8.05.2017

O çocuk benim kafamda.

Belki  de bunu yazmalıyım.
Belki de  bunu yazmamalıyım.
Böyle bir şey nasıl yazılır?
Nasıl taşınır?

Boğazımı kurutan...
Ben en çok...
Ben en çok çocuklara kıyamam.
Ben en çok çocuklara ağlarım.
Belki de yalnız, çocuklara!
Çünkü çocuksan savunmasızsın,
Çünkü çocuksan savunulmaya ihtiyacın var.
Fakat bu ihtiyaca kör gözlerle çevrili ise çevren,
O zaman hemen büyümen lazım.
Büyü çocuk,
Ben büyüdüm.

*

Dün...
Bakırköy...
Bir sınav sonrası...
Bir mağaza...
Bir "anne"
Bir kız çocuğu!
Bir ben,
Onlarca insan!
Kasa kuyruğundaki insanlar...
Önümde bir "anne" ve şeker yerine dayak yiyen bir çocuk...

*

"Gördük sınavlarını!" diye bağırdı kadın, "Çalışmıyorsun!!!"
Çocuk bir şey mırıldandı ama duyulmadı, 'gık' diyemeyecek bir hali var. 
Kadın birkaç adım ileri gidip mağazada dolaştı.
Çocuğun tam arkasından, "Her şey sınav değildir." dedim, duydu, başını biraz yana çevirecek gibi oldu ama durdu. Kadın geldi.
Kadın hayatımda gördüğüm belki de en sert vuruşu yaptı ve kendi çocuğunun kafasına lap diye vurdu. O 'lap' sesi sahiden duyuldu! Donakaldım. Kadın yine birkaç adım uzaklaştı. 
"Ne yapıyorsunuz?" dedim, duymadı. 
Çocuğun başına dokundum, yüzü biraz bana döndü, gözleri dolu, saklamaya çalışıyor. Yüzünde izler vardı, ilk değildi bu!!!
Kadın geri döndü.
"Hanımefendi, ne yapıyorsunuz? Niye vuruyorsunuz çocuğa?" dedim.
Adeta bir kaplan gibi üzerime geldi.
"Sana ne! Sana ne!!!" dedi, içindeki tüm sevgiyi çocukluğunda bırakmış bir kadın.
"Emniyet müdürlüğüne de 'sana ne' diyebilecek misiniz?" dedim.
"Derim, sana ne!" diye çıkıştı kızını kolundan tutup çekiştirirken.
"Ne demek sana ne? Çocuk daha o! Niye vuruyorsunuz, vurmayın!" dedim hayretle.
"Hak etti." dedi, çocukluğundaki sevgiyi büyüklüğüne taşıyamayan bir kadın.

Kızını çekiştirip sırada ilerilere gitti. Şimdi fark ediyorum, aramızda büyük bir boşluk oluştu. Etrafıma baktım. Kimsenin umurunda değildi. Yer ayaklarımın altındaydı fakat değildi sanki, endişeyle doldum, titredim.

"Pekala! O zaman fotoğraflarınızı çekeceğim." diyerek telefonumu çıkarttım ve kadına doğru giderek kamerayı suratına tuttum ve fotoğraflarını çektim.

Umurunda değildi.

Umurunda olan tek şey içinden yerlere kadar saçılan nefreti, öfkesiydi. Neye bu kadar öfkeliydi? 
Tabi ki çocuğuna. Birkaç adım ileriye giden çocuğuna bağırdı yine, "Gel buraya!!!"

Çocuk hemen koştu yanına. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, ağlamak birikmiş içine. Onun da fotoğrafını çektim aceleyle. Boş olan kasaya gittiler. Yanlarındaki kasaya geçtim. Elimde bir isim, herhangi bir adres olmadığından dolayı kasadaki kadına kamera kayıtlarını sordum, o alanı çekiyormuş. Çünkü elimdeki fotoğraflar bir şeyi ispat etmezdi, zaten elim titrediğinden bir fotoğraf bulanık çıkmış. Kayıtları herkese veremezlermiş ama Emniyet alabilirmiş. Kadın ve çocuk bir anda kayboldu, etrafıma baktım göremedim. 

Mağazadan çıktım, etrafa baktım, bir sürü insan, kalabalık.

Elimde isim yok.
Adres yok.
O çocuk benim kafamda. 
Bu beni mahvediyor.

Hayatımda belki de ilk kez tansiyonum düştü, sanırım olan buydu. Nefes almak bile güç geldi, arabaya binip hemen eve gittim, merdivenleri dakikalar sonrasında çıkabildim.
"Kendime geldikten sonra," dedim, "o ismi de o adresi de bulacağım."  
Yapabileceğim ya da birilerinin yapabileceği ne varsa yapılmalıydı. 
"Dur!" denmeliydi. 

Birilerine anlattım bunları. Birkaç tane, "Sen ne yapabilirsin ki?" duydum, "Sen niye karışıyorsun?" Bu daha da kötü hissettirdi. Çünkü insanlar, hiçbir şey yapılamayacağını sanıyor. Hiçbir şeyden haberleri yok.

