Noktasız Sonsuzluk

Resim
Haziran bitiyor. Dur, bitme! Sen bitmeden söyleyeceklerim var. Dinle!

Biz işte bu yüzden ölüyoruz. Birbirimize bakmıyoruz. Telefonlarımızın, bilgisayarlarımızın şarjları tükenirken bizimki de tükeniyor. Ama biz elektronik cihazlarımızı taktığımız gibi bir şarj cihazıyla kendimizi de prize takamıyoruz. Bunu yapamıyoruz ama hala birbirimize bakabiliriz. İşte o zaman şarj olmaya başlayabiliriz. En azından bir yaşam belirtisi gösteririz.
Ben ışıklara bakmak istemiyorum. Şu havai fişekler var ya, hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Benim derdim hep insanlarlaydı. Çünkü öyle bir zamanına tesadüf ettim ki insanlığın... Kendisine bile sadece aynadaki yansıması aracılığıyla bakan bir insanlığa denk geldim. Dünya'ya bakınca gözü bozulan bir insan yığınının ortasına düştüm. (Evet, Dünyaya değil Dünya'ya! Gezegen olan hani!)
Hep şikayet ediyorum. Değil mi? Kendim çok mu farkındayım bir şeylerin? Bilmiyorum. Ama insan şikayet etmeden yapamıyor galiba. Bir şeyler beni huzursuz ediyor. Bunların fa…

Zamansızlık Sendromu

"Merhaba, Dedektif!"
Gülümsedi. Ağlamak istedim. Gözlerim kızardı. Bir dost tarafından samimiyetle karşılanıyor gibi bir hisle sarıldım.
"Merhaba, Suçlu!"
Gülümsedim.
"Bana böyle demeni özlemişim."
"Gerçekten buna inanmıyorum." dedi kollarımdan sıyrılarak.
"Neden?" diye boş bir merakla ona baktım.
"Defalarca haykırdım. Duymadın. Belki de duymazdan geldin. Sen söyle. Neden? Neden artık sana inanmıyorum?"
Omuz silktim. Sesi çatallaştı.
"Omuz silkmenden nefret ediyorum."
Tekrar omuz silktim.
"Umurumda değil."
Gözlerini nasıl yaptığını anlamadığım bir kaygısızlıkla bana dikti.
"Biliyorum. Şu sıralar hiçbir şey umurunda değil."
"Evet. Ben zamansız bir insanım."
"Zamansız mı? Sen zamanla dolusun. Bu nasıl mümkün olabilir?"
Bir kez daha omuz silktim. Sesim kısıldı.
"İnsanlar öyle söylüyor. Zamansızmışım. Çok zamansız."
"Bunu biraz daha açar mısın?"
"Şemsiye mi bu açayım?"
"Konuşmayalı espri yeteneğin bir adım ilerleyecek gücü kendinde bulamamış."
Ona gözlerimi devirdim.
"Laf sokma yeteneğin de öyle."
Burnunu kırıştırdı.
"Birisi yastığı suratıma bastırıyormuş gibi hissediyorum." dedim daha da kısılmış sesimle.
"Çırpınma. Öldüğünü sanıp seni rahat bırakır ve böylelikle hayatta kalabilirsin."
Güldüm.
"Fikrimi çalıyorsun."
"Burada fikir çalmaktan daha büyük meselelerimiz var."
"Ne gibi? Gerçekten! Neyle uğraşıyorsun?"
"Sessizlikle."
Duraksadım.
"Sana bir radyo almamı ister misin?"
"Ciddi misin?"
Başımı onaylarcasına salladım.
"Dalga geçiyorsun." diye cırladı.
"Radyoyu bana alacağına kendine al. Ne de olsa sen ne dinlersen ben duyabilirim."
"Hayatın boyunca bana çarptığın en büyük laftı. Seni tebrik etmek istiyorum. Lütfen kabul et."
"Kabul edildi."
Uzun bir sessizlik.
"Suçlu" diye seslendi yeniden.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Sence bu ne kadar daha devam edecek?"
Kaşlarımı daha da kaldırdım.
"Tam olarak neyden bahsediyorsun?" diye sordum.
"Bundan." dedi elleriyle boşluğu göstererek, "Bu sessizlikten."
Ona bir şey söylemeden uzunca bir süre baktım.
"Biliyorsun, bir radyo da alsan bu sessizlik sürecek." dedi keyifsizce.
"Ne yapmamı istiyorsun?" dedim çaresizliğe sarılarak.
Omuz silkti.
"Biraz gürültü."
"Gürültü mü yapmamı istiyorsun?"
"Kimin yaptığı umurumda değil. Yeter ki olsun."
"Bıkarsın."
Yeniden omuz silkti.
"Muhtemelen." diye mırıldandı.
"Yine de istiyorsun."
"Evet! Bunu anlamak bu kadar zor mu?"
"Sonunu bildiğin bir şeyi neden istiyorsun?"
"Şu an başlamak istediğim için."
Bu yanıt karşısında ne diyebilirdim ki! Günlerdir aradığım sorunun cevabını tek kalemde vermişti.
"Pekala, sana biraz gürültü vereceğim."
Heyecanlandı.
"Sonunda! Bunu nasıl yapacaksın?"
Biraz düşündüm.
"Bir radyo ile."
Aval aval suratıma baktı ve başka hiçbir tepki vermeden çekip gitti. İnsan gürültüyü neden ister ki? Aniden yanımda belirdi ve çığırmaya başladı.
"Düşünmemek için ister, çok fazla düşünüp çıldırmamak için insan bazen gürültüyü ister. Tamam mı? Kulaklarım acısın istiyorum. Öyle acısın ki bu acıdan başka hiçbir şeyi düşünecek halim kalmasın. Sessizlik bazen insanı çıldırtıyor. Anlıyor musun?"
Gözlerimi kısıp kulaklarımı tıkadım ama o bir anda durup soluk soluğa suratıma baktı. Ellerimi korkakça kulaklarımdan çektim.
"Bitti mi? Çünkü kulaklarım acıdı ve bunu neden istediğini hala anlamıyorum. Sen çıldırmışsın!"
Elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre sonra ellerini yüzünden çekerek bir şeyler mırıldandı ve gitti. Söylediği şey karşısında kalakaldım. Sesi kulaklarımda çınladı:
"Beni bu hale sen getirdin. Şimdi bununla yaşa."

