4.04.2017

Dünya, çekirdeğinde yaşayabilir miyim?

Doğru duydun Dünya, yaşam koşullarımı hazırla, çekirdeğine geliyorum! 
Neden mi? 
Başımı iki yana sallıyor ve sorunu duymazlıktan geliyorum. 
Sen duy beni, sen!

Kalp ritimlerimi bozan ve manasızca Dünya'nın sonu gelmiş gibi hissettiren her şeyden nefret ediyorum. Çünkü Dünya bir kağıt parçasıyla yok olmuyor ama ben bir anda allak bullak oluyorum. Ve sonra; ne önemsiz kaygılar, diye söylene söylene... Eriyip bitiyorum. Evet, kesinlikle kendimi eritiyorum. Odadaki lamba açık olduğu halde yakılan mum gibi manasızca yanıyorum, eriyorum ve nihayetinde bitmeye toparlanıyorum bir çay tabağında.  Gözümde büyütüp üzerime yıktığım dağların altında eziliyorum. Ne büyük aptallık. Oysaki ben hiç böyle hayal etmiyorum kendimi. Ama hayal etmediklerimi yaşatıyorum kendime. Kendimi hiç hayal etmediğim birine dönüştürüyorum. Eh, bizatihi kendime işkence ediyorum.

Şok dalgası. Yüzüm kireç, gözlerim sarı, ellerim ve ayaklarım buz kovasının içine daldırılmış gibi soğuk, bedenimin her bir zerresi titriyor ve kasılmaktan felç geçirdiğimi düşündüğüm o 20 dakikanın üzerinden sadece çeyrek saat geçti. Sakinleştim. Çünkü Dünya hala dönüyor, rüzgar uzun, boş, karanlık sokaktan geçiyor, ben de yokuş aşağı canlıyım. Dönen Dünya'nın içinde dönüyorum. Hayatımdan silmek istediğim dakikalarla birlikte. Dakikalar çoğalıp yıllara dönüşüyor.

Şimdi ne yapacağım? O manasız kaygılar, soğuk şoklar, nefret edilesi sonlar hep hayatımın bir parçası olmaya devam mı edecek? Etmesin. İstemiyorum. Ben bir daha manasız şeyler yüzünden ölecekmiş gibi hissetmek istemiyorum. Bir süre daha böyle hissedeceğimi biliyorum. Fakat gerçekten öldüğüm ana kadar da bu histen kurtulamayacağımı daha çok biliyorum. Belki o zaman da.

*

Biliyor musun, robotluk hiç bana göre değil. Sen de bir robot değilsin ya! Doğduğum andan itibaren hep belli bir kalıbın içine konmaya çalışıldım. O kalıplara asla yerleşemedim, her kalıbı kırıp parçaladım, hırsla, öfkeyle, bana dayatılanların karşısında dişlerimin arasına yerleştirdiğim tutkuyla. Bu çok güzel bir kalıp olsa da ben kalıp istediğimi hiç hatırlamadım. Çünkü ben, asla bir kalıbın içine girmek istemedim. Ben kalıp istemedim. İsteyeceksem de istemeden sunulan her şeyden hırsla, öfkeyle ve tutkuyla nefret ettim.

Bir hayalin içinden başımı kaldırıp gerçekliğime tutunmak istemedim. Fakat tutunmam için bir kalıba daha yerleştirildim. Kırılan bir kalıp daha! Sanırım ben gerçekliğe tutunup bir hayalin içinde yaşamayı beceremiyorum. Gerçekliğim ilgimi çekmiyor. Kitaplardaki gerçeklik ise benim tutunmaktan asla kaçınmadığım bir hayalden ibaret. Fakat öyle değil. Öyle değil! Tek savunmam bu. Çaresizce çırpınışı gibi bir balığın, suya çok uzakken de yaşayabileceğini düşünen. Fakat ölüyorum. Yaşamak için uyanmam gerek. Fakat ölmek buysa çok güzel. Bütün yargısız infazları bu gezegende bırakıp kendine hayalden bir gerçeklik yaratmak istiyorsun. Fakat, fakat, fakat... Fakat, su zannettiğin kadar uzakta değil. Çırpındıkça daha da yaklaşıyorsun. Ve su dolu gezegene düşüyorsun. Her gün.

Mümkünse yargısız infazları bu gezegenden sıyırıp atmak istiyorum, Dünya! Evet gezegen derken senden bahsediyordum, sen bir gezegensin. Diğer gezegenlere hiç benzemiyorsun. Midende sindiremediğin kadar şey taşıyorsun. Bir kussan rahatlayacaksın. Eminim, sen de istiyorsun. Hatta daha birçok şeyi. Fakat, senin de çok fakatın var be! Fakatlarına çarpıyoruz. Nereye elimizi atsak Dünya başımıza yıkılıyor! Başım da dizlerime. Dizlerim çekirdeğine. Yokluğum varlığına. Bence biraz yaşam koşuluyla yer açabilirsin bana. Hem böylelikle bir gün sahiden kusmaya karar verirsen beni kusamazsın, değil mi? Çünkü aslında en sevdiğim gezegen sensin. Kus, gezegen! Önce beni çekirdeğine sakla. Jüpiter'i de bu kadar kıskanma.
SIR: Gezegenler de kusar.