Soğukkanlılığıyla övünen ben, dün Bakırköy Özgürlük Meydanında soğuk kanımı bıraktım. Belki de en sevmediğim duygudur, çaresizlik. Ama benden daha çaresiz biri vardı, kafamda. Benden daha savunmasız, benden daha üzgün, daha... çocuk.
SIR: Sır değil ama çocukların da hakları var.

6.05.2017

Hiçbir Yer'e Bağlanacak Var

"Ben bir yere bağlanmak istemiyorum."
"Kim ister ki?"
"Bir sürü insan ister." 

Bir ev alırsın, bağlanırsın. Bir araba alırsın, bağlanırsın. Bir hayvan sahiplenirsin, bağlanırsın. Ailene bağlanırsın, arkadaşlarına, aşkına. Bir şehre bağlanırsın, bir trafik lambasına, bir telefona, bir bilgisayara. Ben bir yere bağlanmak istemiyorum. 
*
Bazen metroda çığlık atmak istiyorum. O an herkes 'deli' bakışlar fırlatacak, biraz utanacağım ama rahatlayacağım. Çünkü delirmedim. Videosu internete düşünce insanlar içten içe bunu yapmak isteyecek. Çünkü herkes delirmek üzere. Teoride özgürüz, pratikte yokuz. Henüz değil. Neden bağlanıyoruz? Baskı çalışmalarını sevdiğimizden olsa gerek ki, hepimiz birbirimizi baskılıyoruz, atamadığımız çığlıklar içimizde patlıyor. 

Çünkü delirmedik, değil mi?

*

Bisikletime binip sırt çantamı alıp hiçbir yere, bağlantısızca pedal çevirmek istiyorum. Fakat burada her yer yokuş ve ciğerler yokuş aşağı daha iyi çalışıyor, ya da düz yolda. Gitmek istiyorum. Her gidişin sonunda aynı yere dönmek istemiyorum. Bir seyahatin ardından sırf bağlarımın olduğu şehir orası diye İstanbul'a dönmek istemiyorum mesela. Sadece gitmek var kafamda. Dünyanın en dip köşelerine gitmek. Farklı kültürleri, farklı insan ilişkilerini sanatsal bir keşfediş içinde görmek, duymak, yaşamak istiyorum.

Bazı belgeseller beni dünyanın en dip köşelerine götürüyor. Ama ben kamera olmak istiyorum. Para istemiyorum, kariyer istemiyorum, ev ya da araba istemiyorum, bir hayvana tanrı olmak istemiyorum. Metroya da binmek istemiyorum. Her zaman güzel ya da her zaman çirkin şeyler görmek de istemiyorum. 

İnsanoğlunun temelinde ne var sahi? Sınırların kalkmasını ve tüm sınır destekçilerinin çenelerinin sonsuza kadar kapanmasını istiyorum. Savaş ve barış yerine, standart olalım istiyorum. Standartlık zannedildiği kadar standart değil. Toplumsal baskılar yüzme bilmiyorsa onları hiç üşenmeden tek tek okyanusa itmek istiyorum. 

Ev almak, araba almak, bir hayvan sahiplenmek, insanlara bağlanmak, yeni bir bilgisayar, harika bir kariyer istediğim zamanlar oldu. Ama sonunda düşününce bunların hepsinin yaşadığım dünya tarafından ustaca zihnime yerleştirilmiş olduğunun farkına vardım. Bir eve ihtiyacım yoktu, her yerde yaşayabilirdim. Bir arabam olmasa da olurdu, bisikletim bile olmasın, yürüyebilirdim. Paraya ise tüm bunları almak için ihtiyacım vardı ve hayal ettiğimi sandığım şeyleri almak için çalışmalıydım, bu sistemin içinde alabilirsem iyi düzeyde bir eğitimden sonra iyi bir meslek sahibi olabilir, kariyer yapabilir ve sonunda mutlu bile olabilirdim. 

Bir ev, bir araba ve biraz para ile mutluluğu bedenime yerleştirebilir miydim? Paranın, tuğlanın ve boyanın tadı güzel olsaydı, belki. (Boyanın kokusu güzel ama konumuz bu değil.) Ev aldım diye hayatımın sonuna kadar o eve, bir işim var diye o işe ve topluluğum var diye de bir eşe ve çocuğa sahip olmam gerekiyor ve istemediğim halde istiyormuşum gibi davranıp koca bir hayatı hiç edebilirim. Bu bir hiç midir? Değildir. Fakat her hiçlik insanın kendisine mahsustur. Bu taslak, tarafımdan kelimenin tam anlamıyla: REDDEDİLDİ!* Bunun yerine tüm toplumsal baskılardan sıyrılıp yaşamaya çalışacağım. Ama bunun için bile bir eve, bir işe ve biraz paraya ihtiyacım var. Sonra mı? Sonra özgürüm. Kaç yaş sonrası bilmeden. Fakat zihinde her şey mümkündür. O taslağın farkındalığı içinde olmak dahi halihazırda bir özgürlüktür. Hem şimdiden bir evim bile var. Büyük ev şu Dünya! Gidebildiğim kadar gidebileceğim, kalabildiğim kadar kalabileceğim, keşfedebildiğim kadar keşfedebileceğim bir ev.