Bununla yaşayabilir miydim? Çubuk kraker paketinin dibinde kalan son küçük parçayı ağzıma attım ve bir şarkı açtım.

Bir film izleyerek bununla yaşamaya çalışabilirdim. Çoğu zaman işe yarardı. Ama şimdi... Keşke biraz daha çubuk krakerim olsaydı. O zaman kesin başarırdım. Şimdi mutfağa gidip biraz meyveyle çubuk krakerin yokluğunu bastırmaya çalışacağım. Yarın da bir paket çubuk kraker daha alıp yaşam mücadelemi sürdürmeye devam edeceğim.

SIR: İnsan önce kendiyle yaşar. Sonra içindeki diğer kendiyle. Sonra devreye başka canlılar girer. Fakat sonunda yine diğer kendiyle kalır insan. O, seni terk etse bile terk etmez. Her zaman burada.


İçimdeki Dedektif

Yorumlar

  1. Çok güzel bir yazı eline sağlık

    YanıtlaSil
  2. "İçimdeki Dedektif" yazılarınızı az kalsın unutuyorduk, efendim, yazdığınız çok iyi olmuş :)

    "Şu an başlamak istediğim için."
    Keşke ben de bu kadar kararlı olabilseydim...

    Kaleminize sağlık! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Az kalsın ben de unutuyordum! :D
      Belki de kararsız olmak gerekiyor, bilmiyorum. İnsanın fikri sıkça değişiyor.
      Teşekkür ederim! :)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vincent van Gogh’u Anlamak

Kendini Sıfırlayan Adam

Sezen'le konuştum: "Bekle." diyor.

Konuşamadıklarımızdan mısınız?

Tuşların Tıkırtısı: Tak tak taka tak!