaprak çıtırtılarını özledik galiba. :) Değerli ve çok hoş yorumunuz için teşekkürler. :) Yine yaktınız sigarayı demek! :D

      Sil
  2. Yazamayan biri için fazla güzel yazmışsın :)

    YanıtlaSil
  3. Küçücük bir noktayız sadece.. ama o küçük noktanın boyutu "küçük" ten çok daha farklı. Belki hiç' lik boyutunda. Ne garip değil mi? buna rağmen kendimizi ne kadar önemsiyoruz inadına :) (video harikaydı)

    Yine de bu yazıyı ortaya çıkarttığı için, ben o şeftali suyuna teşekkür ediyorum. Elinize sağlık...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En garip şey bu kesinlikle. :)
      Bu harika yorum için çok teşekkür ederim. :)

      Sil
  4. Dürüst, doğal ve şeftali kokan bir yazı. :)
    Bende bazen ışınlanıyorum gökyüzüne, daha huzurlu geliyor karası. Bilirsin...
    Herkes dünya kadar derdi olduğuna yakınır. Hepimizin derdi dünya kadardı oysa. O kadarcık. Ama değil. :)
    Canım Yeliz. Yüreğine sağlık. Sahi Sevgi ile...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zaten her şey o şeftali yüzünden. :)
      Gökyüzü ve uzay, buradan daha huzurlu.
      O kadarcık işte soluk mavi bir nokta kadar. :)
      Teşekkür ederim canım Sena! Sevgi ile...

      Sil