*

Bir evim var; Dünya. Bir arabam var; yürüyen bacaklarım. Bir işim var; araştırmacı zihnim! Dünya'nın bütün dillerini, bütün insanlarını, bütün parçalarını, evrenin her boşluğunu ve doluluğunu keşfetmek istiyorum. Bildiğim ve bilmediğim ne varsa tekrar tekrar keşfetmek!!! Ve hiçbir yere bağlanmak! Nitekim; her şeye bağlanıyoruz, hayallerimize bağlanamıyoruz. Biraz da hayallerimize bağlanalım. Yaşadığımız dünya tarafından değil, kendi yarattığımız dünya tarafından oluşturulan hayallerimize!
SIR: Hiçbir Yer'de kalacak var.

1.05.2017

Beynimi Isıran Sinekler

Bazen tüm soruları cevapsız bırakacak kadar soluksuz kalıyorum. Ağzımı açmaya gücüm yok. Sonrasında sese dönüşmeye hiç gücüm yok. Burnumdan yorgun bir soluk alıp güçsüzce geri verip susacak kadar yaşam barındırıyorum içimde. Kendimi bir dondurucuya kapattım. Durdurdum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmak istemiyorum. İlk defa 'biliyorum' diye haykırmaktan geri kalıp tüm soruları def ediyorum. Sorulara ihtiyacım yok. Soruların da benim cevaplarımı merak ettiğini zannetmiyorum.

Kafamda milyon tane sinek uçuşuyor. Milyonlarca vızıldama! Beynimi ısırıyorlar. Bazen sıkışıyormuş gibi hissediyorum. Sıkıştırılmış gibi. Kendi boğazıma sarılıyorum. Ben boğulursam sinekler panik halinde kaçışıp gider, değil mi? 

Peki ya sinekler zaten ölüyse?

*

"Her şeyin üstesinden gelebiliriz." 
"Gelebilir miyiz?"

Bazı zamanlarda birbirimize söylediğimiz bir yalandır aslında. Oysaki her şeyin aynı anda üzerimize çullanacağını bilseydik, söylemezdik. Kim bilir, belki yine de söylerdik. İnsan, güçlü olduğunu bilmekten müthiş bir haz duyuyor. Bu hazza yenilirken gücümüzden azaldığını görmeyi unutuyoruz. Şuralarda bir yerde 'yaşamak' olacaktı. Sahi, birileri aklımda sönük bir kelime bırakmış olmalı. Ama yaşamak... Yaşamak hiç de öyle bahsedildiği gibi sönük bir şey değil. Kulaklarımı dolduran en doyurucu şarkılar kadar canlı. Gözlerimi kapattığımda sıktığım boğazı bıraktıracak kadar canlı bir doku. Ve ben bu dokunun tam içindeyim. O canlı dokuya ellerimle, kollarımla, tüm bedenimle bir sarmaşık gibi sarılıp büyüyorum. 

Kaybettiğim gücü bütünleştirmek için güçsüzlüğümü kabul ediyorum. O güçsüzlüğün içinde; yazma duyumu kaybetmiş olabilirim. Ya da bir şeyler anlatmaya güç bulamıyorum. Diğer bir ihtimal ise milyonlarca sinek ve bu en güçlü sebep. Yazmak için güç gerekir mi? Beni yazmaya iten güç bu sıralar ellerini sırtıma daha fazla bastırıp itmekten aciz. Bir şeyler yazıyorum fakat anlatıyor muyum? Anlatmak lazım, elbet. Ben bu sıralar bir şeyleri anlatamıyorum. Ya da karaladığım her şey sineklerden ibaret ve ben sineklerle anlaşamıyorum. Her şeyi karman çorman ediyorlar! Ve evren buna kayıtsız kalmayıp kendini benden koruyor. Evrenin tüm manalarının kenara ayrılmış ve benden saklanmış olduğuna inanıyorum. Geriye kalan manasızlıklarla boğuşuyorum. O güç, sinek ısırıklarına mağlup olacak gibi. Fakat yenilmeyi sevmiyorum. Hem insan hiç sineklere yenilir mi? İnsan, düşüncelere yenilir. Düşünceler uçuşmaya başladığında sineklere dönüşür. 

"Kimse bu kadar sinekle hayatta kalamaz!"

Sinirlendiler. Sinekler birlik olup aşağı doğru hücum ediyor, beynimden çıkıp yeni bir adrese yöneliyor. Göğüs kafesim içine doğru çöküyor. Sinekler de birleşince hayli ağır oluyor, bir insanın göğüs kafesini göçertecek kadar ağır. Göçüğün altında can çekişen dokuları duyuyorum. Belki de benim, o eli itmeye zorlamam gerekiyordur. 

Ben o gücü şimdi ittim. Elleri sırtımda. Hissediyorum.
SIR: Güçsüz bir sırrın kimseye faydası olmaz.